ÇEVİRİ / Hindistan, İsrail ve sömürgeciliğe karşı ahlaki duruş - Partho Sarothi Ray
Etnik milliyetçilikten beslenen ortak bir ideolojiyle başlayan Siyonizm ile Hindutva'yı bugün birbirine bağlayan ortak bağın açıkça İslamofobi olduğu görülmektedir.
ABD ve İsrail bombaları ile füzeleri İran üzerine yağarken ve devlet başkanından masum okul çocuklarına kadar ayrım gözetmeksizin insanları öldürürken, Batı tarafından yürütülen yeni bir sömürgecilik dalgasının ilerlemekte olduğu görülmektedir. Son iki yılda Gazze'de Filistinlilere karşı gerçekleştirilen soykırımdan, geçen yıl Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun kaçırılmasına; İran'a yönelik geçen yıl başlayan ve halen devam eden saldırılardan Küba'ya karşı açık tehditlere kadar, ABD'nin emperyal çıkarlarına ve Batı Asya'daki vekili olan İsrail'e boyun eğmeyen herhangi bir ülkenin, ister sol ister sağ olsun, yıkıcı bir vahşetle karşılaşacağı açıktır. Ve ne yazık ki, özellikle küresel Güney'den gelen güçlü ahlaki sesler bugün bu yeni sömürgecilik dalgasına karşı yeterince duyulmamaktadır.
Hindistan, kendi sömürgeci karşıtı mücadele tarihi ve dünyada sahip olduğu saygınlık nedeniyle uzun süre küresel Güney'in güçlü bir antisömürgeci sesi olmuştur. Bu bağlamda özellikle sarsıcı olan mesele, İsrail'in İran'a karşı tamamen yasa dışı bir savaşı başlatmasından yalnızca iki gün önce, İran'ın Hindistan'ın geleneksel müttefiklerinden biri olduğu halde, İsrail'in devlet konuğu olarak Hindistan Başbakanı Narendra Modi'yi ağırlamış olmasıdır.
Modi'nin İsrail'e yaptığı bu ziyaret, sekiz yıl içindeki ikinci ziyaretiydi ve Hindistan hükümetinin İsrail ile geliştirdiği çok yakın ilişkiye dünyanın dikkatini çekti. Modi, Gazze'deki soykırımın başlamasından bu yana İsrail'i ziyaret edip Benjamin Netanyahu ile görüşen küresel Güney'den ilk lider oldu ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (ICC) Netanyahu hakkında bir savaş suçlusu olarak çıkardığı tutuklama kararını görmezden geldi.
Modi'nin ziyareti hem İsrail ile daha yakın bağlar geliştirmek hem de Trump'ın gözüne girmek amacı taşıyordu; nitekim son ziyareti, kısa süre önce yayımlanan e-postalarından birinde Jeffrey Epstein tarafından oldukça çarpıcı biçimde şöyle anlatılmıştı: "Hindistan başbakanı Modi tavsiye aldı ve ABD başkanının yararı için İsrail'de dans edip şarkı söyledi. Birkaç hafta önce görüşmüşlerdi...İŞE YARADI.!" Bu kez Modi'nin İsrail'de nasıl bir "şarkı ve dans" yaptığını ve neyin "işe yaradığını" gördük. Geçen sefer Modi İsrail'den bir savunma anlaşması ve Pegasus casus yazılımıyla dönmüştü; bu yazılımın hemen ardından ben de dahil olmak üzere içerideki eleştirmenlerini ve muhaliflerini hedef almak için kullanılmıştı. Bu kez ise Modi İsrail Knesset'inden sahte bir madalya ve kuşkusuz İsrail ile bazı yeni anlaşmalarla birlikte, Batı Asya'daki İsrail'in ölümcül politikalarına karşı sessizlik, hatta örtük destek sözü vererek geri döndü.
