Arif Çelebi yazdı / Savaş ve kapitalizmin varoluşsal çıkmazı
Kapitalizmin varoluşsal krizi koşullarında savaşlar serisi ve dünyayı yeniden paylaşma savaşı ihtimali ne kadar artmışsa, ezilenlerin, emekçilerin isyan, ayaklanma ve devrim imkânlarının da o kadar arttığı ya da artacağı da bir başka gerçekliktir. Artan hayat pahalılığı ve savaşın yarattığı yıkım emekçileri, bilhassa gençliği her zamankinden daha fazla isyana sevk edecektir. Bu süreçte emekçilerin, gençlerin ve bütün ezilenlerin içeriksiz bir "savaş karşıtlığı"yla değil, kapitalizme karşı harekete geçirilmesi gerekir.
28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in emperyalist-Siyonist bloğunun İran'a saldırmasıyla başlayan savaşa 7 Nisan'da on dört günlük geçici ateşkesle ara verildi. Altı haftalık savaşın ardından 11 Nisan'da Pakistan'ın İslamabad şehrinde ABD ve İran arasında yapılan görüşmeler anlaşma sağlanmadan sona erdi.
İslamabad'daki görüşmelerin sonuçsuz kalacağı daha baştan belliydi. ABD, savaşla İran'a kabul ettirmeye çalıştığı isteklerinden hiçbir geri adım atmadan masaya oturdu. İran da şiddetli saldırılara, büyük kayıplara karşın gösterdiği direnişi masada da sürdürdü ve ABD'nin isteklerini reddetti. Her iki taraf da birbirini "maksimalist" olmakla suçladı.
ABD, yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stoklarının teslim edilmesini, nükleer silah üretilmeyeceğinin taahhüt edilmesini, balistik füze programının kısıtlanmasını ve bölgedeki silahlı gruplara verilen desteğin bütünüyle kesilmesini dayattı, bunlarla birlikte Hürmüz Boğazı'nın uluslararası deniz trafiğine koşulsuz biçimde açılmasını istedi.
İran bu şartları reddetti, barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının olduğunu, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun tamamen ortadan kaldırılması yerine, denetimli bir şekilde karıştırılabileceğini belirtti. Balistik füze programından vazgeçmeyeceğini söyledi, Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim hakkının tanınmasını istedi ve saldıran taraflardan ve onun bölgedeki destekçilerinden savaş tazminatı talep etti. Bütün yaptırımların kaldırılması, bloke edilmiş varlıkların teslim edilmesi ve Lübnan'a saldırıların durması da İran'ın anlaşma koşulları arasındaydı.
ZAMAN KAZANMA
Her iki taraf da anlaşma masasına zafer ilan ederek oturdu. Gerçekte her iki taraf için de bir zaferden söz edilemezdi. ABD-İsrail, yoğun ve yıkıcı saldırılarına rağmen İran'a boyun eğdirememiş ve İran bütün kayıplarına rağmen teslim olmayı kabul etmemişti. Bir başka deyişle ABD ve İsrail, İran'ın iradesini kıramamıştı. Buna karşın İran da saldıran tarafları isteklerinden vazgeçirememişti. Bu koşullar altında her iki tarafın da saldırı ve savunma hatlarını yeniden düzenlemek, lojistik zincirlerini onarmak ve ittifaklarını yeniden düzenleyerek savaş gücünü yenilemek için zamana ihtiyacı vardı, ateşkes onlara bu zamanı sağladı. Her iki taraf da bir anlaşma yapmak için değil şartlarını ortaya koymak için oturdu. ABD, İran'dan bir teslimiyet belgesi imzalamasını istedi. İran, zafer kazanmış bir devlet olarak kabul edilmesini isteyerek, savaş tazminatı talep etti. Birinin diğerinin iradesini kırmadan bu şartları kabul ettirmesi söz konusu olamazdı. Bundan dolayıdır ki İslamabad görüşmeleri neredeyse başlamadan bitti.
ABLUKANIN HEDEFİ VE İRAN'A OLASI ETKİLERİ
İran'ın teslim olmayı reddetmesi üzerine ABD, Hürmüz Boğazı'nı ablukaya alarak İran ekonomisinin can damarını kesmek için harekete geçti. ABD, Basra Körfezi ve Umman Körfezi'ndeki tüm İran limanlarına ve kıyı bölgelerine giren veya bu bölgelerden çıkan tüm uluslara ait gemilere karşı abluka uygulayacağını açıkladı. Trump, "Bize ateş açan herhangi bir İranlı havaya uçurulacak" dedi.
