30 Haziran 2022 Perşembe

Gezi ruhuyla 1 Mayıs'a ve sonrasına yürümek

Mahkeme kararından hemen sonra belli başlı kentlerde hızla ortaya çıkan kitle öfkesi ve anlamlı protesto eylemleri, Gezi/Haziran'ın kitleler arasında dolaşan hayaletini görünür hale getirdi. Görüldü ki Gezi isyanı ezilenlerin bağrında içten içe yaşıyor. Ruhuyla, bilinciyle, biriktirdikleriyle Gezi/Haziran ayaklanması halklarımızın biriken öfkesinde mayalayıcı bir bilinç ögesi olarak işliyor. İşçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinde yeni bir kitlesel canlanma dönemine doğru ilerlediğimiz güncel verili koşullarda, Gezi'nin isyancı bilinci ve devrimci ruhu kitle mücadelelerinde bir katalizör rolü oynuyor.

Taksim Dayanışması'nın üye ve bileşenlerinin merkezinde durduğu Gezi/Haziran ayaklanmasının en popüler dava dosyası, faşist şeflik mahkemesi tarafından karara bağlandı. Politik islamcı faşist şefin yargısı Osman Kavala'ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi'ye 18 yıl ağır hapis cezası kesti. Faşist şeflik rejiminde padişah jestiyle arz-ı endam eden T. Erdoğan dava dosyasının kararının açıklandığı günün akşamında yüksek yargı bürokrasisiyle iftar yemeğinde buluştu. Bu 'manidar buluşma'yla faşizmin simgesel siyaset gösterisi ve ritüeli pratikleştirildi. Halklarımıza en etkili Gezi ayaklanması mesajı böylece verilmiş oldu.

Sınıf savaşımları tarihinden süzülüp gelen eski bir sözü hatırlamak gerekir. "Tahtları sallayanları bekleyen son darağaçlarıdır." Tüm acımasızlığı ve bitimsizliğiyle bugün de süren sınıf savaşımları gerçeğinin aynasından bu sözün bir kez daha doğrulandığını görüyoruz. Tahtları sallayan Gezi isyancılarına bedel ödetiliyor. İşte T. Erdoğan müstakbel saltanat tahtını sallayan ve onulmaz bir 'iktidardan düşme' korkusu yaratan Gezi/Haziran ayaklanmasının öncülerinden öç alıyor. Padişah özentisi faşist şef ferman buyuruyor. AKP kadrosu mahkeme heyeti de can-ı gönülden bu fermanı uyguluyor. Her şey gün gibi ortadadır. Kurulu düzenin ideolojik meşrulaştırıcıları mahkemelerin bağımsızlığından dem vuruyor. Bağımsız ve tarafsız yargı söylemi faşizm koşullarında sadece bir laf salatasıdır. Faşist şefin ve yardakçılarının adi bir demagojisinden başka bir anlam taşımamaktadır. Faşizmin bu açık ve kasıtlı şiddet içerilmiş pratiğine hala "hukuksuz karar" diyerek hukuk tartışmalarıyla katılmak abesle iştigaldir. Liberal alık aklın salt kendini değil halklarımızı da aldatmasından başka bir şey değil bu. Ne hukuku? Hangi hukuk?

Faşizmin hukuku, adaleti, merhameti olmaz. Vahşi ve kuralsız şiddeti olur, zulmü ve yıkımı olur.

Biçimsel ve metinsel hukuk faşizmin oyun hamuru gibidir. İstediği biçime sokar ve kullanır. Eğer ille de bir hukuk tartışması yapılacaksa, eşyayı adıyla çağırmakla başlanmalıdır. Faşizmin halihazırda uyguladığı hukuk, düşman hukukudur, iç savaş hukukudur. Cari ve yasal hukukla istediği gibi oynayabilme, kullanabilme keyfiliği ve lüksüdür. Bu keyfiliği Osman Kavala'nın yargılama serencamında tüm boyutlarıyla görüyoruz. Önce Gezi dava dosyasında beraat etmesi, sonra faşist şefin müdahalesiyle casusluk davasında tutuklanıp rehine durumunun sürdürülmesi ve finalde ise casusluk ithamından beraat ederken Gezi dosyasından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının kesilmesi... Faşizm hukuk pratiği tastamam budur işte.

