24 Nisan 2024 Çarşamba

Arzu Demir yazdı | Filistin direnişinin şiddetinin meşruiyeti ve 'saf'lığı

Sosyal medya aleminde "İnsanın öldüğü hiçbir dava haklı değildir" diye bolca yazılıyor. O kadar ezber ki! İnsanın hayatını vermediği hiçbir dava yok ki ortada! İnsanlık, eşitlik ve özgürlük yönünde tüm ilerlemesini, hayatını vererek elde etti. Başka bir tarihsel ilerleme mi var!

Faşist şeflik rejiminin iç savaş merkezlerinden biri olan İçişleri Bakanlığı'na iki HPG gerillasının gerçekleştirdiği fedai eylem, Mersin'deki iki kadın gerillanın gerçekleştirdiği feda eyleminde olduğu gibi "benzemez"leri yan yana getirdi, "Her türlü şiddete karşıyız" korosu hızla devreye girdi. Bir kez daha sömürgeci faşist rejimin Kürt halkına uyguladığı terör ile ezilen bir halkın savunma gücünün sömürgeciliğe karşı şiddeti aynı kefeye konuldu. Feda eyleminin Meclis'in açılış gününe denk gelmesi nedeniyle "özel bir mana" arayanlar, eylemi Süleyman Soylu ve ekibinin, "karşı" tarafla çatışmasının bir parçası olarak görenler de çok oldu.

İdeolojik, askeri ve politik gücü yüksek olan bu eylemin ardından faşist şeflik rejiminden beklenen hamle geldi; içeride ve dışarıda savaş.

"Her türlü şiddete karşıyız" korosu, eski MİT'çi Hakan Fidan'ın ayan beyan ilan ederek başlattığı Rojava halklarına yönelik yeni işgal saldırıları konusunda sessiz kaldı. Çıkan sesler de çok cılızdı. Böylece, karşı oldukları "her türlü şiddet"in, devletin teröründen öte, ezilenlerin devrimci şiddeti olduğu bir kez daha görüldü.

Eylemin tozu dumanı Ankara'da Saray semalarından henüz kalkmamışken, bu kez İsrail'in yıllardır kelimenin gerçek anlamında havadan, denizden, karadan kuşatma altında tuttuğu, her türlü şiddeti uyguladığı Gazze'den yükselen "El Aksa Tufanı Direnişi", siyasette ve siyasetin bugünlerde merkezi haline gelen "twitter" dünyasında bambaşka bir dizilim yarattı. Saflaşma tablosu hayli enteresan oldu. "Her türlü şiddete karşıyız" korosundan ağırlıklı olarak, Filistin direnişine "destek" geldi.  Ancak Ankara'daki fedai eylemi destekleyenlerin bir kısmı -ki içlerinde Kürt gazeteciler, yazarlar, eski ve yeni milletvekilleri çoktu- bu kez Filistin halkının direnişi karşısında tutum aldı. Hatta, Hamas üzerinden Filistin halkının şiddet kullanma hakkını sadece eleştirmekle kalmayıp, işi, Filistin halkının direnişini destekleyen sosyalistleri,  devrimcileri, "utanmazlık", "antisemitizm", "Hamas ve DAİŞ destekçiliği" ile suçlamaya uzanan bir hadsizliğe kadar vardırdılar.

Yalan yanlış bilgilerin ortalıkta dolanmasının yanı sıra yüzeyselliğin kol gezdiği sosyal medya dünyasında çekilen kılıçların ortasında birkaç noktayı hatırlatmakta fayda var.

Birincisi, Filistin direnişi dediğimiz şey; homojen bir yapı değil. Ancak direnişin ana hedefi, İsrail siyonizmine yöneliyor, Yahudi halkına değil. Filistin'in tarihi lideri Yaser Arafat ve El Fetih örgütünün -Filistin Kurtuluş Örgütü'nü de unutmayalım- başını çektiği barış görüşmelerinin Filistin sorununu getirdiği noktada, politik İslamcı örgüt Hamas'ın gelişerek hegemon güç olduğu ortada ancak Filistin'deki tek direniş örgütü Hamas değil. Örneğin, Leyla Halid ile özdeşleşmiş olan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Demokratik Halk Cephesi, intifadanın köklü, devrimci, sosyalist örgütlerinden ikisi.
İkincisi; Gazze'den başlayan direnişi sadece Hamas yürütmüyor. 14 örgüt bu direnişi birlikte yürütüyor. Örneğin, FHKC, direnişin başladığı günü "Arap ulusunun onurunun yeniden tesis edildiği bir gün" olarak tanımlıyor. FDKC'nin askeri kanadının Sözcüsü Ebu Halid, "Düşmanın güvenlik ve savunma sisteminin kırılganlığını ortaya koyan, eşi benzeri olmayan bir kahramanlık destanı yazıyoruz" diyor.

Üçüncüsü; çatışmaların yaşandığı yerleşim yerlerinde yaşayan "sivil"ler, siyonist devletin milis gücüdür. Filistinlilerin yıkılan evleri ile açılan arazilerde "yerleşim yeri" adı altında inşa edilen, işgal edilmiş konutlara yerleştirilen siyonist milislerdir. İşgal topraklarına yerleştirilen bu İsrailliler, yıl dönümünde olduğumuz Kobanê serhildanı sırasında ellerinde kalaslarla, satırlarla halka saldıran Kürdistan'daki kontrgerilla aparatı Hizbullahçılar gibidir, işgal altındaki bir halkın bağrına saplanmış hançerlerdir.