Modi İsrail'de "şarkı ve dansını" yaparken, son iki yıl boyunca Hindistan'dan Filistin ile dayanışma gösteren ve Gazze'de Filistin halkına karşı yürütülen İsrail soykırımına karşı çıkan eylemcilere yönelik polis baskısına dair çok sayıda haber geldi. Yeni Delhi'de İsrail büyükelçiliği önünde ve Jantar Mantar'da protesto yapan aktivistlerin kötü muameleye uğramasından ve tutuklanmasından Bengaluru'daki Frazer Town'da göstericilere yönelik baskılara; Keşmir'de Srinagar'da Muharrem yürüyüşlerinde Filistin bayraklarının ve Filistin yanlısı posterlerin yasaklanmasına kadar Filistin ile dayanışmanın bastırılması Hindistan genelinde görülen bir olgu haline geldi. Daha önce, 2024 yılında Hindistan'da hem Bharatiya Janata Partisi (BJP) hem de Kongre ve müttefikleri tarafından yönetilen en az yedi eyalet, Filistin ile dayanışma gösterileri düzenledikleri veya sosyal medyada Filistin'e destek ifade ettikleri gerekçesiyle 51 kişi hakkında IPC, BNS ve UAPA yasalarının maddeleri kapsamında 17 ayrı FIR (ilk bilgi raporu) kaydı açmıştı.
HİNDİSTAN'IN VE HİNTLİLERİN FİLİSTİN VE İSRAİL KONUSUNDAKİ DURUŞU
Yabancı devletlerle ilgili ve Hindistan'daki duruma doğrudan bir etkisi varmış gibi görünmeyen bir mesele hakkında bu düzeyde devlet baskısı ve seslerin susturulması daha önce görülmemiş bir durumdur. Bu durum, Hindistan'ın Gazze'deki İsrail soykırımına ilişkin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki birçok kararda aldığı muğlak tutumla birlikte değerlendirildiğinde, örneğin İsrail'in Batı Şeria'daki toprak ilhaklarını kınayan ve bağımsız bir Filistin'i imkansız hale getirmeyi amaçlayan son kararlardan birinde oy kullanmaması, küresel Güney'in büyük ölçüde birleşerek karşı çıktığı bir konuda Hindistan'ın çekimser kalması ve Hindutva yanlısı Hint sosyal medya hesaplarının İsrail yanlısı ve Filistin karşıtı içerikleri yoğun biçimde yayması, dünya halklarının zihninde Hindistan'ın ve Hintlilerin Filistin ve İsrail konusundaki duruşu hakkında ciddi sorular doğurmaktadır.
Oysa durum her zaman böyle değildi. Filistin davasına verdiği iyi bilinen tarihsel desteğin yanı sıra, Britanya sömürgeciliğine karşı yürütülen ulusal mücadelemize önderlik eden liderler ve düşünürler için Filistin meselesinin önemli bir ahlaki sorun olduğunu da bugün hatırlamak gerekir. Onlar, birçoğu Yahudi halkının özlemlerine de sempati duymalarına rağmen, Filistin halkını destekleyen bir tutumu ahlak, hümanizm ve ezilen halklar arasındaki uluslararası dayanışma temelinde benimsemişlerdi.
Arapların kendi kaderini tayin hakkına destek veren ilk kişilerden biri, ünlü "isyancı şair" ve Hindistan'da Hindu-Müslüman birliğinin en önde gelen savunucularından biri olan Kazi Nazrul İslam'dı. Nazrul, Birinci Dünya Savaşı sırasında Britanya Hindistan Ordusu'na katılmış ve Karaçi'de görev yaparken Batı Asya'daki gelişmelerle tanışmıştı. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu çökerken Britanya Filistin'de manda yönetimini kuruyor ve Arap halkı özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı talep ediyordu. Nazrul hem Britanya hem de Osmanlı yönetiminden Arapların kurtuluşunu destekledi ve hatta Osmanlı sultanının halife olarak yeniden kurulmasını talep eden Hindistan'daki Hilafet hareketine bile karşı çıktı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Britanya hükümeti Kasım 1917'de "Balfour Deklarasyonu" aracılığıyla, o zamanlar küçük bir Yahudi azınlığın yaşadığı Osmanlı bölgesi olan Filistin'de "Yahudi halkı için bir ulusal yurt" kurulmasını desteklediğini ilan etti. Bu, Britanya Mandası altında Avrupa Yahudilerinin Filistin'e yerleştirilmesini amaçlayan Siyonist projenin ve 1948'de İsrail devletinin ortaya çıkışının önünü açtı.
