4 Ekim 2022 Salı

NATO zirvesi ve saray rejiminin bunalımı

Her türlü faşist baskı ve teröre, yürütülen algı çalışmalarına rağmen saray iktidarının ekonomik kriz politikalarına karşı yığınlardaki hoşnutsuzluk ve öfkenin derinleşmesi, Zap-Avaşîn işgal harekatında gerilla karşısında ilerleme sağlanamaması gibi gelişmeler, saray rejiminin bunalımını derinleştiren diğer önemli etkenlerdir. Diktatör, bir korku tünelinin içindedir ve halihazırda tünelin ucu karanlıktır. Faşist baskılara, sert ve zorlu siyasi sürece rağmen işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadele etme isteğindeki gelişim, kitlelerin sokak ve hak arayışı mücadelesindeki ısrarı, rejimin çürümüşlüğünün ayyuka çıkması tabloyu tamamlayan diğer unsurlardır.

ABD emperyalizmi, Rusya-Ukrayna arasında başlayan savaştan yararlanarak kapitalist-emperyalist sistemin şefi olmada kaybettiği irtifayı yeniden yakalamak için çeşitli siyasi-askeri hamlelere girişiyor. 'Beyin ölümünün gerçekleştiği' iddia edilen NATO'yu kendi stratejisi doğrultusunda yeniden dizayn ediyor. Rusya-Çin ittifakına karşı yeni bir kuşatma harekatına girişen ABD, bu amaçla AB'yi, Asya-Pasifik ülkeleriyle siyasi, askeri, ekonomik işbirliğini derinleştiriyor, NATO'yu genişletiyor. Çin, NATO toplantısından sonra yayınlanan stratejik kavram belgesinde 'küresel sisteme bir tehdit' olarak belirleniyor. Bunun nedeni Çin'in Rusya ile askeri sanayi işbirliğini geliştirmesi, siber savaş kapasitesini artırması ve casusluk faaliyetlerini yoğunlaştırmasıdır. Eylül 2021'de ABD-İngiltere ve Avustralya arasında oluşturulan AUKUS ittifakı ve bu kapsamda ABD'nin Avustralya'ya nükleer denizaltı teknolojisi transfer etmesi de Çin'e yönelik bu kuşatmanın bir parçasıdır.

20. yüzyılda sosyalist sisteme karşı kurulan, odağında SSCB'yi yenilgiye uğratmak olan NATO, Varşova Paktı'nın dağılması ve SSCB'nin çözülmesinden sonra da varlığını büyüterek sürdürdü. "Açık kapı politikası" belirleyerek genişleme yoluna girdi. Bu amaçla 1999'da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, 2004'de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009'da Hırvatistan ve Arnavutluk, Haziran 2017'de ise Karadağ NATO'ya üye oldu. 2020 yılında Kuzey Makedonya 30. üye olarak NATO'ya katıldı. Rusya'ya karşı askeri çevirme adımları bu temelde sürdürüldü. Ukrayna'yı da ittifak üyeliğine teşvik ederek patlayan Ukrayna-Rusya savaşının taşlarını döşeyen ABD, şimdi de Finlandiya'yı ve İsveç'i NATO üyeliğine almaya çalışarak Rusya'ya yönelik bu kuşatmayı Baltık ülkelerine doğru genişletmek istiyor. Öte yandan Hindistan'ı, Yeni Zelanda'yı, Güney Kore'yi, Japonya'yı ve Avustralya'yı da davet ederek Asya-Pasifik hattında Rusya-Çin ittifakına karşı adeta 'Çin seddi' inşa etmeye girişiyor. Hindistan'ı kendine yakınlaştırarak Rusya-Çin blokunu zayıflatmak istiyor. ABD 21. yüzyılda zayıflayan 'dünya imparatorluğu' pozisyonunu güçlendirmek için attığı bu adımlarla aynı zamanda AB ve diğer emperyalist rakiplerinin de ellerini bağlıyor, küresel sömürgeleştirme stratejisini yürürlükte tutmak için inisiyatif alıyor.

