8 Ağustos 2022 Pazartesi

Antifaşist cephe için doğru yöntem

Durumun tümüyle alt-üst olması için her şeyden önce, devlet-halk, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, zengin-yoksul saflaşmasını etkinleştirecek ve özgürlük talebini geniş yığınların elinde bayraklaştıracak bir sokak mücadelesine; öncü bölüklerin sokak korkusunun yenilgiye uğratılmasına ihtiyaç var.
Diktatörün, mevcut konumunu, "askeri darbelere karşı olmak", "MGK'nın kaldırılması", "12 Eylül Anayasasına karşı olmak", "işkenceye karşı olmak", "demokrasi", "dil, kültür, inanç farklılıklarının tanınması" bayrağıyla yürüdüğü dönemde sağladığı kitle desteği kimse için sır değil. Saray darbesinden itibaren bu konumunu sermaye polisine, sermaye ordusuna, kontrgerillaya, MİT'e, Saray yargısına, hapishanelere, çeşitli kesimlerin şovenist, ırkçı, gerici eğilimlerini örgütleyip güçlendirmeye, korkuya teslim olmuşluğa, devrimci ve antifaşist kuvvetleri iradesizleştirmeye dayanarak korumak istediği de gözler önünde.
 
Diktatör, yeni konumunu meşrulaştırmak, pekiştirmek için tüm imkanlarını kullanırken, kitleleri toplumsal çürüme zemininde (ırkçılık, şovenizm, işgal destekçiliği, dinin uyuşturucu halinin yüceltilmesi, kadın düşmanlığı, homofobi, muhbirlik, toplumsal eşitsizlik ve adaletsizlikleri meşru görme vb.) tutmanın, bunlara itirazın toplumsal meşruiyetini ortadan kaldırmanın yeni yollarını arıyor. Bunun bir parçası olarak, faşist politik İslamcı ve ırkçı cepheyi genişletmeye, burjuva muhalefetin diğer güçlerini ise Türk burjuva devletinin çıkarları ve şovenist-toplumsal gerici kitle baskısı yolundan kendine tabi kılmaya çalışıyor. Sömürgeci işgal saldırısını tüm bunlar için yeni bir fırsata dönüştürdü. 
 
Ne var ki, hayat düz bir çizgide ilerlemiyor. Duruma etkide bulunan pek çok yeni etken devreye giriyor. Kadın mücadelesinin yarattığı güçlü basınçla, faşist politik İslamcı cephede, "kadın hak ve özgürlükleri" ekseninde ortaya çıkan, "dinsel anlayışların güncellenebileceği-güncellenemeyeceği" saflaşması bunun en yeni örneği oldu. Saadet Partisi'nin Erdoğan şefliğindeki Saray ittifakı dışında kalacağını açıklaması ve "Böyle bir ittifakta yer almak için deli olmak lazım" diyerek karşı propagandaya geçmesi, aynı doğrultudaki bir başka gelişmeydi. Efrîn direnişinin, dünya işçi sınıfı ve ezilenlerinin, Saray cuntasının uluslararası durumunu pek çok açıdan zora sokacak, hem genel olarak burjuva cephede hem de AKP cenahında iç sonuçlar üretecek bir saflaşmayı belirginleştirmeye başlaması, şu son iki ayda ortaya çıkan olgulardan bir diğeridir.
 
Durumun tümüyle alt-üst olması için her şeyden önce, devlet-halk, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, zengin-yoksul saflaşmasını etkinleştirecek ve özgürlük talebini geniş yığınların elinde bayraklaştıracak bir sokak mücadelesine; on binlerce gözaltı, binlerce tutuklama, kitle katliamları, devlet cinayetleri, işkence, kitlesel işten çıkarma, giderek sistematikleşen, sınır tanımaz hale gelen devlet terörüyle elde edilmek istenen sonuçların toprağını ekip gübreleyen umutsuzluğun kırılmasına; işçilerin, kadınların, gençlerin, emekçilerin, yoksulların öncü bölüklerinin sokak korkusunun yenilgiye uğratılmasına ihtiyaç var. Bunun büyüyen, genişleyen, sonuç alan bir varoluş kazanacak doğrultuda gelişmesi için "devrimcilik", "sosyalistlik" iddiasındaki parti ve grupların mevcut durumlarına güçlü bir müdahalede bulunmaları, fiili meşru mücadelenin önünü açmaları gerekiyor. Bu görevin kitlelere havale edilmesi, başarı imkanlarının dinamitlenmesinden ve "parti", "örgüt", "platform" vb. olarak politik varoluş hakkının ortadan kalktığının ilanından başka bir anlam taşımaz.
 