Siyonist-Filistin çatışmasına derin biçimde hümanist ve geriye dönüp bakıldığında kehanet niteliğinde bir bakış sunan bir diğer kişi Rabindranath Tagore'du. Rabindranath Yahudi halkına derin bir sempati duyuyor ve Siyonist projenin yapıcı ve eşitlikçi yönlerine hayranlığını ifade ediyordu. Ancak Siyonizm'in Avrupa milliyetçiliğinden güçlü biçimde etkilendiğini de fark etmişti. Yahudi filozof Martin Buber ile yaptığı tartışmalarda, dünya hümanizmi ve maneviyatı açısından zengin bir mirasa sahip olan Yahudi halkının kendi kaderini tayin etme ve tek bir yerde örgütlenme (yani Filistin'de) çabası içinde Batılı mezhepçi milliyetçiliğin ve vicdansız teknokrasinin tuzağına düşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtmişti.
Bugün bu sözler kehanet gibi görünmektedir. Ayrıca Rabindranath, Filistin'deki Siyonist projenin yalnızca Filistinli Araplara işbirliği eli uzatması halinde başarılı olabileceğini açıkça görmüştü. Rabindranath, Kasım 1930'da Jewish Standard'a verdiği bir röportajda şöyle demişti: "Filistin sorunu Londra'da, Britanya hükümeti ile Siyonist liderler arasında yapılacak müzakerelerle çözülemez. Siyonizm'in başarısı tamamen Arap-Yahudi çatışmasına bağlıdır. Bu ise Filistin'de ancak Araplar ile Yahudiler arasında doğrudan bir anlayışla elde edilebilir. Eğer Siyonist liderlik Filistin'de Yahudilerin siyasi ve ekonomik çıkarlarını Araplarınkinden ayırmakta ısrar ederse, kutsal topraklarda çirkin patlamalar meydana gelecektir."
Rabindranath'ın hayalinde Kutsal Topraklar için tek barışçıl gelecek, Araplar ve Yahudilerin yan yana yaşayacağı ve her ikisinin de Filistinli olacağı Arap-Yahudi "Filistin Milletler Topluluğu" idi. Ne yazık ki Siyonist liderler Araplara hükmetme ve onları Filistin'den sürme yolunu seçince, Kutsal Toprakların tarihi sonunda bugün tanık olduğumuz "çirkin patlamaların" tarihi haline geldi.
HİNDİSTAN'DAKİ ANTİSÖMÜRGECİ MÜCADELE ÖZNELERİ FİLİSTİN SORUNUNA AHLAKİ VE HÜMANİST BİR BAKIŞLA YAKLAŞTI
Hindistan'daki antisömürgeci mücadelenin siyasi önderliği de Filistin sorununa benzer biçimde ahlaki ve hümanist bir bakışla yaklaştı. Yahudilerin acılarına sempati duyan Gandhi, Filistin'de Yahudilerin Araplara bir sömürge projesi olarak dayatılmasına karşı çıkmakta açıktı. Gandhi 1938'de "Harijan" dergisinde yayımlanan bir makalesinde şöyle yazmıştı: "Filistin, İngiltere'nin İngilizlere ya da Fransa'nın Fransızlara ait olması gibi Araplara aittir. Yahudileri Araplara dayatmak yanlış ve insanlık dışıdır. Bugün Filistin'de olup bitenler hiçbir ahlaki davranış kuralıyla haklı gösterilemez."
Tagore'a benzer şekilde Gandhi'nin Yahudilere tavsiyesi de şuydu: "Ve şimdi Filistin'deki Yahudilere birkaç söz. Hiç kuşkum yok ki bunu yanlış yolla yapıyorlar. İncil'deki tasavvurda Filistin bir coğrafi parça değildir; onların kalplerindedir. Ama eğer ulusal yurtları olarak coğrafi Filistin'e bakmak zorundalarsa, Britanya silahının gölgesi altında oraya girmek yanlıştır. Dini bir eylem süngü veya bombanın yardımıyla gerçekleştirilemez. Filistin'e ancak Arapların iyi niyetiyle yerleşebilirler. Arapların kalbini kazanmaya çalışmalıdırlar."
