27 Mart 2026 Cuma

Atılım Gazetesi Başyazısı / Newroz talepleri ve "terörsüz (demokrasisiz) Türkiye" programı saflaşması

Bugün, Newroz talepleri, Filistin soykırımıyla, ABD-İsrail faşist ittifakının İran saldırısıyla, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da yürütülen ekonomik-mali politikaların yol açtığı yoksullaştırma kriziyle bağlı devrimci, demokratik, kadın özgürlükçü talepler milyonların gündemi olmak gibi gerçek bir güce sahiptir. Bu zeminde sergileyecekleri politik iddia ve birleşik mücadele yeteneği, devrimci ve antifaşist, antişovenist partilerin, grupların hem potansiyel gücüdür hem de bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmenin yoludur.

Newroz toplamda ve özel olarak da temsiliyet gücü bakımından Amed, Wan ve İstanbul mitingleri somutunda "uzlaşma-anlaşma süreci"nin hangi talepler etrafında ve nasıl yürütülmesi gerektiğini tam bir berraklıkla ilan etti:
Kürt ulusal varlığı tanınsın.

Anadilde eğitim.

Abdullah Öcalan ve savaş esirleri serbest bırakılsın. Gerillanın Bakur ve Türkiye'de toplumsal ve politik yaşama katılmasının ve sürgünlerin dönüşünün gerektirdiği yasalar çıkarılsın.

"Yerel demokrasi."

Anayasa ve ceza yasası bir bütün olarak bu talepler temelinde yeniden yazılsın.

Kürt ulusal demokratik kitle hareketinin yükselttiği bu talepler, Ulusal Demokratik Hareket görüş açısından yapılan konuşmalarda da açık seçik ifade edildi.

Faşist şeflik rejiminin ve AKP-MHP faşist blokunun bu taleplere şu güne değin verdiği cevap, "Terörsüz Türkiye" programıdır. Bu program, terazinin ulusal eşitlik kefesinde hiçbir ciddi ağırlık oluşturamayacak bir genel "Kürtler", "Kürt kardeşlerimiz" söyleminin ötesine geçmeyen; anadilde eğitimi reddeden; faşist sömürgeci Türk sermaye ordusunun, polisin, legal ve illegal özel savaş örgütlerinin, korucu teşkilatının işlediği ağır insanlık suçlarını "devlet hakkı" sayarken, PKK'li savaş esirlerini ve gerillayı, "işledikleri suçlar devletçe koşullu biçimde affedilecek" kişiler olarak gören; ulusal vurgulu bir politik özerkliği düşmanlık saymaktan başka, idari özerkliği bile "tek millet" karşıtı gören bir programdır. Genişletilmiş bireysel kültürel haklar çerçeveli bir "uzlaşmayı-anlaşmayı" dayatmaktadır.

Saflaşmalar, muharebeler, uzlaşma arayışları bu iki program arasında cereyan etmektedir. Ki, farklı siyasi ve uluslararası koşullar altında gelişen 2010 sonrasındaki tüm görüşme ve uzlaşma süreçlerinin gerçeği de bu iki programın çarpışmasından ibarettir.

Faşist şeflik rejimi, "Tamil çözümü"nü gerçekleştirmenin eşiğinde olduğu tehdidini ("ya silahlarını gömecekler ya silahlarıyla gömülecekler" faşist böbürlenmesi hatırlansın), böyle bir durumdan kaçınmak istiyorsa Ulusal Demokratik Hareketin ırkçı-faşist Devlet Bahçeli'nin sözcülüğünü yaptığı "Terörsüz Türkiye" programını, dolayısıyla Kürdistan'ın dört parçasında silahsızlanmayı ve statüsüzlüğü kabul etmek zorunda olduğu dayatmasını sürdürüyor. Tüm manevralar, bütün o "demokratikleşme yakındır" duygusunu örgütleme faaliyetleri ve kriz belirtileri arttığında Bahçeli'nin "durumu toparlayıcı" sözlerle "iyimserlik" ateşini harlaması, Ulusal Demokratik Hareketin silahsızlanmaktan ve askeri örgütlenmeye son vermekten vazgeçmesini ve bölgesel devrimci durumdan yararlanmaya yönelmesini önleme hatırınadır. Ne var ki, son olarak Bahçeli'nin Halep saldırısı sonrası dönemde PYD-YPG hakkındaki küstah, inkarcı-faşist sözlerinde görüldüğü üzere, ırkçı faşist koalisyonun maskesi değişik somut gelişmeler nedeniyle düşüyor. Maskeyi düşüren veriler son günlerde daha da çoğaldı. Demokratik barış taleplerinin sıralandığı Newroz'un ardından gerçekleştirilen işkenceli, darplı gözaltılar ve tutuklamalar, tutsaklara dönük yasal düzenlemeler şurada kalsın, ATK'nın "cezaevinde kalamaz" raporuna rağmen tahliye edilmeyen ağır hasta tutsak Mehmet Edip Taşar'ın yaşamını yitirmesi, ve tüm bu sündürme çabalarına paralel olarak faşist şef yardımcısı Bahçeli'nin "süreci aceleye getirmenin alemi yok" sözleri yeterince açıklayıcı değil mi?

