28 Mayıs 2020 Perşembe

19 Mayıs 1919: Kanlı bir tarihin başlangıcı

19 Mayıs 1919'da Samsun'a yanaşan Bandırma gemisinden inen subaylar bir kurtuluş savaşını başlatmak için oradaydılar. Ama bu kurtuluş savaşı emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı değil, başta Pontos olmak üzere Osmanlı'dan geriye kalan topraklardaki Rumlardan kurtuluş savaşıydı. 

19 Mayıs 1919'da Samsun'a yanaşan Bandırma gemisinden inen subaylar bir kurtuluş savaşını başlatmak için oradaydılar. Ama bu kurtuluş savaşı emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşı değil, başta Pontos olmak üzere Osmanlı'dan geriye kalan topraklardaki Rumlardan kurtuluş savaşıydı.  Alman efendilerle birlikte girilen 1. Paylaşım Savaşı hüsranla sonuçlanmış, yenilmişlerdi. 

Ama buna rağmen savaş bahane edilerek Osmanlı coğrafyasındaki Ermeni ve Süryanilerin büyük bir kısmı katledilmiş ve sürgün edilmişti. Bu arada Rumlar da Küçük Asya ve Trakya'da sürgünlere tabi tutulmuşlardı. 1916'da ise Pontos'ta yine savaş bahane edilerek iç bölgelere sürgünler organize edilmişti. Ancak Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlarla soykırım süreci hemen hemen tamamlanırken Rumlar hala sorun olarak önlerindeydi. 

Pontos'ta Rumlar direniyordu. Rum köylerine yönelik çete saldırıları karşısında bir yandan Metropolitler halkı korumak ve katliamların önüne geçmek için çağrılar ve görüşmeler yapıyorken, halk dağlara sığınmak zorunda kalıyor, partizan örgütlenmeleri kuruyordu.

Bandırma gemisinden inen subaylar ilk iş olarak Pontos'taki çete reisleri ile görüşürler. Amaç bu coğrafyada Rumlardan geriye tek bir iz bile bırakmamaktı. 19. yüzyılın son çeyreğinden o güne kadar Jön Türklerin öncülüğünde şekillenen Hristiyan halklardan kurtulma planı artık son aşamasına gelmişti.

1.PAYLAŞIM SAVAŞI'NIN GALİPLERİ AÇISINDAN DURUM
İngiltere, Fransa ve İtalya açısından savaşın galibi olmalarına rağmen durum pek de iç açıcı değildi. Her şeyden önce bu üç ülkede de yönetim krizi vardı ve halk savaşın ortaya çıkardığı kayıp ve yıkımlardan hoşnut değildi. Bir kapitalist pazar paylaşımı olan bu savaş esnasında dünyanın altıda birinin bu pazar dışına çıkacağı bir gelişme yaşanmıştı. 1917'de Rusya'da bir sosyalist devrim gerçekleşmişti. Rusya 1917'de hem savaş dışında kalmış hem de savaş sonrasında emperyalist kapitalist cephenin karşısında yeni bir karşı cephe ortaya çıkmıştı. 

İşte bu durum savaşın galipleri açısından Osmanlı'dan geriye kalan topraklara ilişkin yeni bir bakış açısına ihtiyacı doğurmuştu.

Sevr'deki düşünceler adım adım değişecek ve Jön Türklerin geride kalan son Hristiyan halkına; Rumlara yönelik imha ve sürgün politikalarının önü açılacak ve başarılı olup olmamalarına bakarak yeni sürecin şekillenmesi belirlenecekti.

Bu arada savaşın galibi İngilizlerin İstanbul'da, İtalyanların Antalya ve çevresinde, Fransızların ise Antep ve Maraş'ta askerlerinin varlığı sembolik olmanın ötesinde değildi. İngilizlerin, Osmanlı mahkemelerince Ermeni ve Süryanilere yönelik sürgün ve katliamlardan sorumlu bulunup cezalandırılan İttihat ve Terakkici kadrolarına yönelik tutuklamalar ve Fransızlar ile küçük çatışmaların ötesine geçmeyen olaylar dışında 1.Dünya Savaşı'nın galibi devletlerle Türk güçleri arasında bir savaş yaşanmaz. 100 yıl boyunca propagandası yapılan yedi düvele karşı kurtuluş savaşı da koca bir yalandı. 

Kurtuluş Savaşı diye anlatılan hikâyenin aslı Yunan ordusu ile yaşanan iki cephe savaşı dışında bütün Pontos'u kana boyayacak olan Pontoslu Rumlara yönelik gerçekleştiren sürgün ve katliamlardı.

YUNAN ORDUSUNUN İZMİR'E ÇIKIŞI
15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Ordusu İzmir'deydi. Yunanistan'ın amacı Rumlara yönelik gerçekleştirilen katliamları önlemek miydi?

30 Mart'ta imzalanan Mondros Mütarekesi'ne göre Osmanlı'nın savaşın mağlubu olarak uyması gereken kurallardan birisi silah bırakmak ve teslim olmak iken durum böyle değildi. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa varlığını sürdürmekte ve çeteleri aracılığıyla Rumlara yönelik katliamlara devam etmekteydi. İzmir ve çevresinde Türk çeteler tarafından Rumlara yönelik katliamlar gerekçe gösterilerek itilaf devletlerinin de onayı ile Yunan ordusu İzmir'e çıkarma yaptı. Hiçbir direnişle karşılaşmadan Afyon'a kadar ilerledi. 