Jawaharlal Nehru da 1933'te yayımlanan ve "Glimpses of World History"nin bir parçası olan bir makalede Filistin sorununu Britanya sömürgeciliğinin bir ürünü olarak açıkça tanımlamış ve İsrail'in Siyonist projesini Asya'daki emperyalizmin bir aracı olarak görmüştü. Şöyle yazmıştı: "Filistin'in hikayesi o zamandan beri Araplar ile Yahudiler arasındaki çatışmanın hikayesidir; Britanya hükümeti ise duruma göre birini ya da diğerini desteklemiş, fakat genellikle Yahudilerin yanında yer almıştır. Ülke öz yönetimi olmayan bir Britanya kolonisi gibi muamele görmüştür. Hristiyanlar ve diğer Yahudi olmayan halkların desteğini alan Araplar kendi kaderini tayin hakkı ve tam özgürlük talep etmişlerdir. Yahudi göçmenler geldikçe onların korkusu ve öfkesi artmıştır. Siyonizm'in Britanya emperyalizminin bir ortağı olduğunu ilan etmişlerdir. Siyonist liderler güçlü bir Yahudi ulusal yurdunun Hindistan'a giden yolu korumak için İngilizlere ne büyük bir avantaj sağlayacağını sürekli vurgulamışlardır; çünkü bu, Arap ulusal özlemlerine karşı bir denge unsuru olacaktı. Hindistan ne tuhaf yerlerde karşımıza çıkıyor!"
Ulusal hareketin önderlerinin bu ilkeli duruşundan ilham alan ve İsrail devletinin ortaya çıkışında sömürgeciliğin sürekliliğini tanıyan bağımsız Hindistan, Filistin halkının özgürlüğü lehine güçlü bir tutum aldı. 1947'de Hindistan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Filistin'in bölünmesi planına karşı oy kullandı, 1949'da İsrail'in BM'ye kabulüne karşı oy verdi ve 1975'te Siyonizm'i ırkçılık olarak nitelendiren BM Genel Kurulu kararını destekledi. Hindistan ayrıca 1974'te Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) Filistin halkının meşru temsilcisi olarak tanıyan ilk ülkelerden biri oldu ve 1988'de Filistin devletini tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı. Hindistan hükümeti ile PLO arasında yakın bağlar vardı ve özellikle sol partiler arasında Filistinlilerin mücadelesine, özgürlük ve kendi kaderini tayin için yürütülen büyük bir antisömürgeci mücadele olarak geniş halk desteği bulunuyordu.
Bu durum 1991'den itibaren, Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve merkezde Narasimha Rao liderliğindeki Kongre hükümetinin belirgin biçimde Amerika yanlısı bir tutum almasıyla değişmeye başladı. Yeni Delhi'deki düşünce şuydu: Washington D.C.'nin kalbini kazanmanın yolu Tel Aviv'den geçiyordu. Hindistan 1991'de Siyonizm'i ırkçılık olarak nitelendiren BM Genel Kurulu kararının iptali için oy kullandı ve 1992'de İsrail ile resmi diplomatik ilişkiler kurdu. O tarihten sonra İsrail ile hükümetler arası ve ticari ilişkiler hızla gelişti; bu süreç 1998'de Atal Bihari Vajpayee liderliğindeki ilk Ulusal Demokratik İttifak (NDA) hükümetinin iktidara gelmesiyle daha da hızlandı. Bu ilişkilerin temelinde İsrail ile Hindistan arasındaki güçlü "güvenlik" işbirliği bulunuyordu; bu işbirliği, hem Hint hem de İsrail hükümet çevrelerinde "İslami terörizm" olarak görülen olguya karşı Amerika öncülüğündeki sözde "teröre karşı savaş" ile yakından bağlantılıydı.
HİNDUTVA İLE SİYONİZM'İN ORTAK İDEOLOJİK TEMELİ
2014'te Modi hükümetinin iktidara gelmesiyle bu bağlar sıçrama düzeyinde arttı ve Hindistan-İsrail ilişkisi artık belirgin bir ideolojik temele oturdu. Güçlü güvenlik işbirliği, İsrail'den Pegasus gibi silahların ve casus yazılımların satın alınması ve Hindistan hükümetinin gözde sanayicisi Gautam Adani'nin İsrail'deki ticari girişimlerinin yanı sıra bu ilişkilerin temelini oluşturan şey, Siyonizm ile Hindutvavad ideolojileri arasındaki ortak bağlardır. Çünkü Hindutva çevreleri için İsrail'in Filistinlilere yönelik muamelesi, Hindistan'daki Müslüman azınlığa nasıl davranmak istediklerinin hayal edilen modelidir. Tarihsel olarak Nazizm'e ve onun Yahudiler gibi "ırksal azınlıklara" yönelik muamelesine hayranlık ifade etmiş olan Hindutvacıların aynı zamanda Siyonizm'in de ateşli hayranları olmaları paradoks gibi görünmektedir.
