30 Haziran 2022 Perşembe

Deniz Boran yazdı | 'Göçmen ihracatı' ve göçmen nüfus bölgeleri

Kapitalizmin yapısal krizi koşullarında burjuva devletlerin en "demokratikleri" bile "sosyal içeriğini" tasfiye ederek çıplak bir zor aygıtı olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin önüne çıkarken "kendi koydukları yasaları" çiğneyerek, insan hakları ve anayasal özgürlüklere saldırarak "faşistleşme" eğilimine girdiler. Bu eğilim kuşkusuz eşitsiz yaşam bulur ve en gerici hükümetler ve yönetim biçimleri "örnek" yoluyla önayak olurlar. Başta siyasi sığınmacılar gelmek üzere göçmenlerin emperyalistlerin yeni sömürgelerine "ihracatı" işte tam da böyle bir uygulamadır.

Başkaca ülkeler bir yana, Britanya'nın kendi deyimiyle "illegal yollarla ülkeye ulaşan" mültecileri Ruanda'ya gönderip orada tutma uygulaması, Danimarka'nın benzer bir uygulamayı Moldova'yla planlaması ve TC'nin Kuzey Doğu Suriye Federasyonu'nu işgal etme ve Suriyeli mültecileri yerleştirme planı küresel bir siyasi eğilimi yansıtıyor.

Emperyalizmin sömürgeci ve burjuvazinin ulus devletçi yapısına bağlı eşitsizlik ve ayrımcılık, göçmenlerin ebedi kaderidir. Ne var ki belli dönemlerde ayrımcılık ve eşitsizlik yerini özel saldırılara bırakır. Yeni faşizmin burjuva politikada giderek "seçenek" haline gelişi, güncelleşen emperyalist paylaşım savaş(lar)ı tehlikesi ve kitlesel göç belirtileri ve emperyalizmin genel siyasal krizi işçi ve ezilenlerin karşısına gerici bir dalga ve kuşatma olarak çıkıyor. Söz konusu gerici dalga ve kuşatma göçmen politikasında da karşılığını buluyor.

YENİSÖMÜRGELEŞTİRMENİN ARACI: 'GÖÇMEN İHRACATI'
Sömürgecilik tarihinde göç her dönem siyasi ve iktisadi ilhakın bir "aracı" olarak işlevlendirilmiştir. Özellikle de İngiliz emperyalizmi, göç yoluyla sömürgeleştirmenin tarihsel öncülerindendir. Hatırlanırsa Avustralya'nın İngiliz komutan James Cook tarafından "keşfi" ve ardından başlayan sistematik siyasi ilhakın ilk adımı 160 bin İngiliz tutsağın Avustralya'ya koloni olarak göç ettirilmesiydi.

Ruanda, emperyalistler arası paylaşımın yol açtığı yıkımın acısını derinden yaşayan bir ülke. Ruanda'nın Hutu ile Tutsi'lerin emperyalist çıkarlara bağlı iktidarı paylaşım rekabetleri ve iç savaş-soykırım tarihi yeni sömürgeci paylaşımı ABD'nin de desteği ile 2009'da Commonwealth'a dahil olmasıyla İngiltere lehine sonuçlanmıştı. Nüfusun yüzde 60'ı yoksulken yüzde 70'i yaşamlarını geçimlik tarım ile idame ettiriyor. Uluslararası tekellerin "girişiyle" ülke elektronik sanayi için kritik mineralleri "ithal" etmeye başladı. Bu tabi ki de muazzam bir yenisömürgeci kaynak sömürüsünden başka bir anlam ifade etmiyordu. Askeri olarak ise Ruanda emperyalistlerin Afrika'daki üssü haline getirildi. Musanze'deki askeri üste ABD ve İngiliz askerleri Afrika ordularını eğitiyor. Ruanda, emperyalistlerin talimatıyla Ocak 2021'de isyancılar Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkenti Bangui'ye dayandıklarında başkan Touadera'yı korumak üzere ülkeye müdahale etti. Exxon, BP ve Total gibi dünya enerji tekellerinin 128 bilyon Dolarlık Mozambik gaz projeleri Mart 2021'de cihadist çetelerin Palma kentine ilerleyişiyle "tehlikeye düştüğünde" Ruanda'ya yeniden düzeni tesis etme sorumluluğu verildi. Bütün bu yeni sömürge ilişkilerinde Britanya'nın ilticacıları Ruanda'ya gönderme ve orada tutma planında göçmenler, yeni sömürgeciliği derinleştirecek, doğrudan bağlılığı katmerleştirecek "yeni tipten koloni" rolü oynayacak.

Bilindiği üzere Avrupa Birliği'nin TC'yle ilişkilerinde de mülteciler yenisömürgeci bağımlılığın konusu yapıldı. Tayyip Erdoğan şefliğindeki sömürgeci faşist rejim ise Suriyeli mültecileri Rojava-Kuzey Doğu Suriye'yi ilhak etmenin "aracı" olarak kullanıyor.

İkinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası sömürge ulusların emperyalistlere sağladığı iktisadi avantaja ve yıkıcı savaş sonrası kapitalist yükselişe dayanarak, sosyalizme ilgi ve sempati, halkçı antisömürgeci devrimlerin olumlu rüzgarına karşı burjuva devlet ve devletler sistemi, sosyal içeriğini güçlendirdi. Aynı zamanda siyasi sığınma hakkı evrensel bir insan hakkı olarak tanındı.