Tüm bu veriler, silahsızlanmanın "güvencelenmesi"nden sonra ulusal demokratik talepler ve bu temeldeki mücadele karşısında nasıl bir tavır geliştirileceğini anlamak için yeterli bir alarmdır. Temelsiz bir iyimserlikle veya iyi niyetlilikle hareket etmenin telafisi olanaksız sonuçlara yol açacağı görülmek zorundadır.

Faşist şeflik rejiminin bir iç dönüşümle veya dışından gelecek basıncın gücüyle yerini güdük bir burjuva demokrasisi rejimine terk etmesi olasılığı sıfıra yakındır. AKP-MHP koalisyonu, politik özgürlüğün olduğu kadar, düzen koşullarındaki demokrasi talebinin de en öndeki düşmanıdır. "Terörsüz Türkiye" programı, "demokrasisiz Türkiye" programıdır. Kitlelerin çok hızlı ve doğru biçimde kavradığı gibi, "İstanbul'a faşizm Amed'e demokrasi" gibi bir sihirbazlık mümkün değildir. Faşist şeflik rejimi kendini yaşatmak, faşist inkarcı sömürgecilikten önemli bir taviz vermemek hedef ve planıyla hareket ediyor. İşçi sınıfı ve ezilenlerin; söz, basın, toplantı, örgütlenme ve eylem hakkı karşısındaki tutum, CHP'ye dönük politikalar, Adalet Bakanı olarak görevlendirilen kadronun siyasi zihniyet ve çizgisi durumu kavramak için fazlasıyla yeterlidir. Hiçbir söz ve vaat bunları görmeye, anlamaya engel olmamalıdır ve değildir. Bu gerçekler halklarımızın en geniş kesimleriyle paylaşılmalı, gerek demokrasi ve politik özgürlük talepli eylemler, gerekse de işçilerin, kadınların, gençliğin ve yoksul emekçilerin iktisadi ve değişik nitelikteki toplumsal taleplerle geliştirdikleri mücadeleler duraksamaksızın desteklenmelidir. Aksi tutumlar "ulusal demokratik haklar" talepli mücadeleyi güçlendirmeyecek, tersine zayıflatacaktır.

Devrimci ve antifaşist, antişovenist partiler materyalist tarih anlayışı, devlet, devrimci zor, devrim, sosyalizm, Marksizm-Leninizm gibi başlıklarda ileri sürülen değişik tezler karşısında ideolojik-teorik mücadele ve siyasi eleştiri haklarını kullanıyorlar. Ne var ki, "Terörsüz (demokrasisiz) Türkiye" programıyla Newroz'da yükseltilen "ulusal demokratik talepler" arasındaki politik savaşıma müdahil olmaz, emekçileri ve ezilenleri Newroz talepleri temelinde saflaşmaya yöneltmek için ter dökmezlerse, sözleri kitabi, boş bir kabuğa dönüşecektir. Mevcut durum, devrimci ve antifaşist antişoven partileri ve örgütleri Newroz taleplerinin kazanılması için mücadele etmek, bu zeminde Kürt ulusal kitle hareketiyle savaşım birliği içinde olmak güncel siyasal görevini yerine getirmeye çağırmaktadır. Bu, egemen ulus veya Türk şovenizmiyle siyasi olarak zehirlenmiş olan Türk halkından ve Müslüman ulusal topluluklardan işçileri, gençleri, kadınları, yoksulları demokratik bilinçle donatmanın, devrimci mücadeleye seferber etmenin temel koşuludur.

Ne ölçüde gerçek olursa olsun, "güç yetersizliği" bu konuda pratikte tavır almanın engeli değildir. Bugün, Newroz talepleri, Filistin soykırımıyla, ABD-İsrail faşist ittifakının İran saldırısıyla, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da yürütülen ekonomik-mali politikaların yol açtığı yoksullaştırma kriziyle bağlı devrimci, demokratik, kadın özgürlükçü talepler milyonların gündemi olmak gibi gerçek bir güce sahiptir. Bu zeminde sergileyecekleri politik iddia ve birleşik mücadele yeteneği, devrimci ve antifaşist, antişovenist partilerin, grupların hem potansiyel gücüdür hem de bu potansiyeli gerçeğe dönüştürmenin yoludur.