23 Şubat 2024 Cuma

Sislerin arasından sıyrılıp gelen hayalet

On binlerce enkazın başından "ses var, devlet yok" siteminin yükseldiği 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde "devlet var, ses yok" törenleri organize edenlerin korkusu haksız çıkmadı. Hatay'da yaşananlar iktidarından muhalefetine herkes açısından iyi bir ders niteliğindeydi.

Yıldönümleri, geçmişte kalmış önemli olayları hatırlamak ya da hala etkileri süren bir olayın muhasebesini çıkarmak için iyi bir vesile. Odak noktasına o olaya ve etkilerine dair hakikati koymak, olay sahasını bol seyircili bir gösteri sahnesi bilip kendini reklam etmeye girişmemek ve olaydan etkilenenlere nesne muamelesi yapmamak kaydıyla yıldönümü etkinliklerinin düzenlenmesi şart da. Bu açıdan, 6 Şubat depremlerinin yıldönümünde Hatay'da yaşananlar iktidarından muhalefetine herkes açısından iyi bir ders niteliğindeydi.

4'ünün merkezini neredeyse bütünüyle yıkacak şekilde 11 kenti ve buradaki 10-15 milyonluk bir nüfusu etkileyen 6 Şubat depremleri geçmişte kalmış bir olay olarak anılamıyor maalesef. Onbinler biyolojik anlamda öldüyse, milyonlar da sosyal anlamda yaşamlarını yitirdi. Daha doğrusu kendilerine sunulan asgari yaşam koşulları içinde devlet tarafından sosyal ölü ya da yaşayan ölü muamelesi gördüler.

Yaşam ve ölüm, mülk ve mülksüzlük, devlet ve devletsizlik arasında çelişkide kalıp, herkesin zorunlu olarak girdiği yaşamı yeniden kurma mücadelesinde ne yapacağı belirsiz tehlikeli bir özneye dönüştü milyonlar. Onca serveti olanın dahi kendisini bir gece terlik pijama sokakta bulup çadıra, aşevi çorbasına, şişe su dağıtımına muhtaç hale geldiği; hayatta kalanın, bu hayat mı, diyerek kendine dayatılanı sorguladığı; hastanenin, okulun, belediyenin, hatta karakolun ve savcılığın işlemediği; piyasanın ve devletin teklediği yerde düzen arayışı ile düzen dışılık arasında salınıyor deprem-sonrası toplum. Olağan koşullarda düzenin değişmezliğine inanan, devletin sopasından çekinip gündelik çıkarlarına odaklanan ve böylece düzen tarafından ezildiği halde düzenin güvencesi haline gelen kitleler, afet sonrasının hala tam anlamıyla yönetilemeyen olağanüstülüğünde, kendilerine çizilen düşünsel ve eylemsel sınırların dışına çıkabiliyor.

On binlerce enkazın başından "ses var, devlet yok" siteminin yükseldiği depremin yıldönümünde "devlet var, ses yok" törenleri organize edenlerin korkusu da buydu belli ki. Depremde halkı enkaz altında bırakan devlet erkanının katıldığı yıldönümü törenlerinde sessizlik istendi. Bir yıldır acısını haykıramamış, kendisine yaşatılanların hesabını soramamış, derdini anlatamamış, yasını tutamamış bir halkı "yitirdiklerimize saygı" bahanesiyle susturmaya çalışmak devlet aklına uygundu. Ama ne hikmetse toplumsal muhalefetin kimi unsurları da bu devlet aklıyla pişti olarak, "sessiz, önlüksüz, bayraksız" anma törenlerinde ısrarcı oldu. Böylece yıldönümünde Hatay'ın örgütlü muhalefet güçleri parçalı bir tutum sergiledi ve halkı yönlendirebilecek kuvvetli bir inisiyatif merkezi oluşturulamadı. Ama Hatay halkı, bundan önce Suriye savaşına karşı muhalefet hareketinde ve Gezi Direnişi'nde yaptığı gibi bir kez daha yalnızca iktidarın değil muhalefetin bariyerlerini de aşıp geçecekti.