Gezi dosyasında verilen ceza kararıyla politik islamcı faşist şef Erdoğan, Gezi ayaklanmasının öncüleri ve ayaklanmaya katılan milyonlarla hesaplaşıyor, bedel ödeterek ezilenlere gözdağı veriyor. Bu bir hesaplaşma ve öç alma hükmüdür. Faşist şef sürecin başından sonuna değin yargı sürecine dolaysız biçimde müdahale etti. Sürecin tüm aşamalarında Gezi/Haziran ayaklanmasına en kirli ve aşağılık yöntemlerle saldırdı. Kitlelerin isyan bilincini kırmaya ve silmeye çalıştı. Faşist şefin Gezi dosyasında murad ettiği teslimiyet ve biattır. Muradı kursağında kalmıştır. Gezi onurdur, isyan ahlakıdır. Gezi/Haziran ayaklanmasının onuru mahkemelerde meşru bir antifaşist duruş çizgisi olarak cisimleşmiştir. Mücella Yapıcı ve Can Atalay'ın sözlerinde ifadesini bulan "Zulme boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz", "8 çocuğun yanında benim 18 yıl yatmamın ne anlamı var. Vız gelir tırıs gider" tavrı önemli ve kıymetlidir. Komünistlerin yargılandığı Gezi dosyasında da Gezi/Haziran ayaklanması mahkeme kürsülerinden savunulmuş, ayaklanmanın gerekliliği, haklılığı ve meşruluğu öncü sorumlulukla üstlenilmişti. Gezi ayaklanmasının onur bayrağı hep yükseklerde dalgalandırılmıştır.

Gezi ayaklanması yargılamalarında isyancı milyonların haklı ve meşru eylemine yaraşır bir siyasi ve etik duruş gösterilmiştir. Ağır hapis cezalarını göğüsleme, bedel ödeme gücünü ve vakurluğunu gösterme tavrı, Gezi ayaklanmasında yitirdiğimiz ölümsüzlerimize ve halklarımızın isyan eylemine bağlılığın somut göstergesidir. Bu çizgide yürüyenlerin alnı açık ve başları dik olacaktır her daim. Bu tavır antifaşist mücadele geleneğimizin yeni bir halkası olarak politik tarihimizde hakkettiği yeri alacaktır.

Faşist şef Erdoğan'ın her fırsatta Gezi/Haziran isyanına saldırması boşuna değildir. Çünkü Gezi korkusu dosdoğru bir iktidar korkusudur. Tüm kudretli görünme çabalarına karşı faşist şef, her diktatör gibi halk isyanlarından ölümüne korkuyor. Bu korkuyla süreklileştirilmiş biçimde faşist terör aparatlarını, yalanı demagoji ve şovenizmi "iş"e koşuyor. Ezilen sınıfların öncülerini ezmeye ve kitleleri korkutup sindirmeye çalışıyor. Çok iyi biliyoruz, faşist şefin iktidar gücü kadr-i mutlak değildir. Gezi ayaklanması Türkiye'yi sarsan gücüyle Erdoğan'ın da tahtını sallamıştı. Gezi ayaklanmasının yapıcısı kent sınıfları, ezilenler ve emekçiler yerlerinde duruyor. Ayaklanmanın öz deneyiminden geçmiş milyonlarca emekçi kadın, genç, bu coğrafyada yaşamaya devam ediyor. İşçi sınıfı ve ezilenlerin kavgası sürüyor.

Gezi ayaklanması dosyasında mahkeme kararının açıklanmasından hemen sonra belli başlı kentlerde hızla ortaya çıkan kitle öfkesi ve anlamlı protesto eylemleri, Gezi/Haziran'ın kitleler arasında dolaşan hayaletini görünür hale getirdi. Yaygın kitle protestolarıyla faşist şefe anlamlı bir tavır gösterildi. Görüldü ki Gezi isyanı ezilenlerin bağrında içten içe yaşıyor. Ruhuyla, bilinciyle, biriktirdikleriyle Gezi/Haziran ayaklanması halklarımızın biriken öfkesinde mayalayıcı bir bilinç ögesi olarak işliyor. Gezi hafızasıyla, bilinciyle, ruhuyla yürüyen kavganın ve hareketin kalbindedir. İşçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinde yeni bir kitlesel canlanma dönemine doğru ilerlediğimiz güncel verili koşullarda, Gezi'nin isyancı bilinci ve devrimci ruhu kitle mücadelelerinde bir katalizör rolü oynuyor.

