21 Temmuz 2024 Pazar

Aynur Ege Dîcle yazdı | Bakurê Kürdistan'daki yangınlar ve sömürgeci politika

Bu nedenle yangınlara ilişkin, "sabotaj mı yapıldı" gibi komplo teorilerine gerek kalmadan şu durum tespit edilebilir. Kürdistan söz konusu olduğunda kapitalizmin azami kar yasası sömürgeci politikalarla birleştiğinde "doğal afetler" ve onların yarattığı yıkımlar "doğal" olmaktan çıkıyor. Sömürgeci devlet sabotaja ihtiyaç duymadan, kirli savaşa dayanan politikası nedeniyle, sabotajdan etkili! sonuçlar yaratabiliyor.

Amed-Mardin'in ilçelerinde 20 Haziran'da başlayan yangın 66 kilometrelik alanda etkili oldu. Bu yazının yazıldığı günde can kaybı 15, yaralanan kişi sayısı 78 olarak duyurulmuştu. Bu sayının daha da yükseleceğini tahmin etmek zor değil. Bunun dışında 1500'den fazla küçükbaş hayvan can verdi ve 50 bin dönümden fazla arazi yangından etkilendi. Doğal yaşamın içindeki canlıların kaybı ise henüz net tespit edilemedi. Sömürgeci devlet Kürdistan söz konusu olduğunda düşmanlığını sadece halka yapmıyor; doğasına, coğrafyasına, ekosistemine karşı da gösteriyor.

Yangında annesini yitirmiş çocuğun gözlerindeki öfke, telef olmuş binlerce hayvan, küle dönmüş ekin alanları, sıra sıra dizilmiş mezar yerleri… Bu fotoğraf kareleri düşmanlığın bir yanıdır. Fotoğrafın diğer karelerinde ise kirli savaş nedeniyle Kürdistan'ın dağının, taşının envai çeşit kimyasal silahlarla bombalanması vardır. Kül edilen ormanlar vardır.

Kimyasallarla kirletilen hava, su, toprak… Kürdistan'da her yıl ormanlar sömürgeci devlet tarafından yakılırken, utanmazca bu suçlarının propagandasını yapmaktan imtina etmezler. Zira ırkçılık, şovenizm Türkiye'de hala prim yapmaktadır.

20 Haziran'daki yangının anızların yakılmasıyla başladığı iddia edildi. Diyarbakır Valiliği ve Sağlık Bakanlığı olayın "anız yakılmasından" kaynaklandığını savundu. İçişleri Bakan Yardımcısı Münir Karaloğlu tarafından yapılan açıklamada, "Yangın şu sebeptendir dediğimiz bir tespitimiz yok" diyerek kendi bürokratlarını yalanlanmış oldu. Görgü tanıklarının anlatımı ise bakımı yıllardır Dicle Elektrik Dağıtım AŞ. (DEDAŞ) tarafından yapılmayan elektrik tellerinin kopması sonucu oluşan kıvılcımla başladığı yönünde. DEDAŞ ise yaptığı açıklamada iddianın doğru olmadığını söyledi. Yetinmedi, bölgeden çektiği fotoğraflarla sözlerini kanıtlamaya girişti.

Günümüzde sosyal medyanın gücü böyle zamanlarda açığa çıkıyor. DEDAŞ'ın açıklaması bölge halkı tarafından çekilen ve sosyal medyada paylaşılan görüntülerle çürütülmüş oldu. DEDAŞ'ın yok dediği alanda, çam ağacından yapılmış, onlarca kereste elektrik direği ile madeni direk, kopmuş elektrik telleri görülüyor. Suçüstü yakalanan devlet ve DEDAŞ aleyhlerine olan durumu tersine çevirmek için görgü tanıkları hakkında dava açıp maniple ederek toplum algısını yönetmeye girişti.

Meslek odaları, ilerici kurumların hazırladığı ön raporda; ekosistemde büyük tahribat yaşandığı, yangının gece olması nedeniyle kimi yerleşim yerlerine karadan müdahalenin yetersiz kaldığı, havadan söndürme çalışması yapılmaması nedeniyle yangının geniş bir alana yayıldığı ve beraberinde can kayıpların da artmasına neden olduğu kaydediliyor.

Ve bütün bu tartışmaların ardından savcılık soruşturması tarafından hazırlanan ön raporda, devlet kurumlarını yalanlanarak yangının elektrik kaynaklı olduğuna yer verilmek zorunda kalındı.

Kürdistan halkı sömürgeci devletin bu kirli politikasını onlarca acı örneğiyle deneyimlemiştir. Hatırlayalım geçen yıl yaşanan deprem, binlerce insanın yaşamına mal olmuş, bir o kadar insanın yaşamında asla onarılmayacak manevi yıkıma neden olmuştu. Faşist devlet, depreme karşı önleyici hiçbir tedbir almadığı gibi deprem sonrası halkı kendi kaderine terk etmişti. Dahası depremden yine siyasi prim, ekonomik rant elde etmeye odaklanmıştı. Yine o gün gerçekler halktan gizlenmiş, ters yüz edilmiş, yalanlarla toplum maniple edilmeye çalışılmıştı. Birkaç mühendis, mimar suçlanarak devlet aklanmıştı. 20 Haziran'da Amed-Mardin arasında başlayan yangında da benzer süreç yaşandığını görüyoruz.

