4 Nisan 2020 Cumartesi

Uzlaşmaz çelişkiler çatışmasız çözülmez

Kimse ayrıcalıklarını ve iktidarlarını kendi eliyle teslim etmeyecektir. Dün de bugün de yarın da ezen ve ezilen ilişkisinin en temel kuralı hükmünü sürdürecektir. Çelişkilerin çözülmesinin tek yolu bunun nedenleriyle, muhataplarıyla doğrudan bir çatışmaya girmekten geçiyor. Kadın özgürlüğünün kapitalizmden ve tüm erkek egemen rejimlerden kopuşla mümkün olacağı her geçen yıl daha fazla açığa çıkmış durumda. 

Kapitalizmin varoluşsal krizinin en görünür yanlarından biri kadınlara uygulanan cinsel ve sınıfsal sömürüsünün ulaştığı düzeydir. İlksel birikim döneminde kadınların cadı avlarıyla katledilmesinin 21. yüzyıl versiyonunu yaşıyoruz. Kendi özgün politik veya ekonomik farklılıklarına rağmen birçok coğrafyada yaşayan kadınların ortak bir sorunu var: Devletlerin kanatları altına aldığı erkek şiddeti...

Kadınlar, ister evinin dört duvarı içinde olsun isterse de toplumsal üretim çarkları arasında olsun hem emek hem de beden olarak sömürüye maruz kalıyor. Her yanıyla cinsiyetçi bu sömürü erkek egemenliği için yeterli gelmiyor ki, sömürü yerini yok etmeye bırakıyor. Kadınları nefes alamaz hale getirmeye çalışıyor.

Kadın isyanı tam da buradan patlak veriyor. Kadınlar, cinsiyetçiliğin tüm biçimlerine karşı ortak bir çığlıkla haykırıyor: "Artık yeter."

Sadece sömürge veya bağımlı ülkelerde değil, emperyalist metropollerde erkeklerin kadına yönelik ölümle sonuçlandırdığı cinsel şiddet iki-üç katına çıkmış durumda. 2019'da Fransa'da 130 kadın katledildi. Almanya'da 2018 verilerine göre 122, İtalya'da 142 kadın katledildi. Cinsel şiddete uğrayan kadınların sayısı ülke başına 100 binleri geçiyor. Cinsiyet eşitliğinde Türkiye 153 ülke arasında 130. sıradayken, kadına uygulanan şiddette üst sırayı kimseye kaptırmadı. Dünya sıralamasında ikinci sırada yer aldı. 2019 verilerine göre üç günde iki kadın öldürülüyor.

Her ülkede şiddetin biçimleri değişiyor, Afrika'da kadın sünneti, Hindistan'da dinlerin ve inançlardan kaynaklı şiddet ve ayrımcılık, emperyalist metropollerde özellikle göçmen kadınların uğradığı şiddet, birçok Latin Amerika ülkesinde kürtaj yasağı...

Şiddet biçimi ne olursa olsun kadınlar, erkek-devlet şiddetine karşı isyanda buluşuyor. Şili'deki LasTesis dansının dünyaya yayılması gibi, Meksika'da erkek şiddetine karşı gösterilerde haykırılan "Yaşamak İstiyoruz" çığlığı ve daha onlarca mücadele biçimi ve sözü, dalga dalga yayılıyor, dünya kadınlarının ortak sözüne ve eylemine dönüşüyor.

Kadın özgürlük hareketi, parçaların birleşmesiyle "Dünyayı yerinden oynatacağız" niceliğine doğru büyüyor. Her ülkenin kendi özgünlükleri içinde bu gelişim kendi rengini alıyor.

Meksika Adalet Sarayı kadınlar tarafından ateşe verildi. Öfke, Şubat ayında yaşanan iki cinsel şiddet üzerine patladı. Mahkemeyi yakanlar arasında yer alan 2016 yılında kızı katledilen Elidieth Yesenia Zamudio, "Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var" diye haykırdı. Veya İtalya'da kadınlar, iki günlük grev ilan ederken "Güvenlik gerekçesiyle elimizden her gün alınan tüm alanları geri alacağız" kararlılığını dile getirdi.