SSCB'nin dağılmasından bu yana yaşanan savaş ve işgal politikalarının vurucu gücü olan NATO geride kalan yıllarda Yugoslavya'nın iç savaş yoluyla parçalanması ve tasfiye edilmesinde başat rol oynadı. Uluslararası emperyalist çelişki ve çatışmalar içinde yeni 'düşmanlar' buldu, "küresel terörizme karşı mücadele" stratejisi yürüttü. 11 Eylül saldırıları bu yeni konseptin gerekçesi yapıldı. Bu kapsamda Irak'ın işgali gerçekleştirildi. Gelinen aşamada ABD emperyalizmi, Madrid zirvesiyle NATO'nun yeniden yapılandırılmasında kritik bir eşiğe döndü. ABD, NATO'nun yeniden yapılandırılmasının ve genişlemenin stratejik planı olan "2030 konseptini" hayata geçirmede sorun oluşturacak her türlü engeli de bertaraf etmek niyetinde.

Politik islamcı faşist saray rejimi ise ABD'nin NATO zemininde izlediği bu stratejiden yararlanarak kendi pozisyonunu güçlendirme hamleleri yaptı. Biden yönetiminin izlediği stratejinin ve kendi pozisyonundaki zayıflığın bütünüyle farkında olan faşist saray rejimi, İsveç ve Finlandiya'nın NATO'ya üyelik adımını, eline geçen fırsat olarak gördü. Uluslararası güç dengeleri arasında sıkışan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da attığı NATO çizgisiyle uyumsuz adımlar, Rusya ile geliştirdiği askeri, siyasi, ekonomik ilişkiler nedeniyle güvenilmez müttefik konumuna düşen Türk burjuva devleti, üyeliği veto hakkıyla yeni bir pazarlık içine girerek zayıflayan pozisyonunu güçlendirme arayışına girdi. Veto hakkını bir yandan kendini emperyalist güçlere yeniden kabul ettirme, öte yandan da özellikle odağında Rojava'nın durduğu işgal planlarına dayanak haline getirdi. Bu, aynı zamanda politik islamcı rejimin iç politikada yüz yüze geldiği ağır tabloya karşı emperyalist dayanaklarını güçlendirme ve aşma hamlesi olarak kurgulandı.

Madrid zirvesi, Erdoğan/saray iktidarı için bu koşullarda gerçekleşti. Ne var ki, zirvenin sonucu diktatörün planladığı gibi olmadı. İsveç ile yapılan diplomatik görüşmeleri ve NATO zirvesindeki sonucu iktidar ve medyası 'diplomatik-siyasi zafer' olarak lanse etse de NATO zirvesinin kazananı ABD başta gelmek üzere bağlaşığı olan emperyalist güçler, İsveç ve Finlandiya olurken, kaybedeni ise faşist rejim oldu. İşbirlikçi ve bağımlı olma ile saray rejiminin içerideki zayıflığı hükmünü sürdürdü, emperyalistlerin kağıt üzerindeki sınırlı tavizleriyle faşist saray rejiminin yüksek perdeden giriştiği tutum ABD emperyalizmi lehine geriletildi. Bu durumun ilk siyasi sonucu Rojava'ya yönelik bir işgal planının şimdilik ötelenmesi oldu. Ancak aynı ABD ve NATO'nun sömürgeci rejimin Medya Savunma Alanlarına yönelik giriştiği işgalci savaşa şartsız destek verdiği gerçeğini ve Rojava'ya yönelik yeni işgal planlarına karşı yol verme riskini ortadan kaldırmadığı da açıktır.