Dördüncüsü; Hamas'ın "toplumsal kurtuluş" projesine katılmayabilirsiniz, hatta "dinci-gerici, faşist" de bulabilirsiniz, -ki ben böyle buluyorum- ancak, bu durum, onun, İsrail'in işgalciliğine karşı direndiği ve Filistin halkını savunduğu gerçeğini değiştirmez.

Beşincisi; Hamas yöneticilerinin, faşist şef Erdoğan'la görüşmesi, Hamas'ı AKP'nin tetikçisi haline getirmiyor. Kategorik olarak farklı olsalar da şu benzetme yanlış olmayacaktır: Rojava'da, QSD'nin, sahada DAİŞ'e karşı savaşta ABD ile askeri işbirliği yapması ya da Özerk Yönetim'in emperyalist devletler arasındaki çelişkilerden yararlanma girişimleri, devrim güçlerini ABD'çi ya da Rusyacı yapmıyor.

Altıncısı; toplumsal tahayyülleri politik İslamcılık'ta ortaklaşsa da, Hamas'ı, IŞİD'le aynılaştırmak mümkün değil. IŞİD, en genel haliyle söylersem, Irak'ta ABD işgalinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Ancak bir nevi "vaat edilmiş topraklar"da İslam imparatorluğu kurma hayali onu işgalci ve katliamcı yaptı. Bu cihatçı örgütün en büyük destekçisi de faşist Türk devletiydi. Kuruluşunda İsrail devletinin dolaylı ya da dolaysız desteğinin olduğu iddiası bulunan Hamas ise, Oslo gibi Filistin halkına dayatılan teslimiyetçi ve çözümsüz barış anlaşmalarının halkta yarattığı hayal kırıklıklarını da siyonizme karşı silaha dönüştürerek, Gazze'de hakim güç haline geldi.

Yedincisi; ezilenlerin şiddeti bakımından, saf, rafine edilmiş bir şiddet biçimini bulmak oldukça zor. Amaç bu olmalı ancak işgal savaşlarının ağırlığı, hayat, mücadeleyi sürekli başka bir noktaya taşıyor. Sosyal medyada yayınlanan görüntülerde dezenformasyon ihtimalinin varlığı bir yana, Hamas'ın sivilleri hedef alan saldırıları da, savaş ve Hamas'ın ideolojik-politik gerçekliğinin kaçınılmaz sonucu. İşgalci İsrail ordusundan bir kadın askerin çıplak bedeninin Gazze'de gezdirilmesi ya da başkaca askerlerin cesetlerinin teşhiri kabul edilemez. Bunun altını çizeyim. Bu durum, İsrail devletinin ve onların "sivil yerleşimci" diye dünyaya pazarladığı siyonist milis gücünün, yıllardır uyguladığı vahşetin üzerini örtmemeli. Sosyal medyada gözümüzün içine sokulan "mağdur İsrailli" görüntüsünden bin mislini Filistin halkına yaşatan Siyonist devlet gerçeğini asla unutmamak gerekiyor. Bu unutma hali, Türk devletinin, Kuzey Kürdistan'daki sömürgeci savaşını unutarak, kentlerde özyönetim ilan eden PKK'yi, bu direnişin nesnel yıkıcı sonuçlarından sorumlu tutmakla eşdeğer anlama gelebilir. Tam da durum Anti-Siyonist Yahudi örgütü Barış İçin Yahudilerin Sesi'nin şu açıklamasındaki gibi: "İsrail hükümeti yeni savaş ilan etmiş olabilir ama Filistinlilere yönelik savaşı 75 yıldan fazla bir süre önce başladı. İsrail'in apartheid'i ve işgali -ve ABD'nin bu baskıdaki suç ortaklığı- tüm bu şiddetin kaynağıdır. Gerçeklik, saati başlattığınızda şekillenir."*

"Siviller şiddet eylemlerinin hedefi olmamalı". Bu korunması gereken önemli ilke, savaş gerçekliğinde çoğu zaman "teorinin griliği" gibi kalıyor. Bu anlamda, Türkiye'deki savaş gerçekliği bakımından da "olumsuz" örnekler çokça. Bu eylemlerin sonuçlarından hareketle, ezilen bir halkın Türk inkarcı sömürgeciliğine karşı direnişi reddedilemeyeceğine göre, Filistinli 14 örgütün siyonist devlete karşı yürüttüğü direniş de reddedilemez.

Sekizincisi; burjuva hümanizminin tehlikeli sularına girmek, bir halkın direnişi karşısında tutum almaya, burada sömürgeci, Filistin'de siyonist devletin yanında saf tutmaya kadar insanı götürür. Bu hümanizmin, Filistin halkını silahsızlandırmaktan başka bir sonucu olmaz. Siyonist devletin tepeden tırnağa silahlı olduğu bir durumda, Filistin'i silahsızlandırmak, teslimiyetten başka bir anlam taşımaz.

Sosyal medya aleminde "İnsanın öldüğü hiçbir dava haklı değildir" diye bolca yazılıyor. O kadar ezber ki! İnsanın hayatını vermediği hiçbir dava yok ki ortada! İnsanlık, eşitlik ve özgürlük yönünde tüm ilerlemesini, hayatını vererek elde etti. Başka bir tarihsel ilerleme mi var!

* https://bianet.org/yazi/son-75-yilin-muhasebesi-285999