Türkiye, İtalya, Arjantin, Meksika, Fransa, Bangladeş, Sudan, Hindistan veya Şili...

Ekonomik krizin, yoksulluğun ve yolsuzluğun sonuçları tepkilerin odağında dursa da bu yılki 8 Mart'ta yükselen çığlık kadına yönelik şiddetin durdurulması ve ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel her alanda kadınlara yönelik uygulanan toplumsal cinsiyet ayrımcılığının sona erdirilmesi.

Milyonlar en temelde bu taleplerle sokaklara çıktı. Katledilen kadınlar için mum yakanlar da oldu, stadyumlarda gösteriler düzenleyenler de... Evinde hizmeti durduran da oldu, 8 Mart'ın tatil gününe denk gelmesi nedeniyle 9 Mart'ta üretimi durduranlar da.

İdeolojik çeşitliliğe sahip toplam kadın hareketi, son yıllara oranla birbirinden çok daha hızlı öğreniyor, etkileşiyor ve eylemini ortaklaştırıyor. Kadınların yaşadıkları birbirine o kadar benziyor ki, talepleri de taleplerin haykırıldığı sloganlar da ortaklaşmaya başlıyor. "Asla yalnız yürümeyeceksin", "Bir kişi daha eksilmeyeceğiz", "Yaşamak istiyoruz" sloganları kadınları aynı çatı altında buluşturuyor.

Bu elbetteki erkek egemenliğinden nemalanan devletlerin, sermayenin ve ayrıcalıklı konumunu kaybetmek istemeyen erkeklere karşı kadın özgürlük mücadelesinin önemli bir gücünü büyütüyor.

***

Kadın hareketinde yeni bir dalga yükseliyor. Bu dalga, lokal, kesimsel veya bölgesel değil. Çünkü dünya artık eski dünya değil. Kapitalizm küreselleştiği oranda dünyayı da küçülttü. Deyim yerindeyse Uzak Doğu'da rüzgar esse Latin Amerika'da yaprak sallanır hale geldi. Sorunlar olduğu kadar herhangi bir coğrafyada patlak veren toplumsal öfke de hızla enternasyonal bir karşılık buluyor. Buradan bakınca faşist şef Erdoğan rejiminin izlediği politikalarının sadece bu topraklarda yaşayanları etkilediği söylenemez. Çeteler eliyle Suriye'yi talan ve yağmaya girişmesinin ardından milyonlarca insan dünyanın dört bir yanına savruldu. Tam şu günlerde mülteci kadınların yaşadığı sorunları bu topraklardaki sömürgeci faşizmden bağımsız düşünebilir miyiz? Veya Tayland'daki seks işçilerinin sorunlarıyla Latin Amerika'da yasal ve güvenceli kürtaj hakkına erişemeyen kadınların sorunlarını birbirinden ayırabilir miyiz? Sarı Yelekliler'in isyanıyla karşılık bulan "Yeni Emeklilik Reformu" sadece Fransa işçi kadınlarını mı etkileyecek örneğin?

Dünyanın herhangi bir noktasında başlayan kıvılcım, sadece kendi coğrafyasında ateşe dönüşmekle kalmıyor, çevresini yakan bir yangına dönüşüyor. Çelişkiler, çatırdamak için bir titreşimi bekleyen bir fay hattı gibi. Gerilimler birbirini tetikliyor. Her bir patlama ve çatırtı, yeni bir düzlemi açığa çıkartıyor. Yanı sıra her hareket en temel taleplerde giderek ortaklaşıyor.

