14 Ağustos 2020 Cuma

Ankara istemese de 'yavru'lar büyüyor

Elbette ki Ada halkının biriken öfkesinde tarihsel birikimin payı oldukça yüksek. "Yavru Vatan" siyasetiyle Türkiye'nin bir vilayeti gibi yönetilen ancak diğer taraftan dünyadan tecrit halde yaşamaya mahkum edilen ada halkı, işgal/ilhak siyasetinin sonuçlarını daha fazla yaşamak ve taşımak istemiyor.
 

"Federal bir çatı altında yeniden birleşme olmazsa, bölünmüşlük kalıcı olabilir. Ankara tarafından yutulup de facto Türkiye ili haline gelebiliriz. Türkiye'ye bağlanma ihtimali ise korkunç."

Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, İngiliz Guardian gazetesine daha pek çok şey söyledi. "Anavatan-yavru vatan" nitelemesine katılmadığını belirterek, Kuzey Kıbrıs'la Türkiye arasında eşit ilişki istedi, Kuzey Kıbrıs'ın sadece Türkiye tarafından tanınmasından dolayı da siyasi ve ekonomik gelişmenin bağımlılığın ötesine geçemeyeceğine dikkat çekti. Çok daha cesaretli bir çıkışla, Hatay Cumhuriyeti'nin Türkiye'ye ilhakına onay veren Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen'e gönderme yaparak, "İkinci bir Tayfur Sökmen olmayacağım" dedi.

Tabii ki, tüm bu sözlerin Ankara'nın topyekûn hücumuna uğrayacağının da farkındaydı. Nitekim hazırlıklıydı, sözlerinin arkasında durmayı daha da ileri taşıdı, hızla Ankara'ya yanıt verdi:

"İlk defa söylemediğim bu sözlerimin arkasındayım. Çünkü Kıbrıs Türk halkının gerçek duygu ve düşüncesi budur. 'Kıbrıs Türk'tür Türk kalacaktır' siyaseti 1950'lerin sloganıdır."

Mustafa Akıncı'nın Ada'daki tarihi/pratiği ve siyasi geçmişi bir yana, bugün söyledikleri, Kıbrıs Türklerinin ortalama duygu ve düşüncelerine tercümanlık ediyor.

Ki, Akıncı'nın korktuğu de facto durumu, 1974'ten beri söz konusu. Dünyada Türkiye'nin dışında kimsenin tanımadığı yapay bir devlet, ekonomiden siyasete, kültürden musluktan akan suya kadar her şeyiyle Ankara'nın kararlarına bağlı bir toprak parçası. Bir tek Türkiye'nin Kıbrıs'ın kuzeyini kendi topraklarına kattığını resmi olarak ilan etmemişliği kaldı.

Bir dönem kontrgerillanın geçiş güzergahı olan Kıbrıs için bugün söylenebilecek en somut şey, kumar cenneti olmasıdır. Ada halkına bir getirisi olmayan ve kara para aklamanın bir yolu da olan bu durum, on yılların da birikimiyle Ankara'ya olan tepkileri de zirveye taşıdı.

Çünkü, neredeyse tarihinin hiçbir döneminde Kıbrıs'taki Türkler (aynı durumu Rumlar ve Yunanistan arasındaki ilişki için de söyleyebiliriz) bırakalım kendi kaderlerini belirlemeleri, kendileri ile ilgili hemen hiçbir temel sorunda karar alma yetisine sahip olamadılar.

Mesela, Erdoğan'ın o çok sevdiği padişah II. Abdülhamit kendi koltuğunu korumak için 1878'de Ada halkından habersiz Kıbrıs'ı İngilizlere kendi elleriyle teslim etti.

Lozan Anlaşması'ndan sonra Atatürk, Anadolu'daki Türk nüfusunu artırmak için Kıbrıslı Türklere habersiz bir şekilde vatandaşlık hakkı verdi. 1938'de ise Kıbrıs'ta Türk nüfusunu "korumak" adına Türkiye vatandaşlığına geçiş yasaklandı, yine habersiz bir şekilde.

1958'de Ada'nın taksim planı devreye sokulurken de, iki yıl sonra İngiltere-Türkiye-Yunanistan garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken de Kıbrıs halklarının fikrini soran olmadı. Yunanistan EOKA'cıları, Türkiye Türk Mukavemet Teşkilatı'nı (TMT) Ada'ya yerleştirirken, iki halkın arasına mayın hattı döşerken de öyle.

Ve şimdi, Ada'nın kuzey tarafı, 1974'ten beri işgal altında.