YAŞATMA DEĞİL ÖLDÜRMEYE ODAKLI POLİTİKA
Ne yaptı ya da ne yapmadı; herhangi bir burjuva devlet böylesi doğal afetlerde -azami karı için üretici güçleri korumak amaçlı dahi olsa- doğal refleksinden biri yangın olan bölgeye itfaiye göndermek olurdu. Türk devleti göndermedi.

Yangının yayıldığı saatlerden itibaren, DEM Partili belediye yöneticileri ve vekillerin taleplerine rağmen yangın söndürme helikopterleri gönderilmedi. Helikopterler halk ve DEM Partili belediyelere bağlı itfaiyenin çabalarıyla yangının söndürülmesinden sonra sabah saatlerinde bölgeye gitti.

Burjuva devlet mantığında bile, can kayıplarının yaşandığı deprem ve yangınların ardından "Doğal Afet" ilan edilerek olağanüstü durumun gereklerine uygun göstermelik de olsa tedbirler alınması, halkın sorunlarına kısmi de olsa çözümler geliştirmesi gerekirken, sömürgeci Türk burjuva devleti, Kürt halkı ve yoksul halklar söz konusu olduğunda, depremde olduğu OHAL ilan ederek halkların dayanışmasını engellemeye çalışıyor. Ve bölgede zaten konuşlanmış olan sömürgeci orduya ek takviyeler yapıyor.

Halkın yaşadığı sadece bununla da sınırlı kalmadı. Sağlık alanındaki özelleştirmenin sonuçları böylesi zamanlarda daha can yakıcı olabiliyor. Kürdistan söz konusu olunca iki kat üç kat ağırlaşabiliyor. Amed gibi büyükşehirde yanık ünitesi olmaması, can kayıplarının artmasına neden oldu.

Devlet ve kurumları dün yapması gerekenleri, en az 15 kişinin yaşamını yitirmesinin ardından yaptı. Meteoroloji yetkilileri, bölge halkına anız yangınlarına karşı tedbir almaları için uyarıda bulunuyor. DEDAŞ ise aynı zamanda amacı delilleri karartmak olan ve "bakın sorunu önlemek için çalışıyoruz" görüntüsü yaratmak için elektrik direklerine bakım yapıyor.

Bu nedenle yangınlara ilişkin, "sabotaj mı yapıldı" gibi komplo teorilerine gerek kalmadan şu durum tespit edilebilir. Kürdistan söz konusu olduğunda kapitalizmin azami kar yasası sömürgeci politikalarla birleştiğinde "doğal afetler" ve onların yarattığı yıkımlar "doğal" olmaktan çıkıyor. Sömürgeci devlet sabotaja ihtiyaç duymadan, kirli savaşa dayanan politikası nedeniyle, sabotajdan etkili sonuçlar yaratabiliyor. Neden böyle dediğimizi anlamak için sömürgeci Türk ordusunun gerilla alanlarında sürdürdüğü savaşın son bir aylık bilançosuna bakmak yeterli olacaktır. HPG BİM tarafından yayınlanan bilançoda Güney Kürdistan'da gerilla alanlarına dönük, neredeyse her gün sömürgeci orduya bağlı helikopter ve uçaklarla kimyasal silah saldırısı yapıldığına dikkat çekiliyordu. Bakurê Kürdistan'da helikopterlerin gece dürbünü olmadığı için yangına müdahale etmediği öne sürülürken, Medya Savunma Alanlarında süren işgal savaşında gece-gündüz demeden uçak ve helikopterlerle atılan kimyasal silahlarla gerillaya imha saldırısı sürdürülüyor. Devletin elindeki teknik imkanları halkın yaşamsal ihtiyacına değil savaşa göre oluşturduğu bir kere daha görülüyor.

Yangın anı ve sonrasına ilişkin sosyal medyada yürek yakan görüntüler yansıdı. Bırakın devrimci, sosyalist olmayı insan olanın çaresizlik duygusu yaşadığı ve sömürgeci devlete öfkesinin arttığı karışık duygular yaşayabileceği görüntülerdi. İnsan müsveddesi şoven, ırkçı bir güruh ise, alçakça paylaşımlar yaptılar. Bu tür çukurlara çok fazla sözümüz yok. Ama Türkiyeli işçi ve emekçilere, gençlere, kadınlara bir sözümüz var. Suruç katliamının hemen ardından katliamın yapıldığı yerde Kürt bir ananın yüreğinden kopan sözleri hatırlayalım: "Keşke onlar yerine biz ölseydik. Biz alışığız. Onlar bizim misafirimizdi. Şimdi onların annelerine ne diyeceğiz."

Bu sözler öylesine söylenmiş değil. Bir halkın yaşadıklarını, mücadele edenlere verdikleri değeri de ortaya koyuyor. Aynı zamanda Kürt halkının nasıl yüce bir duyguya sahip olduğunu gösteriyor. Türkiyeli işçi ve emekçiler, gençler, kadınlar çıkan bir yangında Kürtlerin yaşamını yitirmesine sevinen insan müsveddesi şoven, ırkçı güruha değil, Kürt annesinin bu sözlerine bakmalıdır. Çünkü o sözün derinliği insan olmaya dayanıyor.