28 Kasım 2020 Cumartesi

Arzu Demir yazdı | Suruç Katliamı davasındaki son durum bize ne söylüyor?

Suruç Katliamı davası, "adalet" mücadelesi adliye koridorlarına sıkıştırılan salt bir hukuk mücadelesi değil, Saray faşizmine karşı antifaşist mücadelenin parçası.

Suruç Katliamı davası, Şehit Aileleri İnisiyatifi, SGDF ve Suruç tanıklarının ısrarlı mücadelesi sonucunda açılmış bir dava. Onların "adalet ve hakikat" arayışı olmasaydı, Saray yargısı, çoktan "Zaten fail öldü" diyerek dosyanın üzerini kapatırdı. Ancak kapatamadıkları dosyayı "en az hasarla" atlatma niyetindeler. En son 16 Kasım günü Urfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin katliam şüphelisi Abdullah Ömer Arslan ile ilgili kararı da bu niyetlerinin göstergesi.

Arslan, 2015 yılının 20 Temmuz günü, DAİŞ'li Abdurrahman Alagöz'ün üzerindeki bombayı patlatarak gerçekleştirdiği katliamın ardından Amara Kültür Merkezi'nin önüne gelmiş ve o hengâme içinde fotoğraf çekerken fark edilip halk tarafından yakalanmıştı. Daha sonra polis bu şüpheliyi alarak, tanık ifadelerine göre, sakalını kesip tipini değiştirerek, bölgeden uzaklaştırmıştı. Bu şahıs, daha sonra ortalıktan kayboldu. Ne imam olduğu Halfeti'nin Gürkuyu köyüne gitti ne de hakkındaki iddialar karşısında "Hayır, suç ortağı değilim" dedi. Sonra tayininin Ankara'ya alındığı ortaya çıktı. Avukatların ısrarlı talepleri sonucunda Kasım 2019'daki duruşmada "tanık" sıfatıyla ifade verdi. Duruşmaya SEGBİS ile katıldı. Suruç Aileleri İnisiyatifi'nin avukatı Sezin Uçar'ın verdiği bilgiye göre, Abdullah Ömer Arslan o gün oldukça çelişkili ifadeler verdi:

"Öncelikle, o gün nerede olduğunu açıklayamadı. Turistik amaçla Suruç'ta olduğunu söyledi. Ancak bilindiği gibi Suruç, turistik amaçla gezilecek bir kent değil. İnsanların yaralıları hastaneye ulaştırmaya çalıştığı bir ortamda neden fotoğraf çektiğini ise 'Fotoğrafa çok ilgim var' diye açıkladı. Suruç'a motosiklet ile geliyor. Katliamın ardından da Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğü'ndeki polislerin yardımı ile motosikletini satıyor. Tarihler ve saatler ile ilgili çelişkili konuşuyordu. Dünyanın duyduğu katliam için 'Haberim yoktu' demişti."

Avukat Uçar, katliam şüphelisinin üzerinden çıkan materyalların da işbirliğinin tamamlayıcı parçası olduğunu söylüyor. Abdullah Ömer Arslan'ın sırt çantasından çıkan malzemeleri hatırlayalım; kimlik ve sürücü belgesi, imam kimlik kartı, "TBMM" logolu bir zarf, Urfa Halfeti'deki Ziraat Bankası'nda 16 Haziran 2015 tarihinde açılan bir hesap cüzdanı, "Furkan Genç" adlı dergi, "El Nusra bayrağı" olarak bilinen bayrak, "Kur'an-ı Kerim başlama duası", esans kesesi...

Çelişkili ifadelerinin ardından Urfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi bu şahıs hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak, Urfa Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma kapsamında katliam şüphelisinin ifadesini dahi almadı. HTS kayıtlarına bakarak, "Diğer sanıklarla telefon görüşmesi tespit edilememiştir" dedi ve takipsizlik kararı verdi. Avukat Sezin Uçar da "Dava dosyasında 3 sanık var. Yakup Şahin, Ankara Katliamı davasından tutuklu. Diğer 2 sanığın ise Suriye'de olduğu tahmin ediliyor. Sanıkların hiçbirinin bir birbiriyle telefon görüşmesi yok" diye hatırlatarak, savcılığın "takipsizlik" kararını eleştiriyor.

Aslında bu durum çok da şaşırtıcı değil. Jandarma, polis gibi devletin silahlı gücünün de katliam planının bir parçası olduğu kimi belgelerde ortaya çıkmasına rağmen, örneğin sadece dönemin Suruç İlçe Emniyet Müdürü Mehmet Yapalıal'a "görevi ihmal ve kötüye kullanma" suçundan 12 ay taksitlendirilmiş 7 bin 500 lira para cezası verildi. 33 canın bedeli, devletin nazarında buydu. Aynı cezasızlık elbette devam ediyor. Sezin Uçar, "Mahkeme, katliamı aydınlatma amacı ve hukuki olarak maddi gerçeğe ulaşma kaygısı duymuyor" diyor ve ekliyor: "Dosyaya gelen belge bile yok. Ankara Katliamı dosyasına gelen evraklardan öğreniyoruz bilgileri. Mahkeme, Abdullah Ömer Arslan'ın dinlenmesi talebini ısrarlarımız üzerine kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu kez savcılık gereğini yapmadı. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu'nun açıklamaları oldu. En son Hulusi Akar konuştu. Onların duruşmada dinlenmesi talebi de kabul edilmiyor."

"Adalet" mücadelesi adliye koridorlarına sıkıştırılan salt bir hukuk mücadelesi değil, Saray faşizmine karşı antifaşist mücadelenin parçası. Suruç şehitlerinin aileleri, şans eseri katliamdan sağ çıkanlar, Gezi/Haziran Ayaklanması ile Rojava devrimi arasında köprü kuran SGDF'liler bu gerçeğin farkında olarak, adalet mücadelesini sokakta veriyor. Her ayın 20'sinde Kadıköy'deki Halitağa Caddesi'nde oturma eylemi yaparak tuttukları mevziyi koruyorlar. Katliamın 5. Yılında yapılan anma ve protestolarda da sokaklarda gençliğin birleşik direnişine tanık olduk.

Suruç katliamı özelinde, organize edenlerin, emir verenlerin, patlayıcı sağlayanların, göz yumanların vs. hapisle cezalandırılmasının dışında, asıl adaletin sağlandığı zaman, DAİŞ'in ortağı AKP faşizminin yıkıldığı zaman olacaktır. Bu nedenle de "Suruç için adalet, herkes için adalet" talebinin daha güçlü yükseltilmesi önem kazanıyor.