27 Eylül 2020 Pazar

Çınar Köknar yazdı: Aşk ile bir

Fiziksel imha ile yenilginin bir ve aynı şey olmadığını anlatan pek çok örnekten biridir Kızıldere. Devrimci yoldaşlık ruhu vardır, dayanışma vardır, verilen sözlerin başını genç devrimcilerle bekleme vardır, sonsuz halk sevgisi vardır, ölümün üstüne üstüne yürümek vardır ama yenilgi yoktur.

İki genç devrimci. Mahkeme salonundalar. Birbirlerini görür görmez yüzleri aydınlanıyor, gözleri gülüyor, birbirlerinin elini muhabbetle tutuyorlar. İkisi de zorlu günlerin içinden geçip gelmişti. O salona pratik yetkinliklerinin yanı sıra ikisi de teorik üretim kapasiteleri ve etkileyici kişilikleriyle öne çıkmıştır. Orada, o salonda telaşa, tedirginliğe, bütün kapılarını kapatmış ferah gülüşlerine varana dek birbirlerinin eşiti yoldaştır onlar. Ve en büyük paye olan yoldaşlığın içini içtenlikli, adanmış yaşamlarıyla doldurmuşlardır.

İki devrimciden biri Mahir, diğeri Ulaş. O salona Mahir, bir başka can yoldaşı Hüseyin (Cevahir) ile Maltepe'de iki gün süren kuşatmadan yaralı çıkarak gelmiştir. Ulaş ise İsrail Başkonsolosu E. Elrom'un cezalandırılması ardından başlayan operasyonlardan birinde yakalanarak.

İki genç devrimcinin mahkeme salonundaki buluşmasının bir yerinde Mahir'in yüzü acıyla sarsılır. Yaralı yakalandıktan sonra Selimiye'de aylarca tecrit hücresinde tutulan Mahir'e, sevk edildiği Maltepe askeri hapishanesindeki arkadaşları, Hüseyin'in öldüğünü söylememiştir. Haberi o gün, o salonda Ulaş'tan alır. Belki de en yakın arkadaşından duyması acısını bir nebze hafifletmiştir.

Ulaş ile Mahir, Maltepe'den özgürlüğe kazılan tünelden çıktıklarında da beraberdir. İkisi de bir an olsun mücadelenin ortasında olmaktan geri durmaz. 12 Mart, faşizmin bütün saldırganlığının hissedildiği bir zaman dilimidir. Bazıları düzen içine meyleden tartışmalar yürütürken Mahir'le o birbirine yaslanır. Yeni eylemler için hazırlanırken Arnavutköy'deki bir çatışmada verir son nefesini.

Bütün o acıları, zorlukları sırtlanan Mahir ve yoldaşlarının yolu bir süre sonra Kızıldere'ye çıkacaktır. "Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını", çünkü onlar dövüşenlerle beraber yaşamaktadırlar ve onları asıl öldürecek olan yürüyüşün durması, devrim idealinin solmasıdır. Kızıldere'ye çıkacak yolu yürüyenler bu nedenle ferahtır: düşler soldurulmayacak; inanıldığı gibi yaşanacak, düzene dönülmeyecektir. Bu yüzden Kızıldere bir yenilgi olmamıştır. Fiziksel imha ile yenilginin bir ve aynı şey olmadığını anlatan pek çok örnekten biridir Kızıldere. Devrimci yoldaşlık ruhu vardır, dayanışma vardır, verilen sözlerin başını genç devrimcilerle bekleme vardır, sonsuz halk sevgisi vardır, ölümün üstüne üstüne yürümek vardır ama yenilgi yoktur.

Öyle olmasa bambaşka bir zaman diliminde 19 Aralık döneminde devrimci sosyalistler yeni bir Kızıldere bilinciyle davranabilir, birer ikişer, üçer beşer ölüm oruçlarına katılırken Kızıldere'yi anar mıydı?

Mahirlerin yüksekte tuttuğu meşale yeni yeni genç devrimcilere taşındı. Birkaç yıl içinde Türkiye siyasi coğrafyası devrimci türkülerin söylendiği, milyonların kitlesel olarak desteklediği bir devrimci duruma varıldı. Yıllar sonra, Kızıldere'yi referans alan bir adanmış devrimcilik döneminde yetişen gencecik devrimciler o bilinçle bütün zorlukları aşıp "Dersimli Cevahir"in memleketinde Kızıldere ile buluştular. Bu kez İrfan oldu adları, Taylan oldu; isimleri değişti ama ideal ebedi kaldı.

Halkımız "tüfeği duvara asmak" der, "unu eleyip eleğini asmak" olarak da bilinir; budur yenilgi, kırılma budur: ferah bir tebessümden bir ömür mahrum kalmaktır. Yıldızlara karışanların anılarını incitmekten, dipsiz bencilliklerin girdabına bile isteye kapılmaktır.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketini düşünsel darlığa, zamana yanıt verememesi, yenilenme kapasitesinin zayıflığı gibi pek çok başlıkla eleştirebiliriz ancak, çok şükür, ideallerinin ihsanı olmayı başaran Mahirlerin, Denizlerin, İboların ruhunu yaşatan çok sayıda insan yetiştirdi ki bu son derece kıymetlidir. Bu sayede Kızıldere son olmamıştır, adanmışların pek çok pratiğinde yeniden yeniden yaşatılmıştır, yaşatılmaktadır.

