Clara Campbelle yazdı / Kadınların iradesiyle dünya durur!
Yine de kadınlar tacize, yoksulluğa, yerinden edilmeye, kaybedilmeye, cinayete, tecavüze, savaşa ya da soykırıma boyun eğmeyecektir. Bir araya geldiğimizde, örgütlü olduğumuzda, kolektif gücümüzden ve dönüştürme potansiyelimizden şüphe yoktur.
Kadınlar çalışma hayatından çekilirse ne olur? Bu soru dünyaya kadınlar her greve çıktığında sorulur ve her seferinde gerçekleri açığa çıkarır. Kadınların emeği olmadan ister işyerinde ister evde, her şey yavaşlar ve durma noktasına gelir.
Kadın grevi sıradan bir grev değildir. Yalnızca işyerlerinde üretimi durdurmakla sınırlı değil; aynı zamanda kadınların var oldukları tüm alanlarda emeklerini geri çekmesidir. Kadın grevleri, yükselen bir cinsiyet bilincini; kadınların hem toplumsallaşmış üretimde ucuz emek olarak sömürülmesi hem de ev içi kölelik yoluyla çift yönlü sömürü koşullarına dair farkındalığı yansıtır. Kadın grevleri, emeğimizin nasıl irrasyonel biçimde örgütlendiğini açığa çıkarır ve kapitalizm ile erkek egemenliği arasındaki çelişkili birliği görünür kılar. Emperyalist küreselleşme altında bu cinsiyet çelişkisi her boyutta derinleşmektedir: Kadınlar sermaye birikimi için en ucuz ve en esnek emek gücü olarak kitlesel biçimde işgücü piyasasına çekilirken, burjuva aile aynı anda krize sürüklenmektedir. Erkeklerin işgücü piyasasına katılımını kolaylaştıran kadınların ev içi köleliği tehdit altındadır; emperyalist küreselleşme öncesinde kurulan kırılgan denge sarsılmaktadır. Kadınlar tüm alanlarda greve çıktığında, emek ile sermaye arasındaki temel çelişki ve cinsiyetler arası çelişkiler en yalın haliyle gözler önüne serilir.
Kadınların örgütlü mücadeleye katılması, sokaklara çıkması, greve gitmesi ve savaşması için sayısız neden vardır. Bu durum, sermayenin varoluşsal krizinin ve üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşına yönelimin yaşandığı bugünün koşullarında daha da keskinleşmektedir. Sömürünün, baskının ve patriyarkal şiddetin yoğunlaştığını görmek zor değildir. Örneğin Rojava'da kadın devrimine yönelik tasfiyeci saldırılara tanık oluyoruz; cihatçı HTŞ çeteleri ve faşist Türk devleti, mücadeleyle kazanılmış "jin, jiyan, azadî" kazanımlarını silmeye ve karalamaya çalışıyor.
Epstein dosyaları, kapitalizmin çürümüş yüzünü gözler önüne sererken, çoğunlukla kadınların ve çocukların lümpen burjuvazinin sapkınlığının nesnesi olduğunu gösteriyor. Filistin'de, Sudan'da ve Kongo'da kadınlar ve çocuklar; kitlesel katliam, işkence, açlık ve sistematik tecavüz barbarlığıyla kapitalizmin en keskin yüzünü yaşıyor. İran'da mollalar rejiminin keyfi biçimde kadınları öldürdüğünü, özgür yaşama cesareti gösterdikleri için hedef aldığını görüyoruz. Ve bu yazının kaleme alındığı günlerde, Ortadoğu üzerinde hegemonya kurma hırsıyla ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail, İran'ı hedef aldı; bir kız ilkokulunu bombalayarak en az 85 kız çocuğunu tek bir saldırıda katletti. Türkiye ve Kürdistan'da ise kadınların ve çocukların işte ve evde erkekler ve sermaye eliyle her gün cinsel şiddete ve katliama maruz kaldığını görüyoruz. Bu, içinde yaşadığımız ve mücadele ettiğimiz koşulların yalnızca küçük bir kısmıdır.
