23 Şubat 2024 Cuma

Levent Gültekin'in 'İdeolojik mahalleden Türkiye'ye' Onurlu Çıkış kitabı üzerine

Aynı sömürü çarkında ayakta kalmaya çalıştığımız sınıf kardeşlerimizle önyargılarla düşmanlaştırılmaya karşı çıkmadan; Alevi-Sunni, Kürt-Türk, İslamcı-Laik gibi yapay çelişkilerin tutsağı ve "ezen" olmayı reddedip "esas çelişki" üzerinden hareket edip ezilen her kim varsa onlarla saf tutmaya yönelmeden bir kurtuluş olabilir mi?
Bazen hayatı kitaptan okumaya çalışmak insana iyi geliyor. Hayattan sıkıldığımız için değil; hayat bizi sonsuz bir koşturmacaya mahkum ettiği ve kimi soru(n)larla baş başa kalmamızı engelliği, geciktirdiği için kitaplarla daha sık yalnız kalmayı başarmalıyız.
 
Kitaplar hakkında sesli düşünmek, onların sordukları sorulara ve uzattıkları aynalara açık olmak; okulda, işyerinde, tarlada, mahallede, evde sanki karşımızda sohbetinden keyif aldığımız bir arkadaşımız varmış gibi kitaplara soru sormak, onlarla tartışmak hangimize iyi gelmez ki!
 
Ne yazık ki, günlük yaşamın teşgalesi, teknolojinin hızı ve cazibesi, biraz da bizim tembelliğimiz demeyelim de "ağırkanlılığımız"dan kaynaklı kitap dünyasına uzak kalabiliyoruz. Her zaman illa ki daha önemli bir işimiz oluyor/çıkıyor, hayat bizim canımızı okuyor ve kitaba enerjimiz kalmıyor! Oysa ilkokuldayken bize ne öğretmişlerdi; "Kitap en iyi dosttur."
 
Merak etmeyin! Uzun uzadıya, kitap okumaya "güzelleme" dizmeye niyetim yok. Nasılsa kendi gerçekliğinize ve toplumsal gerçekliğimize en çok dokunan satırların en iyileri sizin dudaklarınızdan dökülecektir.
 
TV kanallarındaki tartışma programlarından, gazete köşelerindeki makalelerinden ve sosyal medya paylaşımlarından bir çoğumuzun tanıdığı Levent Gültekin'in Kasım 2017 basımı "İdeolojik Mahalleden Türkiye'ye" Onurlu Çıkış adlı kitabı son dönemde okuduğum en dikkat çekici kitaplardan birisi. Gültekin, her ne kadar "Bu kitap bir yaşam öyküsü değil" cümlesiyle giriş yapsa da kitabına; Ardahan/Göle'de başlayan çocukluğundan günümüze kronolojik bir anlatım yolunu izliyor. Çocukluğundan üniversite yıllarına, "Milli Gazete", "Akit", "Yeni Şafak"taki yayın hayatı maceralarından, Star ve Cine5 medya gruplarındaki tanıklıklarına; Erbakan'dan Erdoğan'a İslami çevrelerdeki tanışıklarına; okuduğu kitaplardan izlediği filmlere kadar, okuyucuları yaşamına ortak ediyor. İdeolojik ve düşünsel evrimini ortaya koyarak, özeleştiri verip önerilerini sıralayarak toplumsal olarak bir çıkış yolu tavsiye ediyor.
 
Kitaptan hareketle; tekçilik üzerine inşa edilen resmi ideolojinin nasıl bir toplumsal canavar yarattığını; halklar ve inançlar bahçesi olan Anadolu'nun "Türk İslam sentezi" dayatması ile nasıl budandığını; toplumsal Müslümanlıkla siyasal İslamcılığın çelişkilerini cemaatlerden Milli Görüş'e, ondan AKP'ye İslami toplum idealinin evrimini; solcuların din ile, İslamcıların "Kürt Sorunu" ile imtihanını tartışmak mümkün. Gültekin denklemleri ortaya öyle koymasa da, ideolojiyi sanki sınıflar üstü bir kavrammış gibi ele alsa da, 1980 sonrasının, özellikle de son 16 yılın canlı tanıklıkları ve anektodlar üzerinden iyi bir tartışma zemini sunduğuna inanıyorum.
 