Bu görüş açısının gereği olarak, geçen haftaki başyazımızda, "antifaşist cephenin genişletilmesi" ihtiyacına dikkat çekmiş, "diktatöre, faşizme ve savaşa karşı mücadeleyi büyütmek için birlikte neler yapılabileceğini tartışmak bir başlangıç noktasıdır. Amaç faşizme karşı geniş bir güç birliği oluşturmak olduğuna göre, bugünkü siyasi koşulların emekçiler ve ezilenler lehine değiştirilmesi somut hedefiyle yürünecektir. Demek ki mesele, geniş bir antifaşist güç birliğine doğrudan devrimci bir program hazırlamak değildir. Mesele, mümkün olan bütün ilerici ve antifaşist kesimlerin birleşmelerini kolaylaştıracak, bu yönlü çabaların anlam ve hedef kaybına uğramasına yol açmayacak, antifaşist ve demokratik nitelikte kapsayıcı mücadele hedefleriyle tanımlanan bir ortak paydada buluşmaktır. Bu hedefler, faşist şeflik sisteminin engellenmesi, savaşa ve işgale son verilmesi, OHAL'in kaldırılması ve KHK'ların iptal edilmesi, söz, basın, toplantı, örgütlenme ve eylem haklarına vurulmuş yasal ve fiili zincirlerin kırılması, yaşam tarzı özgürlüğünün teminat altına alınması, eğitimde dinselleştirmenin durdurulması, kadınlara yönelik erkek egemen saldırıların cezalandırılması, Kürt halkının haklarının tanınması, ezilen ulus ve inanç toplulukları üzerindeki baskıların son bulması, zindanlardaki insanlık dışı zulmün önüne geçilmesi olarak özetlenebilir" demiştik.
 
Halkevleri, bu hafta, aynı eksende bir "kurultay" çağrısı yaptı. Kuşkusuz başlangıç yöntemi olarak amacıyla sürtünen nitelikleri belirgin bir tutum bu. "Halkevleri kurultayı" düzenlenmeyeceğine göre, çağrıcılardan çağrı metnine değin antifaşist cepheyi genişletecek öze ve biçime sahip olması gerekirdi. Böyle bir sorumluluğun gösterilmemiş olması, sözde ne denirse densin, pratikte, durumun ciddiyetiyle ve mevcut siyasi koşulların değişimi için önceliklerle kurulan ilişkideki yüzeyselliğe, darlığa işaret ediyor. TÖP-G’nin, Halkevleri’nin çağrısına, medya yoluyla, içerik ve biçim çerçevesi çizen bir "kurultay" çağrısıyla cevap vermesi bunları anlamak için yeterli olsa gerek.
 
Yine önceki başyazımızda da belirttiğimiz gibi antifaşist cephenin genişletilmesi söz konusu olduğunda, günümüzde yasal-fiili meşru mücadele alanında en ileri ifadesini bulduğu HDP-HDK’nın öncelikli hareket noktası olduğunu yineleyelim.
 
Kuşkusuz, Halkevleri’nin, "yurttaşlık", "cumhuriyet" gibi burjuva bilincin sınırlarına çeken, "bu memleket bizim" gibi son çeyrek asırda aşınmış, şovenist bozulmaya uğramış, TÖP-G’nin "demokratik cumhuriyet", "meclisler" gibi peşin çerçeveler çizen görüşleri tartışılabilir. Fakat işe emekçi soldan partilerin, grupların, ilerici sendikaların, meslek birliklerinin, sanatçı örgütlerinin, çevre platformlarının, ilerici basının, akademisyenlerin, köylü örgütlerinin, demokratik Alevi örgütlerin, antikapitalist Müslümanların, Kürt ulusal mücadelesi safındaki yurtsever din insanlarının, Hristiyan inanıştan toplulukların hayat ve zenginlik kattığı bir çağrı metniyle başlamamak daha baştan amacı sakatlayan bir hatadır. Kağıt üzerindeki imzalarda, medya haberlerinde ve fotoğraflarda hızla solup gidecek, umutsuzluğa kan taşıyacak bir girişim murat edilmiyor ya da Halkevleri kitlesini şu ya da bu oranda genişletecek bir grup çalışması hedeflenmiyorsa, sergilenen hatayı düzeltme sorumluluğu Halkevleri’nin omuzlarındadır.
 
Elbette, bu hata, ilerici, demokratik özlemlerle burjuva sol saflarda bulunan gençleri, kadınları, işçileri, yoksulları emekçi sol saflara çekmek, oluşacak yeni siyasi ve toplumsal atmosferde AKP etkisi altındaki kadınlarda ve yoksullarda saf değiştirme düşünce, duygu ve iradesi oluşturmak, diktatörü ve Saray cuntasını yenilgiye uğratmak hedefleriyle bağlı güncel politik bir görev olarak antifaşist cephenin genişletilmesi çabalarının önüne geçirilmemelidir. Görüşme ve tartışmalarla amaca uygun bir yöntem geliştirilmesi sorumluluğuyla hareket edilmeli, kolektivizmin bereketli, zengin imkanlarıyla yol alınmalıdır.