Bu arada diğer itilaf devletleri gibi Yunanistan'da da siyasi bir kriz yaşanıyordu. Bir yanda Alman yanlısı Kral ile siyasi çekişme içinde olan Venizelos, savaşın Almanlar aleyhine sonuçlanmasını da fırsat bilip Küçük Asya macerası ile bu çekişmenin de galibi olacağını umuyordu.

Öte yandan Pontos'ta yaşananlara dair metropolitlerin ve bazı siyasi liderlerin Paris Barış Konferansı'na yolladıkları bildiriler ciddiye alınmıyordu. Bu konuda Venizelos da aynı tutum içindeydi, Pontos onun başını ağrıtacak bir sorundu. İttifak güçlerinden ve Yunanistan'dan yardım bekleyen Pontos'un metropolitleri ve umutlandırdıkları halk büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı.

İtilaf devletlerinin Yunan ordusunun Küçük Asya'daki varlığına manevi (maddi değil) desteği 1921 yılından itibaren sona erdi. 

ANKARA MECLİSİ VE MERKEZ ORDUSU'NUN KURULMASI
23 Nisan 1920'de Ankara'da BMM açılışı yapıldı. Jön Türk hareketi elbise değiştiriyordu.

Yeni çıkarılacak yasalarla kendileri dışındaki tüm örgütlenmeleri yasaklayacak 1908'den beri yapmayı planladıkları her şeyi adım adım hayata geçirmeye başlayacaklardı. Önlerindeki en önemli sorun ise Rumlardı. O yıllarda hem Kazım Karabekir hem de İnönü'nün de dile getirdiği gibi tehlike İngilizler değil, içerideki ‘hainlerdi'. Hatta Mustafa Kemal Pontoslu Rumları Yunan ordusundan daha tehlikeli gördüğünü "…dâhilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir" sözleriyle ifade edecekti.

Yüz yıldır tarih kitaplarında İngilizlerin İstanbul'u, İtalyanların Antalya ve çevresini, Fransızların Antep ve Maraş çevresini işgal ettiği ve Yunan ordusunun Afyon'a kadar ilerlediği ve yedi düvele karşı nasıl bir direniş yaşandığını anlatılır.

Aralık 1920 yılında BMM tarafından ilk düzenli ordu olan Merkez Ordusu kurulur. Ama bu ordunun çalışma alanı işgal altında olduğu söylenen yerler değil, Pontos ve Sivas'tır.

Bu arada Sovyetler Birliği'nin tutuma da çok önemlidir. Sovyetler Birliği, Mustafa Kemal'i antiemperyalist olarak değerlendirir. Lozan'a kadar uzanacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulması sürecinde en önemli desteği Sovyetler Birliği verir. 

Sovyet yetkililerin katil Topal Osman'a yazdığı telgraflardan anlaşıldığına göre silah, cephane ve lojistik yardımlar ile Sovyetler Birliği soykırımcıların Pontos'taki faaliyetlerini kolaylaştırmıştır.

Evet, 1914 yılından 1923 yılına kadar Pontos'ta 353 bin Pontoslu Rum katledilmiştir. 

19 Mayıs 1919'dan itibaren ise süreç soykırıma evrilmiş adeta geride Rumlardan iz bırakılmamaya çalışılmıştır.

1920'de Milli Eğitim Bakanlığı, 1921'de ise Sağlık ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Rıza Nur ile Topal Osman arasında geçen bir diyalogda, Rıza Nur Topal Osman'a sorar, "Bütün binaları yıktınız mı?" diye. Topal Osman ise "Sağlam olanları kendimize ayırdık" der.  Rıza Nur ise "Hayır hayır hepsini yıkın, geride iz bile kalmasın" der. İşte bu soykırımın itirafıdır. Amaçları geride Rumlardan iz bırakmamaktır.

Bütün bunlar dünyanın gözü önünde gerçekleşmiştir. Dönemin konjonktürel şartlarına göre her ülke, her örgüt kendi çıkarı gereği olan bitene sessiz kalmış ya da Kemalistleri desteklemiştir.

Yüz yıllık cumhuriyet tarihi baskı, zulüm ve katliamlar tarihidir. Cumhuriyet açısından bakıldığında da bu kanlı tarihin başlangıcı 19 Mayıs'tır. 19 Mayıs sadece Rumlar açısından soykırımı ifade etmiyor, aynı zamanda yüz yıl boyunca zulüm ve katliamlara uğramış her türlü antidemokratik uygulamaya ve asimilasyona maruz bırakılmış Aleviler, Kürtler, Lazlar, sömürülmüş, yoksullaştırılmış kendisine "Türküm" diyenler de dâhil olmak üzere tüm emekçiler ve tabi ki yüz yıl boyunca modern, batılı, Müslümanlıktan asla ödün vermeyen erkek egemen cumhuriyet sisteminin kadınlara reva gördüğü uygulamalarıyla kadınlar açısından da kara bir günü ifade ediyor.

Yüz yıl önce yaşananları anlamazsak, olanlarla yüzleşmezsek, bu böyle devam edecek.