Zira anlatılan komşumuzun, akrabamızın, okul ve iş arkadaşlarımızın, aynı pazarı ve sosyal medya mecralarını paylaştığımız yurttaşların, aynı filmlere güldüğümüz, aynı şarkılarla hüzünlendiğimiz insanların, nihayetinde "bizim" hikayemizdir.
 
Levent Gültekin kabuğunu kırmaktan, herkesle selamlaşabilmekten, konuşmaktan bahsediyor. Kendimizden "farklı" topluluklara karşı hatalarımızı kabul etmekten korkmamamız gerektiğini hatırlatıyor. "Ötekileştirme"den, uzak durmaya çağırıyor. İyi de yapıyor! İnançları, kimlikleri ve kültürleri, ayrıştırmanın değil de birlikte yaşamanın gerekçesi olarak değerlendirmek tarih boyunca "insanlık ailesi"nin en büyük kazanımlarından biri olmuştur. Bu "hayat bilgisi"ni gözümüz gibi korumalıyız. Fakat tüm bu kavramları ve üstüne bir de "ideoloji"yi sınıflar mücadelesinden ayrı ele almak; burjuva sınıfın egemen devlet politikalarıyla ezilenleri bölüp parçalayıp daha kolay yönetmek için yarattığı, kışkırttığı yapay çelişkilerin faturasını tek tek insanlara, bireylere kesmek doğru olmadığı gibi adilane de görünmüyor.
 
"İnanç, mezhep, ideoloji temelli ‘mahalle kültürü' hepimizi birbirimize yabancılaştırdı. Birbirimizin diliniz anlamaz olduk. Birbirimizin samimiyetini, amacını, niyetini sorgula hale geldik. Birbirimizin derdiniz, acısını, hatta mahvını umursamaz olduk" diyen Gültekin, naif bir biçimde amacını şöyle açıklıyor; "istedim ki, Yeşilçam filmlerindeki gibi koşarak araya gireyim ve ‘Durun! Siz kardeşsiniz!' diye haykırayım."
 
Keşke yaşadığımız dünyadaki sorunlar, kavgalar, "Düşmanlıklar" Yeşilçam filmlerindeki gibi şıppadanak çözülebilse. Keşke "mutlu son"a ulaşmak iyi niyetli ve usta senaristlerin daktiloları ve yönetmenlerin kameraları kadar yakın ve kolay olsa. Heyhat!  Bu iş biraz daha zor!
 
Aynı sömürü çarkında ayakta kalmaya çalıştığımız sınıf kardeşlerimizle önyargılarla düşmanlaştırılmaya karşı çıkmadan; Alevi-Sunni, Kürt-Türk, İslamcı-Laik gibi yapay çelişkilerin tutsağı ve "ezen" olmayı reddedip "esas çelişki" üzerinden hareket edip ezilen her kim varsa onlarla saf tutmaya yönelmeden bir kurtuluş olabilir mi?
 
Peki zengin-fakir ve ezen-ezilen ayrımını dikkate almadan, özel mülkiyet dünyasını ve kula kulluğu üreten kapitalizmi hedef tahtasına koymadan; ataerkil cinsiyet rejimine karşı kadın yanlı, cinsiyet özgürlükçü, tek renge karşı gökkuşağını savunan bir dünya için inancımıza, kimliğimize ve kültürümüze bakmaksızın harekete geçmeden bu dünyadaki cehennemden çıkış mümkün mü?
 
İyi okumalar.