Arzu Demir yazdı | Provokasyon değil, devrimi tasfiye planı uygulamada
Rojava'yı bu tarihsel kavşaklardan yenilmeden geçiren şey, sadece savaşçıların kararlı direnişi değil, kaderini bu devrimin kaderiyle birleştirenlerin mücadelesi olmuştu. Bunun en somut örneği Kobanê savunması günlerinde yaşandı. Bugün de bir kez daha hatırlanan Kobanê ruhunun nüvelerini, Nusaybin-Qamışlo sınırındaki eylemlerde görmeye başladık.
HTŞ çetelerinin, faşist şeflik rejiminin koordinasyonu ve desteğiyle Halep'teki üç mahalleye yönelik soykırım saldırılarını başlattığı 6 Ocak günü, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Meclis'te "ya mutabakatla ya da zorla" sözleriyle QSD'yi tehdit ediyordu. Bahçeli'nin, "terörsüz Türkiye" ve "terörsüz bölge" olarak tanımladığı yayılmacı sömürgeci politikaların mimarlarından biri olarak yaptığı tüm açıklamaların hedefinde; QSD'nin tasfiyesi, haliyle de Kürt halkının silahsızlandırılması, Rojava devriminin, Kuzey Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi'nin tasfiyesi vardı. Başka bir ifadeyle; hedef, Kürt halkının kazanımlarıydı. İştahlı bir şekilde Meclis Komisyonundan bir heyetin de İmralı adasına gönderilmesini savunurken, hedefi, Abdullah Öcalan'dan doğrudan QSD'nin silahsızlandırılması yönünde mesaj alınmasıydı. İşlerin planladıkları gibi gitmediği Meclis Komisyonu toplantısında "görüşme tutanağının okunması krizi" sırasında açığa çıktı. MİT'in hazırladığı bir not toplantıda okundu. Ardından da ortak rapor yazım süreci uzatıldı.
Halep'teki üç mahalleye yönelik soykırım saldırısı, faşist şeflik rejiminin, "terörsüz bölge" olarak tanımladığı planın, askeri olarak hayata geçirilmeye başlandığı an oldu. Böylece Rojava devrimini tasfiye süreci ağır bir saldırıyla başlatıldı.
Halkların devrimi, ikinci kez "DAİŞ istilası"yla karşı karşıya. Ancak bu kez, bölgenin tablosu birinci Kobanê savunmasından farklı bir görünümde.
HTŞ çetelerinin, DAİŞ çeteleriyle birlikte Halep'te hastanelere de saldırmak dahil soykırım saldırıları gerçekleştirdiği günlerde AB temsilcileri, Şam'da Colani ile görüşürken hem kendisinden hem de "yeni Suriye"nin geleceğinden duydukları memnuniyeti dile getirdiler. Böylece Kürt halkına karşı başlatılan soykırım saldırıları karşısında sessiz kalacaklarını ilan ettiler. ABD'nin zaten tutumu ortada. Halep saldırısının başladığı ilk günlerde sömürge valisi Tom Barrack ile diğer ABD'li yetkililer, "itidal" çağrılarıyla çetelere yol vermişti.
Bir prova olan Halep'teki saldırının ardından devrim, halklar, kadınlar, çok yönlü bir tasfiye saldırısı altında. 19 Ocak'ta Şam'da yapılan toplantıya ilişkin konuşan YPJ Genel Komutanı Rohilat Efrin, tehlikeye çok net işaret etti: Şam'da Rojava'yı teslim almak istediler.
HTŞ'li Suriye ile Rojava arasındaki uyuşmazlık karakteristiktir. Bunun anlamı şudur: Ancak biri yok olursa diğeri yaşayabilir. İkisinin bir arada aynen var olması, uluslararası dayatmalarla da olsa uzun süreli mümkün değildir.