İran'ın toplam ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'i petrol ve doğal gazdan geliyor. İran'ın GSYH'nin yaklaşık yüzde 30'u petrol ve doğal gaz sektöründen oluşuyor. İran petrol ve doğal gaz ihracatının yüzde 90-95'i Hürmüz Boğazı'ndan gerçekleşiyor. Hürmüz Boğaz'ı İran ekonomisinin âdeta atardamarı niteliğinde. Savaş öncesi dönemde İran, günlük 2 milyon varilin üzerindeki petrolü bu boğazdan ihraç ediyordu. Savaş esnasında da bu, küçük bir azalmayla da olsa devam etti. Boğaz'ın İran için stratejik önemi bu nedenle çok büyük. İran'ın petrol ihracı için kısa dönemde yeni yollar bulması mümkün değil.
ABD, Boğazı kapatarak İran'ı ekonomik olarak çökertmek istiyor, askeri saldırılarla kıramadığı İran'ın iradesini ekonomik atardamarını sıkarak kırmayı hedefliyor. Petrol endüstrisi büyük oranda Devrim Muhafızları'nın kontrolü altında. ABD, petrol gelirinden yoksunlaşan Devrim Muhafızları'nın sadece savaş gücünün zayıflamayacağını ama aynı zamanda rejim içindeki hegemonik gücünün de sınırlanacağı hesap ediyor. Bu hamleyle İran burjuva kanatları içindeki ayrışmayı derinleştirmeyi amaçlıyor.
Boğaz'ın kapatılması İran halkları için de büyük sıkıntılara neden olacak. İran devleti petrol gelirleri ile elektrik, su ve yakıt masraflarını sübvanse edebiliyor. Petrol gelirlerinde keskin bir azalma bu sübvansiyonların kesilmesine, enflasyonun yükselmesine ve genel olarak hayat pahalılığının çok daha artmasına neden olacak. ABD ve İsrail saldırgan bloğu bunu bilerek dahası bunu arzu ederek hareket ediyor. Emekçilerin ekmeğini ve suyunu keserek, onları rejimden bütünüyle uzaklaştırmayı hedefliyor.
ABLUKANIN DÜNYA EKONOMİSİNE ETKİLERİ
Hürmüz Boğazı'ndan günlük 20-21 milyon varil petrol, küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20'si, geçiyor. İran'ın payı yaklaşık yüzde 10 civarında. Geri kalan yüzde 90'ı Suudi Arabistan, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkelerine ait. ABD, İran limanlarına ve kıyılarına giren çıkan gemileri engelleyeceğini açıkladı. Diğer körfez ülkelerinin gemileri ise serbestçe geçebilecek. İran'ın boğazı sıkılırken diğerlerinin nefes boruları açılmak isteniyor. Bu durumda İran, bu ablukayı kırmak için can havliyle Körfez ülkelerine saldırılarını artıracaktır. Bu da savaşın şiddetini artıracağı gibi ateşin çok daha geniş bir bölgeye yayılmasına neden olacaktır.
Hürmüz Boğazı'ndan geçen petrol ve doğal gaz tankerlerinin yüzde 80'inden fazlası Asya'ya gidiyor. Japonya enerji ithalatının yüzde 85'inden fazlası bu bölgeden sağlanıyor. Hindistan, Çin, Güney Kore diğer önde gelen ülkelerdir. Çin'in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 50'si bu boğazdan geçiyor. Çin için daha önemlisi İran'dan elde ettiği petrolün diğerlerine kıyasla daha ucuz olmasıdır. İran yaptırımları delmek için Çin'e yaklaşık yüzde 15 iskontolu satış yapmaktadır. Bu da Çin sanayisinin rekabet gücünü artırmaktadır. ABD, Hürmüz Boğazı'ndan İran petrolünün geçişini yasaklayarak, İran dışında en büyük darbeyi Çin'e vurmak istemektedir. Çin, başka yerlerden de petrol elde edebilir, ama bu ucuzlukta ve dolara bağımlı olmadan Yuan'la ödeme yaparak, petrol ithal edemez.
