27 Mayıs 2024 Pazartesi

Koray Can yazdı | Faşist Türk burjuva devletinin 'şefkati ve merhameti'

Psikolojik savaşın bir parçası olarak sarf edilen sözlerden biri: "Devletimiz her zaman şefkatli ve merhametlidir." Türk burjuva devletinin ne kadar 'şefkatli ve merhametli' olduğunu; tarih boyunca her türlü insani ve ulusal hak talebinin katliamlarla, sürgünlerle, işkence ve tecavüzlerle, gözaltı ve tutuklamalarla, kimyasal silahlarla, zulüm ve zorbalıkla bastırılan, köyleri yakılan, bodrumlarda diri diri yakılan Kürt halkından daha iyi kimse bilemez.
 

"Devletimiz her zaman şefkatli ve merhametlidir. Devlete güven ve gerçek özgürlüğe kavuş. Tacize sessiz kalma." Bu sözler, sömürgeci, faşist, tecavüzcü Türk burjuva ordusunun psikolojik savaşının bir parçası olarak gerilla alanlarına serpiştirdiği küçük el ilanlarına yazılmıştır. Onurlu bir yaşam için bedel ödemeyi göze alamayan; ahlaksız, bencil, egoist ve birçok bakımdan zaaflı birkaç kaçkın ve hainin düşmana sığınmasından yola çıkan sömürgeci, faşist Türk burjuva ordusu bu propagandayla gerillaya karşı psikolojik bir savaş yürüterek sonuç alacağını düşünmektedir. Gerillanın bu el ilanlarında yazılanlara bir tarafıyla güldüğünü tahmin etmek zor değildir.

Burada esasen üzerinde durmak istediğimiz şeyin kendisi katliamcı, tecavüzcü faşist Türk burjuva ordusunun psikolojik olarak etkili olabileceğini düşünerek yazdıklarıyla ilgilidir.

Psikolojik savaşın bir parçası olarak sarf edilen sözlerden biri: "Devletimiz her zaman şefkatli ve merhametlidir." Türk burjuva devletinin ne kadar 'şefkatli ve merhametli' olduğunu, tarih boyunca her türlü insani ve ulusal hak talebinin katliamlarla, sürgünlerle, işkence ve tecavüzlerle, gözaltı ve tutuklamalarla, kimyasal silahlarla, zulüm ve zorbalıkla bastırılan, köyleri yakılan, bodrumlarda diri diri yakılan Kürt halkından daha iyi kimse bilemez. Bu devletin 'şefkat ve merhamet' adına yaptığı katliamına, işkence ve zulmüne maruz kalmamış bir tek Kürt ailesi olmadığını dikkate aldığımızda Kürtlerin bu "şefkat ve merhamet" sözünün ne anlama geldiğini iyi bildiklerinden emin olabilirsiniz. Bunu iyi bildiklerindendir ki, Kürt halkının onurlu, yiğit oğul ve kızları her türlü bedeli göze alarak yüzünü dağlara dönmüş ve bu faşist "şefkatli ve merhametli" devlete karşı kendi geleceğini ve özgürlüğünü kazanmaya, halkını korumaya adamıştır.

Ermeni, Süryani ve Rum halkları da bu faşist devletin "şefkat ve merhametini" iyi bilmektedirler. En az Kürt halkı ve diğer halklar gibi Türk halkı da bu "şefkatli ve merhametli" devleti iyi tanımaktadır. Dağını, deresini, ormanını, toprağını, doğasını korumak isteyen Türk köylüsü de açlığa, işsizliğe, yoksulluğa, yoksunluğa mahkum edilen Türk işçi ve emekçileri de kentsel dönüşüm adına evleri başlarına yıkılan ve bundan dolayı sokaklarda yaşamak zorunda kalan emekçi halkımız da iyi tanımaktadır.

Yaşam hakları ellerinden alınan, katledilen, şiddete maruz bırakılan Türk kadınları da, demokratik ve akademik hak talebinde bulunan ve bundan dolayı Türk polisinin "şefkatli ve merhametli" şiddetine ve işkencesine maruz kalan, gözaltına alınan, tutuklanan, geleceği çalınan gençler de faşist Türk devletinin "şefkatli ve merhametli" yüzünü iyi bilmektedir. Devlete ait yurtlarda, Kur'an kurslarında, vakıf yurtlarında, imam hatip liselerinde çocuk hapishanelerinde devletin "şefkatli ve merhametli" kollarında taciz ve tecavüze uğrayan 9-10 yaşlarındaki çocuklar da iyi tanıyor; Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta katledilen, diri diri yakılan, inancı tanınmayan Alevi halkımız da...