Politik islamcı faşist saray rejimi her bakımdan sıkışmış durumda. Bir yandan rejimin yapısal krizinin, öte yandan ekonomik krizin şiddeti saray rejimini her türlü taviz pahasına çözüm yolu bulmaya itiyor. İsveç-Finlandiya'nın NATO'ya üyelik pazarlığı ve Madrid zirvesi, Cemal Kaşıkçı cinayetiyle düşman ilan ettiği Suudi Arabistan'la yeni dönemde kurulan çıkar ilişkisi, İsrail ve Mısır'la normalleşme siyasetine girmesi, Erdoğan'ın gelecek hafta yapacağı İran ziyareti bu arayışların dış politika yönünü oluşturuyor. Faşist şefin ABD'yle kurulan yeni ilişki düzeyi ve NATO veto kartını geri çekmesi durumuyla ilgili gelen sorulara "uluslararası ilişkilerde dün dündür bugün bugündür" açıklaması yapması içine düştüğü müşkül durumu çarpıcı biçimde anlatıyor. Faşist saray rejiminin durumunu değiştirmek için her türlü tavizi vereceği açık. Öte yandan içeride HDP başta gelmek üzere devrimci-demokratik güçlere, halk muhalefetine karşı faşist devlet terörünün tırmandırılması, faşist yasaların çıkarılması, zindanlardaki saldırganlık ve tecrit politikası yaşadığı çöküş halinin önüne geçmeye dönük adımlar olarak kaydedilebilir. 

Ancak, rejimin uluslararası alanda ABD/NATO'yla giriştiği pazarlıktan önemli oranda boynu bükük çıkması, ABD'nin Türk burjuva devleti üzerindeki hegemonik durumunu güçlendirmesi, Rusya'nın Suriye-Rojava hattında alması muhtemel tutumlar saray rejiminin ulusalcı faşist ittifak ortaklarıyla ilişkisinde yeni dönemin iç gerilim konusu olmaya adaydır. Diktatörün İsveç-Finlandiya vetosuna tam destek veren burjuva muhalefetin Madrid zirvesinde imzalanan mutabakata ise tutum alması bu zayıflığın diğer bir ifadesi oldu. Öte yandan her türlü faşist baskı ve teröre, yürütülen algı çalışmalarına rağmen saray iktidarının ekonomik kriz politikalarına karşı yığınlarda hoşnutsuzluk ve öfkenin derinleşmesi, Zap-Avaşîn işgal harekatında gerilla karşısında ilerleme sağlanamaması gibi gelişmeler saray rejiminin bunalımını derinleştiren diğer önemli etkenlerdir. Diktatör, bir korku tünelinin içindedir ve halihazırda tünelin ucu karanlıktır. Faşist baskılara, sert ve zorlu siyasi sürece rağmen işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadele etme isteğindeki gelişim, kitlelerin sokak ve hak arayışı mücadelesindeki ısrarı, rejimin çürümüşlüğünün ayyuka çıkması tabloyu tamamlayan diğer unsurlardır. 

Günümüz koşullarında emperyalistler arası kurulan her yeni dengenin aynı zamanda yeni çelişkileri, kaos ve krizleri oluşturacağı, bu koşulların devrimci dinamikleri de tetikleyeceği açıktır. Politik islamcı faşist saray rejimi hangi emperyalist kampla ne tür anlaşmalar yaparsa yapsın çıkar yolu yoktur. Kürdistan dağlarındaki direniş ve Rojava devrimi, coğrafyamız halklarının emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşı mücadelesinin günümüzdeki en ileri mevzileri olarak görülmeli, ABD/NATO ve Rusya gibi emperyalist işgalci güçlerin politikalarına karşı mücadele konusu olarak ele alınmalıdır. Erdoğan diktatörlüğünün Kürdistan'daki işgal politikalarının yenilgiye uğratılması aynı zamanda antiemperyalist mücadelenin de kazanımı olacaktır. Emekçi sol güçlerin ekonomik krizi derinleştiren, işgalci savaşların mali külfetini işçi sınıfının üzerine yıkan politikalarına karşı eylemli tutum almaları, rejimin her türlü oyununu boşa çıkaracak yegane yoldur. Emperyalizme, faşizme ve sömürgeciliğe karşı özgürlüğün yolu buradan geçmektedir.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 8 Temmuz tarihli 70. sayı başyazısı.