"Gitmedik buradayız" diyenler, gitmiş olup da yitirdiklerini anmak ve sorulacak hesapları için geri dönenler, depremden sonra artık buralı olan gönüllüler, gördüklerini anlamakta ve kadraja sığdırmakta zorlanan gazeteciler, bir yıldır ortada görünmeyen siyasetçiler, deprem turistleri, kameralar nereye bakıyorsa oradan eksik olmayan fenomenler… Kent 5 Şubat'ta bir yıldır görmediği bir kalabalığı ağırlamaya başlamıştı. Gece uyunmadı. Saatler 3'ten 4'e ilerlerken kenti kaplayan soğuk ve sisli havanın içinde, karanlık yıkıntıların arasında, çamurlu yollardan kent merkezine doğru akış başladı. Görüş mesafesinin oldukça kısaldığı, terk edilmiş harap mahallelerin karanlığında tek ışık kaynağı olan sokak lambalarının ve arabaların ışığını yutan yoğun sisin içinden parça parça insanlar kent merkezine doğru akmaya başladı. Yaşlılar, gençler, hatta bebek arabalarında bebekler, her yaştan insan, ellerinde yitirdikleri yakınlarının fotoğraflarını, reyhan dallarını, bahur kaplarını tutarak Antakya'ya aktılar. Yunus Emre Parkı'nda kent muhalefetinin buluşması, Köprübaşı'nda da devlet erkanının katıldığı resmî tören vardı. Yunus Emre Parkı'nın hemen yanı başında Rana Apartmanı'nın kalıntıları üstünde mumlar yakılmış, polis parkta toplanan kitle ile Rana Apartmanı önünde toplananları ayıracak ve parktan Köprübaşı'na gidişi kontrol altında tutacak şekilde araya barikat kurmuştu.

Bir Angelopulos filminin içindeymiş gibi hissettiren etkileyici görüntüler arasında her şey kuvvetli bir simgeye dönüşüyordu. Sis, koca bir kentin mahkûm edildiği belirsizliği gayet iyi anlatıyordu. Sisin içinde aniden belirerek öbek öbek yürüyen kalabalıklar ise bir yıldır içlerinde tuttukları ve her gün biledikleri öfkeleriyle, öngörülemezlikleriyle "sessizlik" barikatlarına doğru ilerliyordu.

Önce Yunus Emre Parkı'ndaki sessizlik bozuldu. Etraftan sloganlar yükseldi. "Katil devlet hesap verecek!" Yitirdiklerimizin anısına saygı bugün katiller karşısında susmayı değil haykırmayı gerektiriyordu. Sonra Rana Apartmanı önünde Mithat Can ve Hatice Can anısına düzenlenen mumlu, karanfilli anmaya katılmak için polis barikatına yönelindi. Polis vekillerin geçişine izin verip kitleyi engellemeye çalışırken, sadece polis değil kitleyi geride bırakıp geçmeyi kabullenenler de öfkeden nasibini aldı. "Bizim oylarımızla buradasınız!" Sonra çağrılar yükseldi, kitle yüklendi, Yunus Emre Parkı ile Rana Apartmanı arasında kalan barikat yıkıldı. Yıkılan sadece polis barikatı mıydı? Kent muhalefeti üzerinde tekel kurmaya çalışan bir anlayışın örgütlediği sessizlik barikatı da yıkıldı. Kimseyi ama kimseyi dinlemeden Hatay'ın öfkesi bir kez daha kabardı.

Bütün provokasyon ya da özel müdahale iddialarına rağmen Köprübaşı'nda iktidar partisi AKP'ye, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'ya, Belediye Başkanı Lütfü Savaş'a ve ana muhalefet lideri Özgür Özel'e yönelen tepki de barikatları aşan ve kimsenin dar sınırına sığmayan halkın öfkesiydi. Bu aynı zamanda birkaç gün önce Tayyip Erdoğan'ın kimisinin itiraf, kimisinin gaf, kimisinin tehdit dediği, bir yönüyle de bu halkı aşağılayan sözlerine bir yanıttı. İktidarın Hatay'a bir yıldır negatif ayrımcılık yaptığı, Erdoğan'ın bu tutumu seçim kampanyasında açık ifadelerle kullanacağı bilinmeyen bir şey değildi. Ancak Erdoğan'ın sözleri, Hataylıların gündelik çıkar hesaplarıyla kendilerine yaşatılanları sineye çekip bu tehdide ve ahlaksız teklife boyun eğeceği varsayımını da içeriyordu. Köprübaşı'nda yükselen yuhalamalar esasen Erdoğan'aydı.

Devlet erkanının ve iktidarından muhalefetine düzen siyasetçilerinin façasını indiren bu tepkinin sandıktaki yansıması ne olur, onu kestirmek zor. Sandık isyanın ölçüsü olamıyor çoğunlukla ve isyan da bir yere gitmiyor. Sisin ortasından bir hayalet gibi çıkıp sizi tokatlıyor. İşte Erdoğan'a kötü haber ve muhalefete ders. Ölüm ile yaşam, mülk ile mülksüzlük, devlet ile devletsizlik arasında sıkışanların tercihi gündelik çıkarlarından çok özsaygıları, düzen arayışından çok isyan olabiliyor. Muhalefetin parçalılığı nedeniyle henüz pek de görünür olmasa da Hatay'ın öfkesi bir kez daha uyanıyor. İktidar gardını almıştı da zaten, muhalefet de önce o öfkeye saygı duymayı bilmeli sonra da yıkımın hesabını sormak ve kentin yeniden inşasında halkın çıkarlarını önde tutmak için Hatay'ın isyanını örgütlemeli.