4 Aralık 2022 Pazar

Kurucu şiddet ve devrimci siyaset

Son 7 yıllık dönemde politik islamcı faşist rejim kurucu terörle iktidar kurumlaşmasını elde etti. Politik islamcı faşist şeflik rejiminin devrimci ve emekçi sol hareketi ezip dağıtma, tasfiyecilikle teslim alma konsepti, direnen ve savaşan güçler tarafından en ağır bedeller ödenerek göğüslendi ve boşa çıkarıldı. Ancak tüm bu yıllarda faşist şeflik rejimi karşısında anlamlı ve militan bir mücadele çizgisinden uzak duran, bedel ödemekten kaçan, devletin estirdiği şovenizme soldan katılan kimi emekçi sol bölük ve özneler kurucu terör tarafından siyasal bakımdan ıslah edildiler. Emekçi sol çizgi, nitelik ve konumlarından düşürüldüler. Özgüvenleri ve iradelerini yitiren kesimler berbat bir sinizme saplandılar. Yön ve iradelerini kaybedip parlamentarist budalalıktan öte bir ufuk göremez hale geldiler.

13 Kasım günü Beyoğlu İstiklal Caddesinde sivilleri hedefleyen bombalı saldırıda neticesinde ikisi çocuk 6 insanımız katledildi, 81 kişi yaralandı. Açık ve dolaysız biçimde halkı hedefleyen terör eyleminin akabinde politik islamcı faşist şef konuştu. "Terör kokusu var" diyerek kadın eylemci bilgisini paylaştı ve G-20 toplantısı için Endonezya'ya uçtu. Eylemin tüm tozu-dumanı ortadayken ırkçı faşist Zafer Partisi'nden Adem Taşkaya avukat Jiyan Tosun'un fotoğrafını da paylaşarak eylemi gerçekleştiren kişi olarak hedefleştirdi. Irkçı bir linç başlatarak eylemi Kürt özgürlük hareketinin yaptığını ilan etti. Yine İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin ırkçı lince uğradı ve ölümle tehdit edildi. Daha resmi bir açıklama ve üstlenme yok iken eylemin sorumluluğunu Kürt özgürlük hareketine yazan ve devlet ağzıyla siyasi tutum ilan eden TKP'nin tavrı ikinci bir siyasal linç pratiği olarak dikkat çekti.

Faşist şeflik rejimi BTK ve RTÜK'ü devreye sokarak dijital mecraları bant daraltma ve interneti durdurma yoluna gitti, yayın yasağı getirdi. Tam bir sansür ve karartma uyguladı. Milyonların istedikleri mecralardan özgürce haber alma ve paylaşma hakkını keyfice kısıtladı. Öte yandan her zaman olduğu gibi iktidar medyası faşist şeflik rejiminin kirli yalan ve dezenformasyonunu kustu. Halklarımızın bilincini ve algısını faşist şeflik rejiminin ihtiyaçları doğrultusunda maniple etti. İstiklal Caddesi saldırısından bir sonraki gün İçişleri Bakanı Süleyman Soylu eyleme dair bir senaryo açıkladı. Faşist çetelerle Efrîn'de görüşüp dönen yeni dönemin kontrgerilla şefi kirli Süleyman, kendi örgütledikleri eylemi berbat bir mizansen ve kurguyla PKK/PYD üzerine yıktı. Rojava'yı hedef gösterdi. Eylemci olarak gözaltına aldıkları Ahlam Albashir'in PKK tarafından özel ajan olarak yetiştirildiğini, eylemden sonra Yunanistan'a kaçırılacağını, infaz edilmek istendiğini vs. üfürdü. Çok alelacele ve belli bir amaca matuf örgütlenen bu kontrgerilla saldırısının acemice yazılan senaryosu ve berbat mizanseni daha ilk andan itibaren çöktü. Kitle katliamı her kesimden çok yönlü sorgulandı. Kirli Süleyman'ın boca ettiği yalanları inandırıcı bulunmadı. Eylemci ve yardım edenler olarak sunulanların hepsinin AKP-MHP çevreleriyle yakınlık içinde ve ilgili olduğu ortaya çıktı. Eylemci kadın olarak lanse edilen Ahlam Albashir'in MHP Güçlükonak İlçe Başkanı Mehmet Emin İlhan ile telefon görüşme kayıtları ortaya çıktı. Bu kişinin aynı zamanda korucu olduğu ve kontra faaliyetleri biliniyor. Parlamento grup konuşmasında MHP başkanı Bahçeli suçüstü yakalanmanın öfkesiyle hezeyanlarla dolu tehditler savurdu. Süleyman Soylu'nun yalanlarını inandırıcı bulmayan, sorgulayan ve eylemin bir devlet organizasyonu olduğunu söyleyen herkesi düşman ilan etti ve pişman edilmesi için zaptiye tedbirleri istedi. İYİP başkanı Akşener katliamdan üç gün sonra yaptığı konuşmada kirli siciline uygun biçimde katliamı PKK/PYD'ye fatura ederek, "Devletimizin her zaman yanındayız; çünkü devlet biziz" tavrıyla kontrgerilla eylemine ve devletine desteğini sundu.

