4 Ekim 2022 Salı

Kuşatma ve direniş

Saray rejiminin Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük olarak başlattığı işgal saldırısı ABD ve Türkiye arasında imzalanan ateşkes anlaşması süresinin sona ermesi ve faşist şef ile Putin arasındaki Soçi görüşmesi sonucunda ilan edilen ‘muhtıra’ ile yeni bir aşamaya evrildi.
 

Faşist rejim, çeşitli ağızlardan yaptığı açıklamalarla harekatın şimdilik sona erdiğini ilan etti. Ne var ki işgal alanlarına dönük saldırılar geri çekilme açıklamasına rağmen sürüyor. 

Bölgesel statükonun bekçiliğine soyunan Saray rejimi, başlangıçta ilan ettiği hedefler bakımından belirgin bir mesafe alamamış olsa da, toplam Suriye politikasındaki yenilgisini devrim güçlerinin tasfiyesine tahvil etmeye odaklanmış görünüyor. Rusya, ABD, İran ve Esad rejimi de bu yönelimi görüyor, teşvik ediyor; dahası farklı açılardan olsa da ortak olmaya soyunuyorlar. Rusya’nın işgali teşvik ederek, ABD’nin yol açarak ve devamında yine frenleyerek ulaşmak istedikleri şey aynı. İran ve Esad rejimi dahil hepsinin amacı Türkiye’yi elde tutmak ve devrim güçlerini hizaya çekmek için etkin bir enstrüman olarak değerlendirmek… 

Henüz eksik parçaları olmakla birlikte yapbozun birleşen parçaları, devrim güçlerinin yeni bir uluslararası bir komplo ve kuşatma ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Saray faşizminin işgal saldırısını Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın esir alınmasıyla son bulan uluslararası komplonun yıl dönümü olan 9 Ekim’e denk getirmesi, Soçi muhtırasının komploya ön gelen Adana Mutabakatı vurgusunu eksen alması, muhtıranın öngördüğü 150 saatlik sürenin 29 Ekim’e denk getirilmesi ve son olarak basına sızdırılan SDG güçlerinin çekilmemesi halinde Rusya’nın işgalin önünü açacağı yönlü haberler ve ABD Savunma Bakanı’nın ‘NATO müttefikine karşı Kürtleri sonsuza dek koruyacağımız güvencesi vermedik’ açıklamaları, kuşatmanın emareleri olarak kaydedilmelidir. 

Öyle görünüyor ki, geride kalan 9 yıllık sürecin ardından yüzyılın başlarında oluşturulan statükonun güncellenerek korunması, tüm emperyalist ve bölgesel güçlerin kesişme noktası olarak öne çıkıyor. Statükonun korunmasının merkezinde ise bölgesel dengeleri ters yüz eden Rojava devrim güçlerinin etkinliğinin kırılması ve sisteme eklemlenmesi duruyor. Ne var ki gerek emperyalist güç ilişkileri, gerekse de geride kalan 9 yıllık savaş sürecinin sonucu olarak ortaya çıkan bölgesel güç dengeleri statükonun bir kopyasını imkansız hale getiriyor. Rojava devrim güçlerinin yarattığı askeri, siyasi ve toplumsal birikimin gerek Suriye özgülünde gerekse de uluslararası çapta yarattığı meşruiyet zemininin yok sayılması mümkün değildir. Son işgal saldırısı karşısında devrim güçlerinin gösterdiği direnişin yarattığı ve kapitalist güçleri de tutum değiştirmeye zorlayan uluslararası destek, bu gerçeğin en somut görünümü olarak önümüzde durmaktadır. Ancak öyle görünmektedir ki Amerika ve Türkiye arasında Serêkaniyê ve Girê Spî’nin işgaliyle sonuçlanan ve devrimin tasfiye edilmesi amacına koşulu işgal saldırganlığı şimdi Soçi muhtırası ile tekrarlanmak, Türkiye sopası ile devrim Rusya ve Esad rejimi şahsında sisteme entegre edilerek tasfiye derinleştirilmek istenmektedir. Soçi muhtırasında vurgulanan rejimle Kürtler arasında diyalog ve Rus Dışişleri Bakanlığının ve Saray rejiminin sözcülerinin devrim güçlerinin ültimatoma uymaması durumunda Türk işgalinin yolunun açılacağı açıklamaları, tasfiye dayatmasının havuç ve sopa denklemi üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

Ne var ki her şey egemenlerin kurgularından ibaret değil. Devrim güçleri askeri, politik, toplumsal ve diplomatik birikimiyle; özgücüne dayanan çizgisiyle birçok kez sadece statükoları yıkan değil, aynı zamanda kurucu bir güç olduğunu da gösterdi. Hiç kuşkusuz, devrimin karşı karşıya bulunduğu tehlike her zamankinden daha büyük. Ancak devrimin birikimi ve direniş kapasitesi de her zamankinden daha az değil. Son birkaç haftalık gelişmeler bile bu gerçeği anlamak için yeterince açıklayıcı. Emperyalistlerin ve bölgesel güçlerin kendi içlerindeki ve aralarındaki dengeler sanıldığı kadar güçlü değil. İşgale karşı direnişin yarattığı uluslararası etki düzeyi, kurulu egemenlik ilişkilerinin üzerine bindiği kırılgan zemini hızla sarsabiliyor, aralarındaki çelişki ve çatışmaları derinleştirici bir rol oynayabiliyor. Türkiye’yi bir anda kapitalist dünya içinde tecrit pozisyona sürükleyen, ABD’de  egemen klikler  arasındaki gerilimde etki edebilen, Rusya ve Esad rejimini Efrîn’dekinden farklı olarak masaya çeken şey, işte bu güçtür. Ve tabii tersinden, egemenleri uluslararası bir komplo ve kuşatma politikasında buluşturan bu götüren duyulan korkudur.

Rojava devrimi, dünyanın dört bir yanında emperyalistler ve işbirlikçileri eliyle hayata geçirilen vahşi sömürü ve savaş politikalarına karşı ayağa kalkan işçi ve ezilenlerin devrimci isyanının en ileri kolu ve mevzisidir. Ve bugün tüm egemen güçleri devrime karşı şu ya da bu biçimde yan yana getiren de budur. Yine tersinden tüm dünyada Kürt halkı ve ilerici demokratik kamuoyunu, eşitlik ve adalet isteyenleri yan yana getiren, devrim güçlerine ses vermeye teşvik eden de budur.

Devrim ve karşıdevrimin mücadelesinde aynılar aynı yere, ayrılar ayrı yere geçmekte ve saf tutmaktadır. Özgücüne dayanarak halklara yeni bir yaşamın yolunu açan Rojava devrimi tasfiyeci kuşatmayı da ancak ve ancak direnişin ve dayanışmanın gücüyle kırabilecektir. Türkiye başta gelmek üzere tüm ilerici insanlık emperyalistlerin ve işbirlikçilerin tasfiyeci manipülasyonlarına karşı uyanık olmalı ve rehavete kapılmamalıdır. Devrimin kazanımlarının güvenceye alınması ve büyütülmesi için bugün tüm gücü, olanakları ve enerjisini harekete geçirmelidir. O eski Şili halk marşında denildiği gibi, ‘Yarını bugünden kuracaksın, o senin tarihin olacak.’ Geleceğin bugünden isteği budur. Binlerce şehidin isteği ve halklarımızın özlemi budur.