Bunun nedeni Hindutvavad, Siyonizm ve Nazizm'in etnik milliyetçilik, ırksal üstünlük ve tarihsel mağduriyet anlatısı gibi ortak ideolojik temelleri paylaşmalarıdır. Bu ideoloji onları mutlaka başka bir etnik grubu hedef almaya yöneltir; Nazizm'de bu grup Yahudilerdi, Siyonizm'de Filistinli Araplar, Hindutva'da ise Hintli Müslümanlardır. Bu nedenle Rashtriya Swayamsevak Sangh (RSS) lideri "Guru" Golwalkar Almanya'nın "ülkeyi Sami ırklarından, Yahudilerden temizlemesini" ırk gururunun en yüksek tezahürü olarak tanımlarken, başka bir Hindutva ideoloğu "Veer" Savarkar 1920'lerde şöyle yazmıştı: "Siyonistlerin hayalleri bir gün gerçekleşirse, Filistin bir Yahudi devleti olursa, bu bizi Yahudi dostlarımız kadar olmasa da neredeyse onlar kadar sevindirecektir." Bu nedenle Hindistan'daki antisömürgeci mücadeleye öncülük eden ulusalcı ve komünist akımların aksine Hindutvacı liderlik Filistin'deki Siyonist projenin sömürgeci niteliğini hiçbir zaman tanımadı; aksine onu "Hindu Rashtra" gibi başka bir etno-milliyetçi proje olarak övdü.
Etnik milliyetçiliğin paylaşılan ideolojisinden hareketle bugün Siyonizm ile Hindutva'yı birbirine bağlayan ortak bağın açıkça İslamofobi olduğu görülmektedir. Hindistan'da sosyal medyayı İsrail'i öven mesajlarla dolduran Hindutva destekçileri, İsrail'in İsrail içindeki Filistinlilere ikinci sınıf vatandaşlar ve işgal altındaki topraklarda insan altı varlıklar olarak muamele etmesinin Müslümanlara Hindistan'da nasıl davranılması gerektiğinin modeli olduğunu düşünmektedir. Bu durum onları yalnızca çevremizde yürütülen bir soykırımın ahlaki çürümesine tamamen kör etmekle kalmamış, hatta bunu alkışlar hale getirmiştir.
BJP'nin iktidarda olmasıyla birlikte bu durum Hindistan'da Gazze'deki soykırıma karşı dünyanın birçok yerinde görülen büyük ve sürekli sokak protestolarının ortaya çıkmadığı bir toplumsal ortam yaratmıştır. ABD ve Avrupa'daki üniversiteleri sarsan büyük öğrenci protestolarını Hindistan'da görmedik; İsrail'in Gazze'deki soykırımını kınayan Hague Group gibi küresel Güney girişimlerinde Hindistan'ın hükümet düzeyinde yer aldığını da görmedik. Benzer şekilde, Güney Asya'daki diğer ülkeler dahil dünyanın birçok yerinde başlayan ABD-İsrail'in İran'a yönelik saldırılarına karşı protestoları da Hindistan'da görmüyoruz. Bunun yerine gerçekleşen protestoların bastırılmasına ve susturulmasına tanık oluyoruz. 2024'te Mumbai liman işçilerinin İsrail'e gönderilmek üzere silah taşıyan gemilere yükleme yapmayı reddetmesi gibi bazı eylemler bu karanlık tablo içinde bir umut ışığı sunsa da, bir ülke olarak bugün tanık olduğumuz yeni sömürgecilik dalgasına karşı güçlü biçimde durabilmek için kendi antisömürgeci mücadelemizin öncülerinden ve düşünürlerinden ahlaki pusulamızı yeniden ayarlamayı öğrenmemiz gerekiyor.
*Partho Sarothi Ray bir bilim insanı ve demokratik haklar aktivistidir.
https://thewire.in/world/india-israel-and-the-moral-stand-against-colonialism sitesinde yer alan yazıyı yazarımız Ivana Benario çevirdi.