Mahirler oldukça zor, rüzgarın tersine estiği pek çoklarının "akıllı" olduğu, kabul edilebilir sınırlarda sosyalistliği seçtiği, gelecek kaygısının arttığı şartlarda devrimciliği sürdürdüler. 1960'lar, Türkiye sathında sol uyanış, kabarış, yükseliş yıllarıydı evet. O yükselişi durdurmak, dağıtmak ve ezmek için 12 Mart faşizmi bir kabus gibi toplumun üstüne çöktü. Herkesin aktığı, geldiği zamanlarda sosyalizm sloganları savunmak ayırt edici bir durum değildi ama 12 Mart sonrasında, artık geniş bir sosyalistlik yerine hakkı verilmiş devrimciliğin başat olması gerektiğinde hayat pek çoklarını eledi. Mahirler böylesi tecrübeleri de sığdırdılar genç ömürlerine. Dolayısıyla bir gençlik hevesi sonucu bilmedikleri bir maceraya giriş değildi onlarınki. Her biri kişisel ömürlerini nasıl son bulacağını gayet iyi bilerek yürüdü ölüme. Sarp ve dolambaçlı olan bir yoldu devrim ve bunun bilincindeydiler.

Yakınmamak, mızmızlanmamak, yürünmekte olan yolda karşılaşılacak bütün meşakkati peşinen kabullenmek, siyasal özgürlük mücadelesini o şartlara rağmen zafere taşıma ruh halini kişilik yapısına dönüştürmek, hiçbir zaman vasata-sıradanlığa tenezzül etmemek söz konusu olduğunda zaman adeta bükülür ve yıldızlara karışmış adanmış devrimciler aynı tabloda yan yana yer alır.

Dün yük olmayan bugün yüke dönüşmüşse, dün ‘bana mısın' denilmeyen yoksunluklar bugün bel bükmeye başlıyorsa kalp soğumaya, bilinç bulanmaya meyletmiş demektir. Bunu teorik, politik, ruhsal yüzeysellik eşlik eder. Sığlıkta açılacak kapı, yürünecek yol olmayacaktır. Bir zayıflık ötekini, bir sıradanlık diğerini besler ve dışarıdan bakanlara göre "birdenbire" devrimciliğe mal olur. Oysa onun tarihi, kuluçka dönemi, yatağı vardır. O negatif tarih ilkin o yorgunlukla, amaç açıklığını kaybetmekle başlamıştır. Aradan geçen zaman durmaksızın yaralar ve en son darbeyle kişiyi öldürür.

Hangisidir yenilgi; Türkiye sathına devrimci tohumlar serpen Kızıldere mi şu veya bu zaman, şu veya bu bahaneyle kolektif devrimci hayattan kopmak mı? Mahirlere baktığımızda amaç açıklığını ve bu uğurda hayatlarını hasrettiklerini görürüz. Onları bugüne taşıyan asıl belirleyici özellik, herkesten farklı kılan haslet budur. Bir sömürü ve zulüm düzenine karşı devrimci hareketi başlatmışlar ve asla geri dönmemişlerdir.

Amaçtan kopanların, kolektif dünyaların dışına düşenlerin nasıl da olağanüstü bir hızla sıradanlaştıklarına, tenezzül eşiklerini düşürdüklerine, bazen hırslarının girdabında bazen şahsi hakikatlerini kabullenmeme kibrine boğulduklarına dair sayılamayacak kadar örnek vardır.

Mahirler, ola çıkarken TKP-TİP süreçlerinin pek çok düzen içi hayatının bilgisine sahiplerdi. O konformizmle dövüşmek, yeni ve devrimci bir güzergahı, hiç yürünmemiş engebeli yolları denediler ve oralardan boylu boyunca ömürleriyle geçtiler. Bu kopuşu eylemlerinde ve bilinçlerinde yarattılar, sonraki kuşaklara devrettiler. Bu öyle bir kopuştu ki devrimci olanla olmayanı çabucak seçilebilir hale getirdi. Lafazanlığa, bin bir dereden su getirmeye karşı en gerçekçi ve sonuç alıcı sınama kendilerini ortaya koydukları yaşama biçimi oldu. Yaşadıkları gibi öldüler ve yenilmediler. Mahir'in Kızıldere'de söylediği söz tam da bunu anlatır. Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcilerin pek çok yüz akı örneği gibi devrimci sosyalistlerin pek çok pratiği bunun izini sürmüştür. İstanbul'un  ortasında Yelizler, Eskişehir'de Fıratlar, Kürdistan'da Taylanlar bize bunu anlatır. Siyasal özgürlük mücadelesi zafere ulaşana, fakirlerin ve ezilenlerin özgürlüğü teminat altına alınıncaya dek yeni yeni örnekler adanmışlığı anlamayı sürdürecektir. Ne mutlu aynı ferah gülümseyişi bir ömür soldurmadan taptaze taşıyanlara.