Avrupa'nın tükettiği dizel ve jet yakıtının yüzde 40 ile 60 arası bu bölgeden, Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt gibi ülkelerden gelmektedir. İran ve ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki engellemeleri bu akışı önemli ölçüde sekteye uğratmakta, bu da bir yandan ulaşım sektörünü darbelerken bir yandan da enflasyonu yükselterek Avrupa ülkelerinin ekonomilerini sarsmakta, halklarının geçim şartlarını zorlaştırmaktadır. ABD için bu kötü değil iyi bir haberdir. ABD, savaştan uzak durmak isteyen Avrupa devletlerini böylece taraf olmaya, savaşa ABD'nin yanında katılmaya zorlamak, dahası onları buna mecbur etmek istemektedir.
Küresel gübre (amonyak ve üre) ticaretinin yüzde 20'si de bu bölgede gerçekleşmektedir. Hürmüz'e kilit vurulması tarım sektörünü de etkileyecek, gıda fiyatlarının yükselme nedenlerine bir de bu eklenecektir.
Bütün bunlar bir yana Boğaz'ın kapalı kalması petrol fiyatının giderek yükselmesine neden olacaktır. Daha şimdiden 100 doların üzerine çıkan petrolün 150 doları aşması beklenmektedir. Bunun, dünya ekonomisine etkisi, ülkeler bakımından eşitsiz de olsa, büyük olacak, kriz ve çatışma koşullarını daha da derinleştirecektir.
Petrol fiyatının bu düzeyde yükselmesi, diğer etkilerle birlikte emekçilerin yaşam koşullarını çok daha zorlaştıracaktır.
SAVAŞ YENİ SAVAŞLARI TETİKLİYOR
ABD ve İsrail emperyalist-Siyonist faşist saldırganlık bloku, İran'ın iradesini kıramadı. İran'ın iradesini kırmadan savaştan geri çekilmeleri, İsrail için bölgesel ve ABD için dünyasal hegemonya hedeflerini baltalar. Böyle bir geri çekilme olsa bile bu daha şiddetli bir saldırı için hazırlıktan başka bir anlama gelmez.
İslamabad görüşmeleri de bu nedenle sonuçsuz kaldı. ABD ve İsrail, bugünkü İran'ın Ortadoğu'daki etkinliğini tamamen ortadan kaldırmak istiyor. Ortadoğu'yu baştan aşağı, kendi istekleri doğrultusunda yeniden dizayn etmek için İran'a boyun eğdirmeleri şart.
ABD, dünya hegemonyasında gerileyen ekonomik pozisyonunu yeniden kazanmak için bütün ağırlığıyla askeri gücünü kullanıyor. Enerji kaynakları ve tedarik zincirleri üzerinde tam hakimiyet kurmadan bu pozisyonu yeniden elde edemez. Rusya-İran-Çin eksenini dağıtmadan bu hakimiyeti sağlayamaz. İran, bu eksenin hem stratejik hem de zayıf halkasını oluşturuyor. İran, ucuz petrol satışı ile Çin'e büyük avantajlar sunuyor. ABD, bu akışı denetim altına almak istiyor. İran'ın devreden çıkması ile ABD'nin Çin'i kuşatma ve sınırlama stratejisinde önemli bir aşama geçilmiş olacaktır. ABD, askeri saldırılar ve ekonomik ablukalarla İran'ı nefessiz bırakabilirse çok önemli avantajlar elde etmiş olur. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun İran'a boyun eğdirmek için her yola başvuracaktır. Hal böyle olunca İran'a saldırı savaşının zaman zaman kesintiye uğrasa da devam edeceği ve yeni savaşları tetikleyeceği açıktır. Nitekim ABD, ateşkes sürecini hem Hürmüz Boğazı'nı ablukaya alma hem de bölgedeki askeri varlığını artırmak için değerlendirmektedir.
ABD, aynı zamanda başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, Japonya, Güney Kore gibi kimi Asya ülkelerini ABD-İsrail blokunun yanında savaşa katılmaya mecbur bırakmak istiyor. Yükselen petrol fiyatları, petrol, dizel ve jet yakıtının akışının kesilmesi, bu ülkeleri ABD'nin isteklerine boyun eğmek zorunda bırakabilir, ABD de bunu hedefliyor. Bu da savaş cephesinin giderek genişlemesi demektir.
Bugünkü İran yönetimi de ABD şartlarını kabul etmeleri halinde iktidarlarını sürdüremeyeceklerini biliyor, bu nedenle onlar da ne pahasına olursa olsun savaşmaya devam edeceklerdir. Bunun için savaşı bütün bölgeye yayarak, bölge devletlerinin ve diğer ülkelerin ABD üzerindeki savaşı bitirme baskısını artırmaya zorlayacaktır.