Faşizme ve sermayeye karşı kavgaya tutuşarak yürüyen kitle hareketi, değişik sınıf ve katmanları kapsayarak gelişiyor. İşçi hareketi yeni öncü işçi direniş damarlarıyla ve fiili grev, işgal, direnişlerle önünü açıyor ve ilerliyor.

Emekçi yoksul hareketi açlığa, zamlara, sömürüye, sefalet koşullarına karşı sözünü ve eylemini büyütüyor. Gençlik hareketi barınma, faşist saldırılar ve akademik demokratik haklar için kavgayı büyütme yollarını zorluyor. Kadın hareketi, şiddete karşı özsavunma ve özgürlük alanlarını genişletme mücadelesinde kararlılığını ve kitleselliğini koruyarak yürüyor. Faşist şefin korkulu rüyası olmayı sürdürüyor. Demokratik Alevi hareketi, ısrarlı talepleriyle eylem gücünü yeniden politik mücadele sahasına sürüyor. Kürt özgürlük hareketi, ulusal ve demokratik talepleriyle mücadele ivmesini ve kararlılığını yükseltiyor. Emekçi sol hareketimiz kitle hareketiyle birlikte faşist şeflik rejimine karşı mücadeleyi büyütmenin imkanlarını inşa etmeye çalışıyor. Faşizme karşı birleşik mücadele cephe ve mevzilerini geliştiriyor. Politik mücadelede isyancı bir bahar havası her yanı kaplıyor. Faşist şeflik rejimi gün geçtikçe toplumsal meşruiyet ve kitle desteğini yitiriyor. Kitle memnuniyetsizliği büyüyor.

Tam da bu uğrakta, 8 Mart'ın, Newroz'un isyancı bahar enerjisini ve faşizme korku salan gücünü, canlanan Gezi ayaklanmasının militan ruhunu 1 Mayıs'a taşımalı ve yeni bir kitle mücadelesi bilinci ve düzeyi olarak kazanmalıyız.

1 Mayıslar bu coğrafyada her zaman mücadelenin özel ve politik çarpışma 'an'ları ve eşikleri olmuştur. Bu gerçekliği ve politik bilinci akılda tutarak, 1 Mayıs'ın devrimci imkanlarını en verimli biçimde değerlendirmeliyiz. 1 Mayıs'a işçi direnişlerinin taptaze gücünü, yoksul hareketinin öfkesini, 8 Mart'ın özgürlük kuvvetini, Newroz'un serhildan kitleselliğini ve Gezi ayaklanmasını hatırlatan ruhu ve dövüşkenliği taşımalıyız. 1 Mayıs alanlarını politik gücün ve gösterinin arenası haline getirmeli ve faşist şefe kitlelerin kudretini göstermeyi hedeflemeliyiz. Tıpkı Newroz'un kitle serhildanı karakteriyle faşist şeflik rejimine meydan okuması gibi, işçi sınıfı ve ezilenler de 1Mayıs'ta politik islamcı faşist şefe meydan okuyan bir politik irade ve güç ortaya koymalıdır.

Marksist leninist komünist öncü, bu görüş açısıyla 1 Mayıs'ı kazanmaya odaklanmalıdır. 1 Mayıs alanlarına kitle seferberliğinin yanı sıra, alanlardaki gövdesiyle militan, görsel, disiplinli devrimci kortejler kurmalıdır. Öncü ile kitle etkileşimi ve kaynaşması için tüm devrimci çaba ve yaratıcılığını kullanmalıdır. Marksist leninist komünist öncü, 1 Mayıs'ı kazanarak ilerlemeli; geride kalan mücadele uğraklarında biriken kitle mücadelelerinin gücüne yaslanarak 1 Mayıs sonrasına açılan sürecin devrimci imkan ve görevlerine gözünü dikmeli ve yürümelidir.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 29 Nisan tarihli 60. sayı başyazısı.