8 Mart: Özgürleşme yolunda aralıksız mücadele
AKP-MHP iktidar döneminde kadınlara yönelik gerici saldırılar alttan alta yürütülen sinsi hazırlıkların ardından çoğu kez ‘pat diye' gündeme getirildi. Neyse ki artık belli bir bilinç ve örgütlülük düzeyine ulaşmış olan kadın hareketi hızlı refleks göstererek yıllar boyunca bu oldu bittilerin önünü kesmeye çalıştı, mücadelesinden hiç vazgeçmedi. Kadınlar mevzilerini, sokakları hiç terketmedi.
"Uyandırdık o zifiri uykusundan alanları"
8 Mart'ın öngünlerindeyiz.
Dünyanın kadın yarısı, sınıfsal, etnik, cinsel ve inançsal farklılıklarla bölünmüş olmasına rağmen çağlar boyunca her türlü baskının, aşağılamanın ve sömürünün değişmez nesnesi durumunda olmuştur. Kadınların bu boyunduruklara karşı mücadelesi her tarihsel evrede biraz daha büyüyerek bugüne gelmiştir.
Kapitalizm, kendisi için her açıdan yaşamsal olan erkek egemenlik sisteminin çözülmesi, toplumsal üretime daha geniş kitleler halinde dahil olan kadınların yaşadıkları nispi özgürleşmenin sonuçlarıyla karşı karşıyadır.
Öte yandan kadınların toplumsal bir güce dönüşen mücadelesi, sistemin krizini derinleştiren dinamiklerden biridir. Dolayısıyla bugün kadın düşmanlığı olarak yansıyan ve dünya ölçeğinde bir eğilim haline gelen saldırganlık bu noktadaki krizin yansımasından başka bir şey değildir.
Kapitalizmin yapısal krizinin sarsıntılarının şiddetlendiği bu tarihsel koşullarda kadın sorunu nasıl bir muhteva kazanmıştır, bu kesitte öne çıkan güncel soru budur.
HER ÇAĞDA, HAYATIN HER ALANINDA EŞİTSİZLİK
Dünyanın dört bir yanında burjuva diktatörlükleri faşizme özgü çizgilerin baskın hale geldiği bir gericileşme içinde. Dünya sağa kaydıkça, işbaşına gelen hükümetler kadınların tarihsel-toplumsal kazanımlarına dönük daha gözükara bir saldırı dalgası başlattılar. Saldırılar arttıkça kadın hareketlerinin talepleri ve eylem biçimleri de daha fazla ortaklaşmaya başladı. 60 yıl önce kazanılan kürtaj hakkı*, boşanma hakkı, nafaka hakkı dünyanın her yerinde hedef haline getirildi.
"Eşit işe eşit ücret" talebi başta olmak üzere kadınların kapitalist üretim içindeki eşitsiz konumlarına karşı gerçekleştirdikleri eylemler kadın sorununun sınıfsal muhtevasını her gün biraz daha netleştiriyor. Alabildiğine keskinleşen emek-sermaye çelişkisi, gericileşmenin tavan yapması, dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde hükümetlerin faşizme özgü çizgilerle karakterize olması, ırkçılığın ürkütücü tırmanışı, dünyanın yeni bir savaşın eşiğine gelip dayanması kadın özgürleşmesinin emperyalist kapitalizme daha cepheden bir mücadele ekseninde yürütülmesini gerektiriyor. Kendisini her üretim ilişkisine uyarlayan ve yeniden üreten patriyarkanın (ataerki) bu çerçevede nasıl başat bir rol oynadığının açımlanması da bütün bu zinciri kavramak açısından önemli bir yerde durmaktadır. Çünkü kapitalizm ve ataerkil düzen, bugün yalnızca kadın özgürleşmesinin değil tüm insanlığın kurtuluşunun önündeki en önemli engellerden biridir.
"KUTSAL" AİLE, GÖRÜNMEZ EMEK
Ucuzun da ucuzu güvencesiz kadın ve çocuk emeğinin her gün artan ölçülerde üretime çekilmesi, erkek işgücünün bir sonraki güne hazır edilmesi, yeni nesillerin doğurulması, evdeki hayatın kolaylaşlaştırılması da kadının görünmez emeği sayesindedir ve bu kapitalizmin zincirlerini yağlar. Bu sistemin sorunsuz/sürtünmesiz işlemesinin evdeki yaptırım gücü, özel mülkiyet dünyasının "kutsal" çekirdeği ailedir. Bu çekirdekte erkek, tahakküm ve egemenliğin ailedeki eli olarak iş görür. Kadına yönelik erkek şiddeti de bu nedenle politik ve tarihseldir.
Boşanmanın zorlaştırılmasından nafakaya, kürtaj hakkının fiilen ellerinden alınmasından cezasızlık politikalarına, seçimlerine yasak konulmasından gelecek tahayyüllerine kadar her konuda ablukaya alınıp çitlenmeye çalışılıyor. Fakat kadınlar artık sadece kadın olmaktan kaynaklanan eşitsizlikten, cinayetlere varan erkek şiddetinden muzdarip değiller. Kriz halindeki sistemin sırtlanmasını dayattığı teslimiyetin de devasa bir parçası durumundalar.
Kadın cinsinin ezilmesine karşı yürütülen mücadele bütün bu nedenlerle kimlik ve toplumsal cinsiyet mücadelesine daraltılamaz.
En başta kadınları asırlardır ezen ve onları sadece evde değil hayatın her alanında erkek egemenliğine mahkum eden ataerkil sistem ve onun işleyişine dokunmadan kadınların kurtuluşu tam bir hayaldir.