İstiklal Caddesi katliamının bir kontrgerilla eylemi olduğu açıktır. PKK, HSM, PYD/YPG ayrı ayrı açıklamalar yaparak eylemle bir ilgileri olmadığını ve eylemi lanetlediklerini açıkladı. Türkiye halklarına taziyelerini bildirdiler. Bu katliamın arka planını oluşturan birkaç neden sıralanabilir. Birincisi Zap'ta, Avaşîn'de gerillaya karşı kimyasal silah kullanan ve suçüstü yakalanıp teşhir edilen sömürgeci faşist rejim, durumu tersine çevirmek istedi. G-20 toplantısına 'terör eylemiyle vuruluyoruz, kaynağı da şurası' gibi bir kumpas bu bakımdan elverişli olur ve muhataplarının desteğini alabilirdi. İkincisi Başur'da işgal girişimi gerilla tarafından durdurulan sömürgeci burjuva Türk ordusunun bir yıl boyunca ABD ve Rusya'dan beklediği Rojava işgali vizesi için yeni bir gerekçe ve mücbir neden olarak sunulabilirdi. Ankara'da ABD ve Rus istihbarat örgütlerinin toplantısının hemen ardından bu eylemin örgütlenmiş olması ve Süleyman Soylu'nun ABD ve PYD'yi hedefleyen açıklamaları bu bağlamda bir amacı açık ediyor. Katliam tezgahıyla bir imkan ve fırsat yoklaması yapıldığını öngörmek gerekiyor. Nitekim Endonezya'daki G-20 toplantısı sonrası açıklamalar yapan politik islamcı faşist şefin asıl dem vurduğu konu Rojava ve PYD konusu olmuştur. Üçüncü bir neden ise SADAT başta gelmek üzere yeni kontrgerilla örgütlerini kendi iktidar gücünün siyasi enstrümanı olarak kullanagelmiş politik islamcı şeflik rejimi, takvimi belli seçimler sürecinin girişinde bir kanlı prelüd testi yapmış olabilir. Sıraladığımız bu analitik boyutları aynı zamanda rejimin iç krizi ve AKP-MHP iktidar blokunun denge ve güç savaşlarıyla ilişkili bir bütünlük içinde okumak isabetli olur. Artık gizlenemez bir biçimde Süleyman Soylu ayrı bir güç ve ağırlık merkezi olarak öne çıkıyor ve her defasında MHP'nin güçlü desteğini alıyor. Devlet krizinin farklı güç odaklarını üretip saflaştırdığı bugünkü siyasal koşullarda İstiklal Caddesi eyleminin sakilliği ve kontrgerilla şefi Kirli Süleyman aleyhine ortaya saçılan aleyhte veriler bir başka güç odağının etkin varlığına işaret ediyor. Kontrgerilla partisi MHP'nin yerel yöneticisi Mehmet Emin İlhan'ın bu katliam eylemiyle ilişkisinin deşifre edilmesi devlet içi güç ve tasfiye savaşlarının derinleşerek süreceğini gösteriyor. Neresinden değerlendirirsek değerlendirelim bu kontrgerilla katliamı faşist şeflik rejiminin iktidar gücünün zayıfladığını belgeliyor.