Kapitalizmin yapısal krizi koşullarında burjuva devletlerin en "demokratikleri" bile "sosyal içeriğini" tasfiye ederek çıplak bir zor aygıtı olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin önüne çıkarken "kendi koydukları yasaları" çiğneyerek, insan hakları ve anayasal özgürlüklere saldırarak "faşistleşme" eğilimine girdiler. Bu eğilim kuşkusuz eşitsiz yaşam bulur ve en gerici hükümetler ve yönetim biçimleri "örnek" yoluyla önayak olurlar. Başta siyasi sığınmacılar gelmek üzere göçmenlerin emperyalistlerin yeni sömürgelerine "ihracatı" işte tam da böyle bir uygulamadır.

Göçmenler, onlara seçenek sunmaksızın pazarlıkların sonucu olarak -tıpkı bir meta gibi- yenisömürgelere "ihracatları" -tabi ki de kendi içinde savaş, ekolojik yıkım, cins ezilmişliği, LGBTİ+fobi, ekonomik yıkım nedeniyle "zorunlu" olduğundan görece- "gönüllü" göçün ardından zorunlu, kölece ve tamamen emperyalist çıkarlara bağlı göçe tabi tutulmaktadırlar.

GÖÇMEN NÜFUS BÖLGELERİ
Ukrayna savaşı ve onun işaret ettiği, emperyalistlerin siyasi ve askeri hareketlerinin de gösterdiği gibi emperyalistler savaşa hazırlanıyor. Emperyalizmin siyasi krizi yeni sömürgelerde yeni emperyalist, bölgesel ve ulusal savaşlar ve iç savaşlar biçiminde dışa vuruyor. Ekolojik yıkım, kuraklık ve kıtlık yeni ve devasa göç hareketlerine yol açacağı öngörülüyor. Halkçı-demokratik seçenekler karşısında politik dinci ve faşist çeteler/hareketler güçlenip ırkçı veya politik dinci saldırıları belli ulusal ve mezhepsel topluluklara yöneltecekler. Cins kırımı, kadınların yaşam hakkına ve tarzına karşı saldırılar yeni boyutlara taşınarak sürdürülüyor.

Bütün bunlar en başta yeni bir küresel savaş tehlikesinin, emperyalist paylaşım savaşının güncelliğine işaret ediyor. Bu aynı zamanda muazzam göç hareketleri anlamına gelir. Emperyalizmin merkezlerine büyüyen göç hareketleri, kapitalizmin yapısal bunalımının doğal bir sonucudur.

Emperyalistler, kapitalizmin yükseliş sürecinde ucuz işgücü "ithalatı" gerçekleştirip göçmenleri fabrikalarda çalıştırmak üzere emperyalist merkezlere taşırlarken, emperyalist küreselleşmeyle üretimi yenisömürgelere taşıyarak ucuz "işgücünü" oralarda tutmak üzere göçmenliği önlemeyi öne çektiler. Sermayenin ve üretimin önündeki sınırlar bir bir ortadan kaldırılırken sınırlar göçmenlerin önüne daha yüksek örüldü.

Bu bağlamda emperyalistler özellikle de AB gibi entegrasyonlar üzerinden kendi ülkelerine mülteci akışını önlemek üzere çevrelerini "kale" gibi yeniden yapılandırdılar. ABD'nin güneyinde Meksika sınırındaki yüksek duvarlar veya AB'nin Frontex ve sınır muhafızlarıyla, "geri itme" gibi illegal yöntemleri de devreye koyarak sınırları mültecilere karşı "korumaları" ilk akla gelen örneklerdir. Sınırdaki silahlanmanın yanı sıra emperyalistler yakın bölgedeki ülkelerde göçmen geçişinin önlenmesini sağlayacak antlaşmalar imzaladılar. Bu emperyalist merkezlerin "etrafında" özel göçmen yığılmalarına, yoğun göçmen nüfus bölgelerine yol açtı. Türkiye'deki Suriyeli göçmen "yığılması" bunun en güncel örneğidir. AB'nin mültecilik programı kapsamında TC, AB'nin sınırlarında bir göçmen nüfus bölgesi olma sorumluluğunu üstlendi.

Şimdi de kalenin duvarlarını aşıp emperyalist merkezlere -başka bir yolu olmadığından tabi ki de yasadışı yollar ile- ulaşan mültecileri "yeniden" o emperyalist ülkenin yenisömürgelerine "ihraç" ederek kendisine "özel" göçmen nüfus bölgeleri yaratıyor. Bu emperyalistlere aynı zamanda "işlerine yarayan" mültecileri sonra seçip ülkeye taşıma olanağı sağlıyor.

Nihayetinde saldırılar tekil veya istisnai değil, emperyalistlerin yeni döneme hazırlıkları bağlamında ezilenlerin karşısına çıkıyor. Bu yeni dönemde göçmenleri emperyalist merkezlerin "dışında tutmak" için ve emperyalist paylaşımda yeni sömürgelerle ilişkileri derinleştirmenin bir aracı olarak "göçmen ihracatı" ve özel göçmen nüfus bölgelerine başvuruyor.

Farklı uluslardan mültecilerin aynı saldırıyla karşı karşıya kalması ve söz konusu özel göçmen nüfus bölgelerinde "birleşmesi" yeni tipten enternasyonalist ve birleşik göçmen hareketinin gelişim olanaklarını arttırıyor. Emperyalist merkezlerdeki işçi ve devrimci hareketin eylemiyle birleşen bu göçmen hareketi bu saldırı dalgasını kırabilir. Emperyalistlerin göçmen nüfus bölgelerini uzak kıtaların uzak ülkelerinde "kurmaları" bile onları ezilenlerin öfkesinden kurtaramayacaktır. Zira onların saldırısını kıracak ve "gelecek dönem"i belirleyecek güç "canavarın kalbinde"dir.