TÜRKİYE'YE GELİNCE…
Geçtiğimiz hafta bu topraklarda 24 saat içinde 6 kadın katledildi… İnsan yazarken bile ürperiyor. Bu kadar kolay bu kadar bedelsiz birer ikişer can veriyorlar.
Arkasında yarım asrı aşan dinci gerici faşist bir iktidarın kadın düşmanı eril politikalarla ektiği tohumlar var.
Kadınlardan başlayarak toplumsal yaşamı şeriat kurallarına uygun hale getirme amacında birleşen dinci gericiliğin kadınlar için nasıl kopkoyu bir gelecek hayal edip bu yönlü hazırlıklardan bir an bile vazgeçmedikleri deneyimle sabittir. Aynı şey eğitimin dinselleştirilmesine konusunda da karşımıza çıkıyor.
Kadını cehennemi bir karanlığa hapseden ve sürekli vites büyüten şeriat güzellemeleri toplumdaki milliyetçi-dinci damarın ne kadar güçlü olduğu dikkate alındığında zeminin burjuvazi ve gericilik açısından hayli "elverişli" olduğu görülür.
AKP-MHP iktidar döneminde kadınlara yönelik gerici saldırılar alttan alta yürütülen sinsi hazırlıkların ardından çoğu kez ‘pat diye' gündeme getirildi. Neyse ki artık belli bir bilinç ve örgütlülük düzeyine ulaşmış olan kadın hareketi hızlı refleks göstererek yıllar boyunca bu oldu bittilerin önünü kesmeye çalıştı, mücadelesinden hiç vazgeçmedi. Kadınlar mevzilerini, sokakları hiç terketmedi.
Kadın düşmanı politikalar, "…toplumsal cinsiyet kavramıyla cinsiyetsiz toplum inşa edilmesi, bunlara dernekleşme ve örgütlenme hakkının verilmesi aile kavramının ortadan kaldırılması" olarak lanse edildi ve cinsiyet temelli tüm şiddet biçimlerine karşı devlete yükümlülükler atfeden İstanbul Sözleşmesi'nden bir gecede çıkıldı.
Kadını şiddete karşı koruyan 6284'ün "ailede huzuru sabote ettiği" görüşü bütün gericilerin üzerinde birleştikleri bir argümandır. "Karma eğitimden vazgeçilmesi", "Zinanın suç olarak tanımlanması", "Kadın için önceliğin hem yeniden üretim ve bakım emeğinin sırtına yıkıldığı hem en yakınındaki erkeklerin şiddetine uğradığı evi olması" anlayışı aralıksız pompalanıp duruyor.
Gel gör ki, kapitalist sistemde üretim ve yeniden üretim beklemez! Emek gücünün üretimi ve yeniden üretimi, sistemin ihtiyaçları temelinde her evrede yeniden dizayn edilir. Kadının sınırları da bu temelde çizilir. Toplumsal ilişkiler aile kurumu üzerinden üretilir, kadın aileyle birlikte varolma -ya da yok olma-, emeğine ihtiyaç duyulduğunda üretimde en ucuz, en güvencesiz işlerde boğaz tokluğuna çalışmaya çekilir.
Sistemin sorunsuz işlemesi, kapitalizmin çekirdek üretim ve iktidar birimi olan ailenin verili işbölümü çerçevesinde en "elverişli" ve "işlevli" bir parçası olarak rolünü oynayabilmesi vazgeçilmez önemdedir, dolayısıyla önündeki bütün engeller bertaraf edilmelidir. Bu, kadının köleleştirilmesi ve hem erkeğe hem sisteme bağımlı hale getirilmesinin adıdır. Bütün sömürücü sistemler açısından ailenin temel işlevi budur.
Kadını aileye bağlayan, onu bağımsız bir birey olarak değil aileyle anıp anlamlandıran saldırganlığın esas derdi onu ekonomik, sosyal, ahlaki olarak aileye bağlayan zincirlerin herhangi bir şekilde gevşetilmesine meydan verilmemesidir!..
Kapitalist sistem, üretim ilişkileri üzerinde boy veren erkek egemen ideoloji aracılığıyla kadını yönetmek ve mutlak bir denetim altında tutarak bıktırıcı işlerle köreltmek, sesini kısıp öfkesini törpülemek, ruhsal ve düşünsel olarak tüketerek sisteme eklemleme amacındadır.
EVLERE SIĞMAYAN, DÜNYAYI İSTEYEN KADIN
Toplumsal mücadelenin en geniş ve dinamik bileşeni olan, hayatın her alanında en acımasız biçimde köleleştirildiklerinin bilincine varan kadınların bütün baskı ve zorbalığa rağmen pes etmeyen varoluşları egemenleri korkutuyor. Burjuvazi ve gericilik açısından kadınların aileyi sorgulatacak eylem ve yönelimlerinin ablukaya alınıp sisteme tehdit oluşturacak ölçüde güç kazanmasının önüne geçilmesi, itaat sağlama ve bunu kalıcılaştırma sistem açısından hayati önemdedir. Kadın hareketi de kadınlar da bunun ayırdındadır.
Evlere sığmayan, sadece kendilerinden koparılıp alınanları değil dünyayı isteyen, bu bilince erişen ve sayıları durmaksızın kadın her güne 8 Mart coşkusu ve "Kadın, Yaşam, Özgürlük!" bilinciyle uyanıyor.
(*) Kürtaj hakkı İngiltere'de 1967'de, ABD'de 1973'te ABD, Fransa'da 1975'te, İtalya'da 1978'de zorlu mücadeleler sonucu kazanıldı. 2015'lerde kürtaj hakkının yasaklanmasına karşı Polonya ve ABD'de kadın eylemleri tavan yapmıştı.