26 Eylül 2020 Cumartesi

Yaşam Uzun yazdı | Gaz sıkışması

AKP her sıkıştığında gaz çıkarıyor ama hazır sıkışmışken hücuma neden geçilmiyor? Meseleler o kadar iç içe ki fosil yakıtların ekolojik tahribatından girip selde ölen canlara, tarlasında mahsulü çürüyen çiftçiden fabrikada koronadan ölen işçiye, katledilen kadınlardan ekonomik çaresizlikten intiharlara her bir toplumsal sorun bir zincir gibi birbirine bağlı aynı faşist politik hattın üzerinde gelişiyor.

Eksen değiştirici bir müjde olarak verilen doğalgaz rezervlerinin keşfi, gündem konusu yaratmakta sorun yaşamayan iktidarın önümüze koyduğu yeni bir mesele olarak enine boyuna incelendi. İki gün sonra Giresun ve Rize'deki büyük sel felaketi olmasa belki daha da coşkulu bir şekilde devam edecek bu safsata, bu trajik duruma rağmen gündemdeki etkisini bir süre daha sürdürecek gibi duruyor. Zira Ayasofya gibi birkaç günlük bir tartışma malzemesi olmanın ötesinde iktidarın bölgesel politik hamleleri ve iç siyasetteki geriye gidişi sınırlandırma adına, Doğu Akdeniz'deki yine fosil yakıt arama faaliyetleriyle birlikte enerji politikaları, orta-uzun vadeli bir yer tutuyor. Gerçi normalde 8-10 yılda kullanıma girmesi beklenen böyle bir doğalgaz projesinin 2 yılda biteceği iddiası, gerçekçilikten uzak politik söylemler için de bir malzeme olmasının önünde engel olmadığını gösteriyor.

Safsatanın içi boş, tek alıcısı burjuva muhalefet ve tek kıymeti sermaye için. İktidarın attığı her politik adımın birer yalandan ibaret olduğunun açıkça görülebiliyor oluşu burjuva muhalefet için muazzam bir politikasızlık üretirken nedense bir "milli servet" olarak görülen yeraltı kaynakları ele alınırken işçi sınıfı ve ezilenler için tutarlı bir politik söylem ve pratik tutturmayı şu ana kadar emekçi sol kesimler de başaramadı.

Öncelikle mesele bulunan gazın miktarı değil. İhtiyacın bir kısmını karşılayacak diye burun kıvırmak, daha fazlasının bulunabilme olasılığı varken politik olarak bir şey ifade etmiyor. Daha fazla veya daha az olması onun bir fosil yakıt olması gerçeğini değiştirmiyor.

Yine, mesele teknik ve ekonomik fizibiliteyle ilgili de değil. Geminin sondaja başlamasından 3 hafta sonra bulması, 5 milyar doları bulacak çıkarma maliyeti, 7-8 yıl yerine 2 yıl içinde kullanma vaadi... Bunlar yalan söylemekte mahir bir iktidarın kolaylıkla etrafından dolaşabileceği argümanlar. Öyle ya da böyle bu tartışmanın sonu bu doğalgazın çıkarılmasına onay vermeye gider.

Mesele yerli ve milli enerjiye sahip olmak da değil. İster "biz" çıkaralım, ister daha önceki gibi kuyu açması için anlaşma yapılan, ancak şu ana kadar bir şey bulamayan tekeller, bu doğalgaz rezervi sermaye döngüsünün bir parçası. TPAO'nun içinin boşaltılması ve bu kurumlardaki liyakatsızlık tartışmasıyla gelinen nokta da yine mafyatik bir çıkar birliği olan AKP'nin bu gücüne karşı güçsüzlüğün ilanıdır. Devlet de çıkarsa şirketler de çıkarsa servet aktarımının bir aracı olarak, bölgedeki ekolojik tahribatı ve iklim krizine katkısıyla kaybeden yine işçi sınıfı ve ezilenler olacak.

Ve nihayetinde meseleyi ekonomiye katkısı üzerinden eleştirmek de anlamsız. Enerjide dışa bağımlılığı %75'i bulan bir ülkenin cari açığını azaltmaya bir katkı yapabilir ancak bu rezerv ister devlet ister doğrudan sermaye kontrolünde olsun zaten çalınan bizim paramız olacak. Ekonomisi yapısal olarak krizde olan bir ülkenin azalan cari açığının esas kısmını oluşturan özel şirket borçlarının toplumsallaştırılmasına izin verildiği ölçüde gazdan elde edilecek kazancın da özelleştirileceğini ve halka kalırsa bir damla kalacağını düşünebiliriz. Enerji projeleri, yapıları itibariyle zaten çok geniş ve uzun süreli bir istihdam sağlamadıkları gibi bu alandaki iş güvenliği diğer sektörlere göre daha fazla göz ardı edilir. Emperyalist küresel ekonomideki konumu Türkiye'ye yakın ülkelerdeki fosil yakıtların o ülkelerin refahına ne kadar katkı yaptığına bakmak yeterli olacaktır.

Karadeniz'deki bu "keşif" ile ayrıca 7-8 yıl sonra ilk kez kullanıma sokulabileceği tahmin edilen gazın taşınması için Kanal İstanbul'un gerekliliğine dair bir neden de keşfedilmiş oldu. Henüz çıkarılmasının bile net olmadığı bir gazın taşınması üzerinden kalan Kuzey Ormanlarını ve tüm bölge ekosistemini altüst edecek bir projeye meşruiyet devşirmeye çalışmak nafile bir çabadır. Her iki projenin de, halihazırda koronavirüs salgınının da bir sonuç olarak önümüzde durduğu haliyle, derin bir ekolojik kriz içindeki doğaya çok ağır darbeler olduğu net bir şekilde önümüzdedir. Her iki projeden de ne İstanbul, Karadeniz ve dünya halklarının, ne de Türkiye'deki işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarı vardır. Kanal İstanbul'a ne kadar karşı çıkılıyorsa ve gayrimeşru görülüyorsa Karadeniz doğalgazına da öyle yaklaşılmalıdır.