İran, onu destekleyen Husiler aracılığıyla Kızıl Deniz'deki Babul Mendep Boğazı'nı kesebilir. Bu da Süveyş Kanalı'nın büyük ölçüde devre dışı kalmasına neden olur. Burası Hürmüz Boğazı'ndan sonra Dünya'nın üçüncü en önemli petrol geçiş noktasıdır. Dünya ticaretinin yüzde 12'si bu noktadan geçmektedir. Küresel gübre ticaretinin de yüzde 20'si bu bölgedendir. Hürmüz'le birlikte bu boğaz kapatıldığında Ortadoğu enerji kaynakları büyük ölçüde hapsedilmiş olur. Bu da ekonomik, siyasi ve sosyal krizleri çok daha derinleştirir. İran, "Beni boğmaya kalkarsanız, elimden geldikçe sizi de suyun dibine çekecek hamleler yaparım" demiş oluyor.
Çin, avantajlı durumunu korumak için yeni hamleler yapabilir. ABD ile hemen sıcak bir çatışmaya girmekten kaçınsa da İran'ın ayakta kalması için daha büyük bir gayret gösterecektir.
Türk burjuva faşist devleti, bir yandan ABD ile çok yakın ilişkiler içindeyken diğer yandan tarafsızmış gibi davranıyor ve İsrail'e "girmek"ten bahsediyor. Türk devleti de bu savaşta giderek pozisyonunu netleştirmeye zorlanacaktır. Türk devleti, bir yandan İran'ın zayıflatılmasını, elden ayaktan düşmesini isterken diğer yandan bugünkü rejimin bütünüyle yıkılmasını istemiyor. Rejimin yıkılması, Rojhilat Kürdistanı'nın özgürleşmesine yol açabilir. Kürtlerin herhangi bir yerde bir statü kazanması Türk devleti için bir kâbustur. Bunu engellemek için elinden geleni yapacaktır. Keza İran rejiminin yıkılması İsrail'in hegemonya alanını büyütecektir. Bu nedenle Türk devleti tam bir ikilem içindedir, ABD, onu kendi yanında koşulsuzca konumlandırmak için zorlayacaktır. Türk devleti, istese de istemese de savaş cephesine doğru çekilecektir.
SAVAŞ, SAVAŞ KARŞITLIĞI VE İSYAN
Kapitalizmin varoluşsal krizi koşullarında, kapitalizmin eşitsiz gelişiminin birbirini tetikleyen savaşlar serisini ortaya çıkarması, eşyanın tabiatı gereğidir. Bu savaşların en nihayetinde bir dünya savaşına dönüşmesi ve gidişatın tam da bu yönde olması emekçi insanlığın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını ortaya koymaktadır.
Bütün burjuva devletlerin olası bir savaş pozisyonuna göre kendilerini yeniden düzenlediği koşullar altında, bu devletlerin eskisinden çok daha fazla baskıcı hale gelecekleri, faşistleşmenin devletler düzeyinde daha da artacağı, yeni baskı yasalarının devreye sokulacağı, demokratik hak ve özgürlüklerin hiç olmadığı kadar kısıtlanacağı da bir başka gerçekliktir.
Yine de bütün bu gericileşme dalgası tek yanlı ve "mutlak" bir gerçek olarak ortaya konamaz. Kapitalizmin varoluşsal krizi koşullarında savaşlar serisi ve dünyayı yeniden paylaşma savaşı ihtimali ne kadar artmışsa, ezilenlerin, emekçilerin isyan, ayaklanma ve devrim imkânlarının da o kadar arttığı ya da artacağı da bir başka gerçekliktir. Artan hayat pahalılığı ve savaşın yarattığı yıkım emekçileri, bilhassa gençliği her zamankinden daha fazla isyana sevk edecektir.
Bu süreçte emekçilerin, gençlerin ve bütün ezilenlerin içeriksiz bir "savaş karşıtlığı"yla değil, kapitalizme karşı harekete geçirilmesi gerekir. Günümüzde "savaş karşıtlığı"yla savaşlar önlenemez, bu savaş karşıtlığı ancak ve ancak kapitalizme karşı, burjuva iktidarlara karşı bir mücadelenin manivelası yapılabilirse bir sonuç alınabilir.