Diğer yandan bu katliam eyleminin yeni bir kurucu şiddet döneminin başlangıç eylemi olup olmadığı kritik bir konudur ve esasen bu şiddet eylemini takip edecek yeni şiddet dalgası eylemleriyle belirlenecektir. İstiklal Caddesi katliamı sonrasında yapılan siyasi açıklama ve analizlerin temel motifi ve vurgusu 7 Haziran-1 Kasım benzeri bir sürecin başlayacağı fikrini anlatıyordu. Bu tür kaba analojiler kurarak analizler yapmak isabetsiz, yüzeysel ve yanlıştır. 2015 7 Haziran sonrası başlayan süreç dosdoğru Çöktürme Planı'nın bir uygulamasıdır. 2014 Eylül'ünde MGK'nın aldığı topyekun savaş kararlarına dayanmaktadır. Hedefleri belirli politik öznelerdir. Politik islamcı şeflik rejimini kurumsallaştırma sürecinin ilk dönemidir. Ordu, polis, MİT, SADAT ve DAİŞ tüm güçleriyle devrededir. Kontrgerilla "Şok ve Dehşet" terör konsepti uyguladı. Adana, Amed, Suruç, Ankara Gar, Antep kitle katliamlarıyla terör fırtınaları estirdi. Özyönetim direnişlerinin vahşi ve kirli bir savaşla bastırılması faşist terör dalgasını diğer ayağını oluşturuyordu. Bu kurucu terör konseptiyle kitle pasifikasyonu sağlandı. AKP-MHP politik islamcı ittifak bu yolla iktidara yerleşti ve yeni rejimin kurumsallaşmasının temellerini attı. Bu kurucu terörün ikinci dalgası 15 Temmuz darbe girişiminin sonrasında 20 Temmuz'da başladı. Olağanüstü Hal Yasası yönetim gücüyle kurucu terör kesintisiz biçimde sürdürüldü.

Son 7 yıllık dönemde politik islamcı faşist rejim kurucu terörle iktidar kurumlaşmasını elde etti. Politik islamcı faşist şeflik rejiminin devrimci ve emekçi sol hareketi ezip dağıtma, tasfiyecilikle teslim alma konsepti, direnen ve savaşan güçler tarafından en ağır bedeller ödenerek göğüslendi ve boşa çıkarıldı. Ancak tüm bu yıllarda faşist şeflik rejimi karşısında anlamlı ve militan bir mücadele çizgisinden uzak duran, bedel ödemekten kaçan, devletin estirdiği şovenizme soldan katılan kimi emekçi sol bölük ve özneler kurucu terör tarafından siyasal bakımdan ıslah edildiler. Emekçi sol çizgi, nitelik ve konumlarından düşürüldüler. Özgüvenleri ve iradelerini yitiren kesimler berbat bir sinizme saplandılar. Yön ve iradelerini kaybedip parlamentarist budalalıktan öte bir ufuk göremez hale geldiler. Yalnızca reformist olmakla kalmadılar kurulu düzenle yakınlaşıp bütünleştiler. Faşist şeflik rejiminin dayağını bile yemeden öğretilmiş çaresizlik deneylerinde kullanılan maymunlar gibi çizilmiş sınırları hatırlatan düzen bekçilerine döndüler. Mersin'deki devrimci şiddet eylemini kınayıp mahkum edenlerin bir bölüğü İstiklal Caddesi katliamında daha da berbat biçimde devlet safına savruldu. Devrimci özsavunma ve devrimci kurucu şiddeti kategorik olarak reddeden, şiddet ve siyaset ilişkisini tümden koparan emekçi sol bölüklerin, devrimci şiddet düşmanlığı devrimci düşmanlığına dönüşür. İstiklal Caddesi katliamı emekçi sol hareketimiz için bu bağlamda bir turnusol işlevi görmüştür. Ne yazık ki bir devlet solculuğu türemiştir.

İstiklal Caddesi katliamında devleti, kontrgerillayı, güncel tartışmaların odağındaki SADAT'ı, DAİŞ' vd.lerini tümüyle ihtimal dışı tutan ve devletten adeta rol çalarak işte fail diyen bu solculuk aklı ve gerçeği bu yeni duruma işaret ediyor. Bu yanlış ve halklarımızın mücadelesine zarar veren bir ideo-politik yaklaşımdır. Sınıflar savaşımında siyaset ve şiddet birbirine içkindir. Şiddet siyasetin devamı ve özel bir düzeyidir. Marksist leninist komünistler, yeni bir durum olarak karşımıza çıkan emekçi sol saflara sirayet eden devlet ve düzenle kaynaşan düzeniçi oportünist sola karşı ideo-politik mücadele görevini yükseltmelidir.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 18 Kasım tarihli 89. sayı başyazısı.