Doğalgazın çıkarılması ve kullanımıyla ilgili karar yetkisi halkta değil, artık bunun gibi ekolojik yıkım projeleri "yaşam hakkı"na doğrudan müdahale olarak görülmesi gerekmektedir. Bir süredir ısıtılan bağımsızlık mücadelesi söylemi doğanın daha fazla talan edilmesine, emeğin daha fazla sömürülmesine ve bunların sonucu olarak işçilerin daha fazla ölmesine bağlı. Bağımsızlıktan anlayacağımız da bağımlılık ilişkilerinde el rahatlatmadan öte bir şey değil. Asla bir enerji projesi olmayan, doğa yıkımı ve servet transferi için bir araç olan bu yeni fosil yakıt keşifleriyle Türkiye gaz tüketimini arttırmak için doğalgazı ısınmada ön plana çıkarıyor, en ücra köşelere kadar altyapısını oluşturuyor, yüksek enerji tüketen AVM'leri, fabrikaları salgında bile kapatmıyor, enerji verimliliğini uygulamıyor, yenilenebilir enerji yerine buralarda doğalgazı bir geçiş enerjisi olarak görüyor. Tükettiğinden fazla fosil yakıt ithal eden Türkiye, önümüzdeki yıllarda bitecek sözleşmeleri yenilememek için bu yeni keşifle bir fırsat bulduğunu düşünebilir ama bu fırsat bize değil, Türkiye burjuvazisine sunulmuş bir fırsattır.

Enerjide dışa bağımlılığın azalması için fosil yakıtlara daha fazla yaslanmaya değil, enerji sistemlerinde uzun vadeli bir planlamaya ve buna uygun bir dönüşüme ihtiyaç var. Ancak mesele dışa bağımlılık değil, enerjinin meta olmaktan çıkarılmasıdır. Bugün elektrik, ısınma, ulaşım için gereken enerji, temel toplumsal ihtiyaçtır, temel bir insan hakkıdır. Bunun herkese ücretsiz sağlanmasının koşulu enerjinin üretiminden kullanımına kadar her basamağının toplumsal mülkiyet altına alınmasıdır. Ancak bu yapıldığı takdirde AVM'lere, betona-asfalta, iklimsel olarak kullanımının gereksiz olduğu yerlere kadar götürülen doğalgaz gibi fosil yakıtların toplumsal ihtiyacın çok çok üzerindeki üretimi sınırlandırılabilir, dağıtık yeni bir elektrik şebekesiyle bütünleşik yenilenebilir enerjiye planlı ve ekolojik geçiş sağlanabilir. Ve ancak bu sayede, örneğin bugün Mardin'de bir cezalandırma biçimi olarak kullanılan elektrik kesintilerinden kurtularak, enerjiye erişimde enerji demokrasisi sağlanabilir.

Fosil yakıtlara karşı çıkanlara istemezükçülük yaftası ve vatan hainliğinden başka bir argümanla karşı çıkamıyorlar, çünkü bu gazın doğrudan hizmet edeceği sermaye sınıfının çıkarlarını bugün artık açıkça yalan söylemeden savunmanın bir yolu yok. Doğayla ancak emek dolayımıyla ilişki kuran sermaye, onu çarklarını döndürecek kaynak olarak görüyor. Deniz ekosistemine etkisi, bölgedeki ekolojik tahribatı ya da iklim krizini şiddetlendirecek etkisini sermaye döngüsünün dışında, dışsallaştırılmış bir durum olarak görüyor. Emekçi solun da tartışmayı aynı zeminde kurması politik açıdan elini güçsüz bıraktığı gibi, ekolojik krizin ciddiyetinin de henüz kavranmadığına işaret ediyor.

Şu an için bu tür fosil yakıt kaynaklarının yeraltında bırakılması talebini savunmak burjuva muhalefet de dahil tüm düzen içi güçlerle karşı karşıya gelmeyi de gerektiriyor. İşçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarına olan ve toplumsal adaletin sağlanması açısından yükseltilmesi gereken, fosil yakıtların sınıfsal uzlaşmanın bir aracı olarak daha adil paylaşılmasını talep etmek değil, parçası olduğu doğanın, ekosistemlerin daha fazla tahrip edilmemesini, iklim krizinin daha fazla şiddetlendirilmemesini talep etmektir. Genel olarak bugüne kadar ekoloji mücadelesinin bir talebi olarak bırakılan ancak bugün politik mücadelenin genelinin başat konularından biri olarak kendini dayatan bu talep, bugün faşist iktidarın karşısına dikilerek mevcut projelerin durdurulmasını ve yenilerinin yaptırılmamasını sağlayacak eylem pratiklerini örgütlemeyi gerektirmektedir. Evet, AKP her sıkıştığında gaz çıkarıyor ama hazır sıkışmışken hücuma neden geçilmiyor? Meseleler o kadar iç içe ki fosil yakıtların ekolojik tahribatından girip selde ölen canlara, tarlasında mahsulü çürüyen çiftçiden fabrikada koronadan ölen işçiye, katledilen kadınlardan ekonomik çaresizlikten intiharlara her bir toplumsal sorun bir zincir gibi birbirine bağlı aynı faşist politik hattın üzerinde gelişiyor.