20 Ocak 2022 Perşembe

Arzu Demir yazdı | İzmir'de bir katliam oldu ve yaprak kımıldamadı

Suriyeli sığınmacılara yönelik ırkçı nefret bir devlet politikası olarak örgütlendi. "Suriyeliler" diye bir heyula yaratılarak, memleketteki her sorunun müsebbibi olarak ilan edildiler.

Bu topraklarda mültecilerin ya da göçmenlerin hayatı hiçbir zaman kolay olmadı. Örneğin Festus Okey. Nijeryalıydı. Futbolcu olma umuduyla Türkiye'ye gelmişti. İstanbul Tarlabaşı'nda yaşıyordu. Sırf Afrikalı göçmen olduğu için uyuşturucu madde kullanmak ve satmakla suçlanarak gözaltına alındı. 2007 yılının 20 Ağustos günü Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü'nden cenazesi çıktı. Karakolun içinde silahla vurularak katledildi. Yargılama süreci yılları buldu, hala da devam ediyor. Mahkeme, katil polis Cengiz Yıldız'a ceza vermemek için özel çaba harcadı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin Türkiye'deki sığınmacılar listesinde olan Festus Okey'in, Festus Okey olduğuna mahkemeyi ikna etmek duruşmalar aldı. 14 yıl sonra katil polise 16 yıllık hapis cezası verildi. Ancak karar Yargıtay tarafından onaylanmadığı için hala cezasızlık tehlikesi var.

Özbek Gulnora Tuxtayeva ise iş cinayetinde katledildi. 2016 yılının 3 Şubat günü Başakşehir'de çalıştığı Misstanbul sitelerinde cam silerken 5. kattan düşerek yaşamını yitirdi. Ölümü "intihar" olarak kayıtlara geçti. Hiçbir araştırma yapılmadan, patronların ifadeleri ile soruşturma takipsizlikle sonuçlandırılarak iş cinayetinin üzeri kapatıldı.

Nadira Kadirova'nın öldürülmesi ise daha yakın tarihten başka bir örnek. Nadira, Özbekistanlı 23 yaşında genç bir kadındı. Kafkasya'dan Türkiye'ye gelen ve güvencesiz çalıştırılan binlerce kadından biriydi. AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal'ın villasında, Ünal'ın yatalak eşinin bakıcısı olarak çalışıyordu. 2019 yılının 23 Eylül günü, Şirin Ünal'ın evinde ölü olarak bulundu. Ankara Emniyet Müdürlüğü, henüz ön otopsi raporu dahi çıkmadan Nadira'nın Şirin Ünal'ın silahıyla intihar ettiğini iddia etti. Böylece bir cinayetin üzerinin kapatılması için ilk adım atılmış oldu. Sonrası da geldi zaten. Soruşturma, 2020 yılının ilk aylarında takipsizlikle sonuçlandı. Ancak avukatlar karara itiraz etti. İtiraz da reddedilince Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yapıldı. Aylardır AYM'nin bir karar vermesi bekleniyor.

Bu örnekleri artırmak mümkün. Ancak Suriye savaşının ardından özellikle Suriyeli sığınmacılara yönelik ırkçı nefret bir devlet politikası olarak örgütlendi. "Suriyeliler" diye bir heyula yaratılarak, memleketteki her sorunun müsebbibi olarak ilan edildiler. Aslında faşist şeflik rejiminin de dahili olduğu bir savaşın mağdurları oldukları hep unutuldu. Tıpkı herkesin bir gün mülteci olabileceği gerçeği gibi.

Devlet tarafından örgütlenmiş bu ırkçı düşmanlığın sonuçlarının nasıl ağır olabileceğini en son İzmir'de gördük. 3 Suriyeli sığınmacı üzerlerine benzin dökülerek katledildi. Olay 16 Kasım gecesi, genç göçmen işçilerin çalıştığı fabrika alanında yaşandı. Fail Kemal Korukmaz, Ahmet el Ali, Mamun En Nebhan ve Muhammed El Hüselin El Adbo El Biş'in kaldığı odaya benzin dökerek ateşe verdi. Üç mülteci kendilerini odadan dışarıya atmaya çalışarak yardım istedi. Sonunda ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Ahmet ve Muhammed olay gününden iki gün , Mamun ise bir hafta sonra hayatını kaybetti. Mamun 23, Ahmet 21, Muhammed 17 yaşındaydı.

Olay yerine gelen itfaiye ekibi, yangının nedeninin soba olduğunu rapor etti. Yani kaza. Yanan kişiler mülteci olduğu için, ortada "kaza" dışında başka hiçbir ihtimali görmeyerek, aslında ırkçı bir cinayetin üzerinin kapatılması planının bir parçası oldular. Irkçı katil Kemal Korukmaz'ın Suriyeli göçmenleri ölümle tehdit ettiğini duyduğunu bir işçinin söylemesi üzerine, iş yerinin sahibi polise giderek şikayetçi oldu. Ancak polisin şikayeti dikkate almadığı görülüyor. Çünkü bu kişinin ifadesi bile alınmadı. Basına yansıtılan "teknik takip yapıldı" sözünün de aslında yalan olduğu ortaya çıktı. Süreci takip eden İHD İzmir Şube Başkanı Zafer İncin, "Soruşturma devam ediyor. Ancak teknik takip yapıldığına dair bir belge ortada yok" dedi. Bu ırkçı katil, İzmirli bir çifte saldırıp yaralayınca gözaltına alındı. Bu olaya ilişkin sorgu sırasında 3 mülteci genci katlettiğini itiraf etti. Aslında tesadüfen fail bulunmuş oldu. Açık ki, böyle bir yaralama olayı nedeniyle ırkçı katil Kemal Korukmaz gözaltına alınmasa, 3 işçinin öldürülmesinin üzeri "soba kazası" denilerek kapatılacak.

İzmir'de yaşanan bu olayda dikkati çeken bir nokta ise, sessizlik. Katliam yaşandıktan bir ay sonra basına yansıyor. Ancak bahsettiğim "sessizlik" bu değil. Üç mültecinin yakılarak katledildiği gerçeği ortaya çıktıktan sonraki sessizlik. Elbette İHD, Göçder, Sığınmacı Hakları Platformu girişimlerde bulunuyor, süreci takip ediyor. Elbette, işyerinin sahibi, mültecilerin kimsesizler mezarlığına gömülmesine engel oluyor.

Ancak gerçek şu: İzmir'de bir katliam yaşandı ve yaprak kımıldamadı. Bunda bir gariplik yok mu? Ailelerin İHD İzmir Şubesi'nde yaptığı açıklamada konuşurken kullandığı temkinli dil aslında bir şeyi söylüyor; yalnız bırakılmışlık.

Bunun üzerine düşünmekte fayda var. "Suriyeliler" heyulasının ya da "Memleketlerinde kalsalardı" sözlerinin üzerimizde yarattığı etkiyi, ezilenin kendi ezilenini rahatça bulmasının yarattığı yabancılaşmayı, yaşadığımız sorunların müsebbibi sarayda saltanat sürerken günah keçisi olarak yerinden yurdundan edilmiş mültecileri neden düşman bellediğimizi daha fazla konuşmakta fayda var.