Yurt dışına faşist Türk devletinin "şefkat ve merhametinden" kaçan yüzlerce gazeteci, aydın, akademisyenin de bu "şefkat ve merhametten" nasibini aldığını biliyoruz. Zindanlarda devrimci ve sosyalist tutsaklar devletin işkence ve katliamlarına maruz kalarak her gün, bu "şefkat ve merhametten" aslan payını alıyorlar zaten. Faşist Türk devletinin başı olan faşist şef "açız" diye bağıran bir Türk emekçisine; "Nankörlük yapma" diye yanıt vermişti. Sömürgeci, tecavüzcü, işkenceci faşist Türk devletinin ne kadar "şefkatli ve merhametli" olduğu ya Türk halkına yeterince anlatılamamıştı ya da onlar da tıpkı "açız" diye bağıran o emekçi gibi nankördü Türk devletinin gözünde.

Bu el ilanının içerisinde: "Siz zorluklar içerisinde yaşarken, başınızdakiler güvenli yerlerde, zevk ve sefa içinde yaşıyor" ve "Mehmetçiğe güven" söylemi var ki, bu da alçaklığın dibe vurduğunun göstergesidir adeta.

Yaşadığı sarayın çevresine hava savunma sistemleri kurmaya çalışan, çalan-çırpan bir cumhurbaşkanı ile yönetilen, kendileri deniz kenarı ya da en lüks semtlerdeki villalarda yaşayan, işsizlikten dolayı para karşılığı askerlik yapmak zorunda kalanların savaşa sürüklendiği, kendi askerlerinin ölümünü gizlemek için uçaklarla cesetlerini bombalatan; her türlü pis işlerin içerisinde olan bir kişinin içişleri bakanı olduğu, cumhurbaşkanı, bakanı, generalleri, polis şeflerinin tek başına sokağa, halkın içine çıkamadığı; insanlar çöpten karnını doyurmaya çalışırken sarayda şatafatlı ziyafetler veren bir devletin ve onun faşist ordusunun, devrimcileri bu şekilde karalamaya çalışarak bir etki yaratabileceğini düşünmesi çaresizliklerinin düzeyini gösteriyor.

"Mehmetçiğe güven"... Hangi Mehmetçiğe? Hani şu tecavüzcü Mehmetçik Musa Orhanlara mı? Her türlü tecavüz ve uyuşturucuya, insan kaçakçılığı ve dolandırıcılığa bulaşan Mehmetçiğin ve polisin başındaki komutanlara ve emniyet müdürlerine mi? Yine kendinize benzettikleriniz ve her türlü pis ve kirli işlerinizi yaptırdığınız köy korucusu Mehmetçiklerinize mi? Hiçbir onurlu insanın sizinle ortak bir paydası olmadı, olamaz da.

Sizin "şefkatli ve merhametli" kollarınıza kendisini teslim edecek olanlar tecavüzcüler, ihaleciler, doğayı yağmalayanlar, devleti soyanlar, kadınları katledenler, halkın geleceğini ve malını çalanlar, işkenceciler, çocuklara taciz ve tecavüzde bulunanlardır. Zaten sisteminiz de bunların sayesinde ayaktadır. Faşist şefinizin ve mahkemelerinizin bunlara nasıl kol kanat gerdiğini de gösterdiğiniz "şefkat ve merhametinizi" de halklarımız iyi bilmektedir.

Ya şu yazılana ne demeli: "Devlete inan ve gerçek özgürlüğe kavuş".

Gerillaya katılanlar bu sömürgeci, katliamcı, tecavüzcü devletin her türlü zulmünü görmüş, yaşamış ve buna başkaldırmak için yüzünü dağlara dönmüştür. Yok sayılan, kimliksizleştirilen, katledilen, sürgün edilen, soykırıma maruz bırakılan, iradesi yok sayılan bir halkın evlatları olarak bu onurlu mücadelede yer almışlardır. Özgürlüğün ancak onuruna sahip çıkarak, savaşarak elde edebileceğini bilerek, isteyerek, "bedeli ne olursa olsun" diyerek özgürlük yoluna düşmüşlerdir. Onlar, "yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz" diyen Kemal Pirlerin; "Zafere bedel kapılarından geçerek varılacaktır" diyen Baran Serhatların yoldaşlarıdır. "Yaşamak direnmektir" diyenlerdir. Böylesi ucuz bir psikolojik söylemle sonuç alacağını düşünmek ancak hiçbir insani değeri olmayanlara mahsustur. Özgürlük ve demokrasi meselesinde dünyanın en alt sırasında yer alan, insan haklarının ihlal edilmesinde dünya şampiyonu olan faşist Türk devletinin özgürlük kavramından söz etmesi olsa olsa aşağılık bir demagojiden başka bir şey olamaz.

Kendi halkı nezdinde dahi hiçbir itibarı kalmamış, alçalmış bir Türk devletinin ve ordusunun gerillaya dönük "Devletimiz her daim şefkatli ve merhametlidir" çağrısının hiçbir etkisi ve inandırıcılığının olmayacağını bu sözleri kaleme alanlarda iyi biliyor. Fakat bu tutum gerilla karşısında düştükleri çaresizliğin getirdiği alçalma halidir ve bizim alçalmış düşmana bu yazıda söyleyeceğimiz son sözümüz; Ahmet Arif'in şu sözü olacaktır: "Mertçe olsun isterim dostluk da düşmanlık da..."