Bu durumun sürdürülebilir bir yanı olmadığı gibi Kıbrıslı Türklerin sıklıkla Ankara'ya tepkilerini dile getirdiğini de not etmek gerekiyor. Ki, bu tepki, yılların getirdiği tecritle birlikte oldukça yüksek bir orandadır. Nitekim, Akıncı'nın sözlerine Ankara'dan tiz sesler yükselirken, Ada'da Akıncı'ya derinden bir destek var.

Elbette ki Ada halkının biriken öfkesinde tarihsel birikimin payı oldukça yüksek. "Yavru Vatan" siyasetiyle Türkiye'nin bir vilayeti gibi yönetilen ancak diğer taraftan dünyadan tecrit halde yaşamaya mahkum edilen ada halkı, işgal/ilhak siyasetinin sonuçlarını daha fazla yaşamak ve taşımak istemiyor. Bunda, Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne üye olmasını da eklediğimizde, bütün yanılsamasına rağmen Kuzey'in de bu beklenti içerisine girmesinin etkisi büyük.

Dün kontrgerillanın yuvalanma alanı olan "Yavru Vatan", bugün AKP'nin yaşam biçimine müdahalesini de içerecek derecede açık halde. Ekonomik ve sosyal tükenmişlik hali de eklendiğinde, güncel olarak Ankara'ya ve özelde AKP'ye tepkilerin birikmesi kaçınılmaz oldu.

Elbette bunda, 2005-2007 arasında yoğun bir şekilde gündeme gelen ve Annan Planı olarak da anılan Birleşmiş Milletler planının yarattığı beklenti ve sonunun eskiye dönüş olmasının getirdiği hayal kırıklığı da bugüne yansımakta.

Evet, Ada halkı çözüm ve değişim istiyor. Ve bunu, Türkiye olmadan, Türkiye'nin gölgesi olmadan olsun istiyor.

Bunca gürültünün çıkarılması, Ankara'dan en hafifinden "nankör" seslerinin yükselmesinin bir nedeni de bu.

Ama, gürültünün, Kıbrıs'ın işgalinin yanı sıra güncel stratejik bir nedeni daha var: Doğu Akdeniz'deki doğal gaz rezervi.

Kıbrıs'ın güney doğusunda var olduğu tahmin edilen yüksek miktardaki doğal gaz rezervi, emperyalist devletlerle birlikte Ankara'nın da iştahını fazlasıyla kabartmakta. Libya ile yapılan anlaşmayla bölgenin kıta sahanlığı üzerinde söz sahibi olma girişimleri şimdilik belirsizliğini sürdürürken, Ada'nın kuzeyinin stratejik önemi Ankara için daha önemli hale gelmiş bulunmakta.

Bu durumda Kıbrıs çevresinde doğal gaz bulunursa, çözümsüzlük de aynı oranda derinleşecektir. Ankara, olası doğal gaz kaynakları üzerinde hak iddiasını sürdürebilmek için birleşik bir Kıbrıs'ı engellemek için çok daha fazla çaba harcayacaktır.

İçeride ve dışarıda "çözüm" üretme kapasitesini tümüyle yitirmiş AKP'nin, Suriye başta olmak üzere bölgede kaybettiği prestij ve mevzileri Kıbrıs üzerinden yeniden tahsis etmeye girişmesi uzak bir olasılık değil. Bu anlamıyla doğal gaz paylaşım rekabetinin bir sonucu ve AKP'nin iç politikadaki varlık sorununu sürdürebilmesinin bir unsuru olarak Kıbrıs'ın ilhakı da dahil olmak üzere yeni planlar gündeme getirilebilir.

Halklarımız, "Osmanlı'da oyun çok" deyimini boşuna söylemedi nitekim.

Ancak, Kuzey Kıbrıs halkı artık öyle Ankara'nın her höykürüşüne boyun eğecek bir halk olmadığını defaatle göstermiş bulunuyor.

KAVAZOĞLU VE MİŞAULİS: HALKLARIN ORTAK MİRASI
İngiliz emperyalizminden ulusal kurtuluş mücadelesi ve Ada halklarının yoksulluğuna karşı sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemde, birleşik mücadele de ivme kazanmıştı. Derviş Ali Kavazoğlu, kucağındaki ise Kostas Mişaulis. AKEL Merkez Komitesi üyesi Kavazoğlu ve sendikacı Mişaulis, TMT çeteleri tarafından 11 Nisan 1965'te Lefkoşa-Larnaka yolu üzerinde otomobilleri içerisinde pusuya düşürülerek katledildiler. Kıbrıslı Türk Kavazoğlu ve Kıbrıslı Rum Mişaulis'in katledilmesi, birleşik Kıbrıs mücadelesine vurulmuş önemli bir darbe oldu aynı zamanda. Bundan sonra meydan, ayrılıkçı, milliyetçilerin tekeline girmiş oldu. Kavazoğlu ve Mişaulis'in mirasları, Kıbrıs'ta çözümün yoluna da işaret ediyor.