Akın Gürlek'in yükselişi: Operasyonlar, siyasi mesajlar ve güç konsolisdasyonu
İGİF Üyesi Özgür Kaya, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlatılan Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
Akın Gürlek'in Ekim 2024'te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanması ve yalnızca bir buçuk yıl sonra Adalet Bakanlığı'na getirilmesi, Türkiye'de yargı-siyaset ilişkilerinin seyrini gösteren kritik bir dönemeçtir. 2022'de bakan yardımcılığı, 2024'te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve 2026'da Adalet Bakanlığı… Bu çizgi, Erdoğan'ın yargı içindeki en güvendiği isimlerden birine verilen açık bir siyasi destek ve ödüllendirme süreci olarak okunmaktadır.
Gürlek'in başsavcılık dönemi daha ilk aylardan itibaren muhalefet belediyelerine ve Kürt siyaset alanına dönük geniş çaplı soruşturmalarla şekillendi. 2024 sonundan itibaren "kent uzlaşısı", "yolsuzluk" ve "terör örgütü" başlıkları altında açılan dosyalar, 2025'in ilk aylarında hız kazandı. Mart 2025'te Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması sürecin en kritik eşiklerinden biri oldu. Aynı dönemde İstanbul'da 19 ilçenin 12'sinde belediye başkanları görevden alındı; Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'den Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara'ya kadar birçok isim kayyum uygulamasıyla değiştirildi. Böylece yerel yönetimler üzerinden muhalefetin kurumsal gücüne doğrudan müdahale edilmiş oldu.
Bu süreç medya ve kültür alanına da uzandı. BirGün çalışanı gazetecilere yönelik gece yarısı operasyonları, Ayşe Barım, Ümit Özdağ gibi siyasal figürlerle birlikte Hadise, Aleyna Tilki ve Kubilay Aka gibi tanınmış isimlerin gözaltına alınması, operasyon hattının yalnızca siyasetle sınırlı kalmadığını gösterdi. Aynı dönemde futbol dünyasında şike, yasa dışı bahis ve uyuşturucu dosyaları peş peşe gündeme geldi. Gürlek cephesi "suç ve satıcı odaklı mücadele" vurgusu yaparken, muhalefet bu tabloyu siyasi alanın yeniden dizayn edilmesi olarak yorumladı.
1 Mayıs 2025'te İstanbul'daki kutlamalar sonrası 81 kişi gözaltına alındı, 17 kişi tutuklandı. Bu dalga, sol ve sosyalist çevrelere yönelik baskının arttığına dair değerlendirmeleri güçlendirdi. Ancak kırılma noktası Şubat 2026'da geldi. Ezilenlerin Sosyalist Partisi'ne yönelik operasyonda 102 kişi gözaltına alındı ve ilk etapta 77 kişi tutuklandı. Toplamda tutuklu sayısı 84'e ulaştı. Parti yöneticileri ve kadrolarının hedef alındığı bu operasyon, parti faaliyetlerinin fiilen durdurulmasına yol açtı. Muhalif çevreler bu süreci açıkça "siyasi kırım" ve "fiili parti kapatma" girişimi olarak nitelendirdi; yargı kararı olmaksızın örgütsel işleyişin tasfiye edildiğini savundu.
Kürt siyaset alanı da soruşturmaların merkezinde kalmaya devam etti. "Kent uzlaşısı" dosyaları kapsamında HDK üyeleri hakkında işlemler başlatıldı; Kartal'dan Ataşehir'e kadar çeşitli ilçelerde kayyum uygulamaları gündeme geldi. Böylece hem belediye düzeyinde hem de siyasal örgütlenme düzeyinde Kürt siyasetine yönelik baskı hattı genişletildi.
Tam da bu kronolojinin ardından gelen Adalet Bakanlığı ataması, yalnızca bireysel bir terfi olarak değil, yürütmenin bu operasyonel çizgiyi benimsediğinin ve arkasında durduğunun ilanı olarak değerlendiriliyor. Bu atama, yapılan tüm işlemlerin siyasi olarak sahiplenildiğini ve bu yaklaşımın daha geniş yetkilerle sürdürüleceğini gösteriyor. Başsavcılık döneminde atılan adımların, bakanlık makamının kurumsal gücüyle daha sistematik bir çerçeveye kavuşacağı beklentisi muhalefet cephesinde güçlü.
Bu durum, muhalefete yönelik baskının sınırlı kalmayacağı, aksine daha merkezi ve kapsamlı bir hal alacağı yorumlarını beraberinde getiriyor. Düzen içi muhalefet partilerinden sosyalist yapılara, Kürt siyasetinden gazetecilere, sanatçılardan akademisyenlere kadar geniş bir kesimin artık doğrudan yürütme gücüyle bağlantılı bir adalet politikası altında olduğu algısı yaygınlaşıyor.
Atama aynı zamanda "demokratik, terörsüz Türkiye" söylemine verilen pratik bir yanıt olarak da okunuyor. İktidar cephesi, güvenlik ve kontrol eksenli yaklaşımın geri çekilmeyeceğini; siyasal alanın sınırlarının yürütme tarafından çizileceğini ortaya koyuyor. Bu da kuvvetler ayrılığı tartışmasını daha da derinleştiriyor. Yargıdan yürütmeye uzanan bu geçiş, özellikle böylesi geniş ve tartışmalı operasyonların ardından gerçekleştiğinde, yargı bağımsızlığına dair soru işaretlerini büyütüyor.
Sonuç olarak Gürlek'in Adalet Bakanlığı'na atanması, yalnızca bir görev değişimi değil; son iki yılda yürütülen operasyonların siyasi olarak onaylandığının ve aynı çizginin daha üst düzeyde sürdürüleceğinin ilanı niteliğinde. Tartışma artık tek tek dosyaların ötesinde: Türkiye'de yargının konumu, siyasal alanın sınırları ve muhalefetin hareket alanı meselesinde yeni bir döneme girilmiş görünüyor.