Yine de kadınlar tacize, yoksulluğa, yerinden edilmeye, kaybedilmeye, cinayete, tecavüze, savaşa ya da soykırıma boyun eğmeyecektir. Bir araya geldiğimizde, örgütlü olduğumuzda, kolektif gücümüzden ve dönüştürme potansiyelimizden şüphe yoktur.
Daha geniş bir strateji ve devrimci programın parçası olarak hem cinsiyet bilincini hem de sınıf bilincini yükselten taktiklerden biri kadın grevleridir. Tarih güç alabileceğimiz birçok kadın greviyle dolu. Erken örneklerden biri 8 Mart 1857'dir: New York'ta 40 bin kadın tekstil işçisi greve çıktı. 16 saatlik iş gününün 10 saate düşürülmesini, ücret artışı, daha iyi çalışma koşulları ve eşit haklar talep etti. Mücadeleleri sırasında 120 kadın katledildi. Bu kadın grevi tarihe geçti ve 8 Mart'ı takvimlerimize kazıdı.
Türkiye'dea 22 Ağustos 1876'da Feshane'de kadınlar ilk kez greve çıktılar; 50 kadın ödenmeyen ücretlerini talep etmek için bakanlık önüne yürüdü.
8 Mart 1917'de Petrograd'da yaşananlar unutulmazdır. Vyborg tekstil fabrikasından yaklaşık 7 bin kadın işi bırakıp sokaklara çıktı ve binlercesini daha greve çağırdı. Savaşın ve çifte sömürünün sonuçlarından bıkmışlardı; 12 saatlik vardiyaların ardından dondurucu soğukta ekmek kuyruğunda beklemek zorunda kalıyorlardı. Grevler şehir geneline ve imparatorluk çapına yayıldı; Şubat Devrimi'ni ve Çarlık rejiminin sonunu doğurdu.
1975'te İzlanda'da kadınların %90'ı düşük ücretli işlerini ve ücretsiz ev işlerini bırakarak sokaklara döküldü. Kadınlar erkeklerden %40'tan daha az kazanıyordu. Ülke durma noktasına geldi; telefonlar, gazeteler, kreşler, okullar çalışmadı, uçuşlar iptal edildi. Ertesi yıl parlamento "eşit haklar" yasasını kabul etti, ancak kısa vadede sınırlı etkisi oldu.
2015-17 döneminde kadın grevleri yeniden ivme kazandı. Arjantin, Polonya ve ABD'de büyük kadın isyanları umut yarattı. Polonya'da kürtajın tamamen yasaklanmasına, Arjantin'de 16 yaşındaki Lucía Pérez'in tecavüz edilip öldürülmesine ve ABD'de ise ırkçı ve cinsiyetçi Trump'a karşı kadınlar sesini yükseltti. Bu eylemlerden ilham alan 2018 Uluslararası Kadın Grevi, 170 ülkede kadınları seferber etti. "Hayatlarımız değersizse, biz olmadan üretin" ve "Aşk dedikleri ücretsiz emektir" sloganlarıyla cinsiyet temelli şiddete, baskıya ve eşitsizliğe son verilmesini talep etti.
8 Mart yaklaşırken, emekçi kadınlara ait olan bugünü hatırlayalım: Kadın grevleri, kadın emeğinin tüm alanlarda kapitalizmi ayakta tuttuğunu açığa çıkaran gerekli ve önemli bir taktiktir. Kadın grevleri, kadın hareketinin yükselen dalgasının bir parçasıdır. Bu dalga, kadınların toplumsal üretime katılımı arttıkça ve cinsiyet bilinci yükseldikçe güçlenmeye devam edecektir. Kriz derinleştikçe bu dalga durmayacak, aksine daha da büyüyecektir. Bu da kadınlara ait devrimci bir programın gerekliliğini vurgular ve bize bir kez daha hatırlatır: Kadınların gerçek yeri devrimdedir!