Son birkaç gündür yaşanan saldırıların kapsamı gösterdi ki mesele sadece Fırat'ın doğusu, batısı meselesi değildir. ABD'nin Ortadoğu'daki planlarına muhalefet edebilecek her türlü direniş odağının susturulması temel politikadır. Filistin ve Lübnan'daki silahlı direniş örgütlerinin silahsızlandırılması programı devredeyken, Kürt halkının silahlı direniş örgütlerinin varlığının kabulü mümkün mü? Sömürge Valisi Barrack'ın önceki günkü açıklamasında yer alan vurgu hayli dikkat çekiciydi. "Tarihsel olarak, ABD'nin kuzeydoğu Suriye'deki askeri varlığı, öncelikle IŞİD'e karşı bir ortaklık olarak gerekçelendirildi" dedi. Bu açıklamasıyla QSD ile askeri ittifak yaptıklarını hatırlatmış oldu. HTŞ'nin DAİŞ'e karşı uluslararası koalisyona katılmasının ardından ABD ile QSD ortaklığının gerekçesinin değişmeye başladığını belirterek şunları söyledi: "Şam artık IŞİD'in gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye istekli ve hazır olduğundan, SDG'nin sahadaki başlıca IŞİD karşıtı güç olarak orijinal amacı büyük ölçüde sona ermiştir."
Sömürge Valisi, son birkaç gündür süren saldırılara DAİŞ çetelerinin katıldığını ya da HTŞ çetelerinin, DAİŞ'lilerin tutulduğu hapishanelere saldırarak, onları serbest bıraktığını elbette bilmiyor olamaz. Ama bunu şimdilik üzerinde duracakları bir mesele olarak görmüyor. Şu anda temel hedef ABD, İsrail, Türkiye ve HTŞ eliyle Rojava devriminin ya teslim alınarak HTŞ'li Suriye içinde eritilmesi ya da yok edilmesi. Her ikisi de uzun ya da kısa vadede tasfiyeyi amaçlıyor.
Bu kritik dönemeçte, İsrail ile HTŞ arasında ABD himayesinde imzalanan anlaşma temel bir yerde duruyor. İsrail ve ABD'nin istediği tavizleri HTŞ'nin kabul etmesinde rolü olan Türk sömürgeciliği "terörsüz bölge" politikasını, müzakere ve görüşmeler yerine, HTŞ eliyle hayata geçirmek istiyor.
Tüm bunlar Rojava devriminin bir kez daha tarihsel bir eşikte olduğunun işareti. Halkların ve kadınların kazanımları, devrimin gerçekleştiği 19 Temmuz 2012 tarihinden bu yana hep saldırıların hedefi oldu. Bunun nedeni elbette, Rojava'nın taşıdığı enternasyonalist, halkçı ve kadın özgürlükçü karakteriydi.
Rojava'yı bu tarihsel kavşaklardan yenilmeden geçiren şey, sadece savaşçıların kararlı direnişi değil, kaderini bu devrimin kaderiyle birleştirenlerin mücadelesi olmuştu.
Bunun en somut örneği Kobanê savunması günlerinde yaşandı. Bugün de bir kez daha hatırlanan Kobanê ruhunun nüvelerini, Nusaybin-Qamışlo sınırındaki eylemlerde görmeye başladık.
Kobanê ruhu, Kürt halkının kendi arasına çekilen sınırların anlamsızlaşması olduğu kadar, devrimci siyasetin kendine çizdiği sınırların da aşılmasıydı. Kobanê savunmasında ölümsüzleşen enternasyonalist devrimciler, savunma sonrasında "Beraber savunduk, beraber inşa edeceğiz" diyerek çıktıkları yolculukta 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç'ta ölümsüzleşen 33 düş yolcusu bu sınırsızlık eyleminin simgelerindendi.
Bir kez daha zor ve zorlu dönemden geçiyoruz. Çünkü, Rojava devriminin, tasfiye edilmesi konusunda zamanlama ve yol bakımından ABD emperyalizmi ile faşist şeflik rejimi arasındaki nüanslar da ortadan kalkmış görünüyor. Bu tarihsel süreç, tüm devrimcilere, sosyalistlere ve ilericilere de sorumluluklarını hatırlatıyor.