Küresel kadın hareketinde de güncel gelişim bu yöndedir. Öncelikle kadın hareketinin temel talebi eşitliktir. İster sömürge ve bağımlı ülkeler olsun isterse de emperyalist ülkeler olsun, burjuvazinin çokça söylediği 'kırılan cam tavanların' aksine eşitlik temel bir talep olarak yükseliyor. Kadınların daha fazla üretim içinde olmasını salık veren sermaye ideologlarına karşı 'kim için üretim, nasıl üretim' sorusu daha sık dile getiriliyor. Milyonlarca kadın sermayenin sömürüsü altında inim inim inlerken, 'güçlü kadın' algısının 'bir avuç kadın' olduğu gerçeği artık perdelenemiyor. (Hatırlayalım, Hillary Clinton'un Trump'a karşı seçim mücadelesinde 'kadın' olduğu için desteklenmesi gerektiği propaganda yapılmış, ancak Clinton'un talepleri, göçmen, afro-Amerikalı, yoksul kadınlara hiçbir şey vaat etmemişti.)

Bir diğer talep ise adalet. Erkek şiddetiyle katledilen kadınların davalarında verilen kararlar ortada. Eğer güçlü bir sahiplenme olmazsa, katiller elini kolunu sallayarak hapishanelerden salıveriliyor. Keza diğer cinsel suçlarda da durum çok farklı değil.

Belki de milyonlarca kadını bir araya getiren sorun ise cinsel şiddetin ulaştığı boyut. O yüzden LasTesis'in sözlerinin yankısı, Meksika'daki annenin çığlığı, Emine Bulut'un 'ölmek istemiyorum' haykırışı bu sistemin adaletini sorgulatıyor, öfkeyi büyütüyor.

Bu çelişkiler, 'çözül' demekle çözülebilecek türden değil. Birkaç davada katil yargılanabilir. Birkaç sermaye grubunda kadınlar CEO olabilir, erkeklerle eşit poz verebilir. Parlamentolarda milletvekilleri sayısı erkekleri geçebilir, başkanları kadın olabilir. Bu sistem içinde bunlar kadınların kolektif haklarının temini anlamına gelmeyeceği gibi, 'başarı öyküsü'nün nesnesi olmaktan öteye gitmeyecektir.

Nasıl ki kapitalist sistem geçmişte yaşadığı krizleri çeşitli yöntemlerle aştı ve fakat gelinen aşamada sınırlarına dayanarak bir varoluşsal krizin içine yuvarlandıysa, bu temelin üzerinde yükselen erkek egemen rejimler de kadına dönük her türlü sömürü ve şiddet de sınırlarına dayandı. Devlet ve sermaye güçleri kadınların taleplerini ortadan kaldıracak kudrete sahip olmadığı gibi yeni türden çözümler de geliştiremiyorlar. Ancak bu hareketi kendi çıkarlarına göre dizayn ederek belli sınırlar içinde tutmaya çalışıyorlar. Örneğin, Türkiye'de kürtajın yasal olması ama bir çok koşula bağlanması gibi. Çalışmanın serbest olması ama ucuz ve güvencesiz çalışması gibi... Bu anlamıyla "eşit işe eşit ücret", "benim bedenim benim kararım" demek uzayın derinliklerine salınan hoş bir seda değil. Sermaye ve devlet için ise hiç değil.

Kimse ayrıcalıklarını ve iktidarlarını kendi eliyle teslim etmeyecektir. Dün de bugün de yarın da ezen ve ezilen ilişkisinin en temel kuralı hükmünü sürdürecektir. Çelişkilerin çözülmesinin tek yolu bunun nedenleriyle, muhataplarıyla doğrudan bir çatışmaya girmekten geçiyor. Kadın özgürlüğünün kapitalizmden ve tüm erkek egemen rejimlerden kopuşla mümkün olacağı her geçen yıl daha fazla açığa çıkmış durumda. Antikapitalist, antifaşist ve antisömürgeci olmayan hiçbir kadın hareketi kadınların kurtuluşunu, özgürlüğünü sağlayamayacaktır. Bunun için de kadın hareketinin kendini yeniden konumlandırmaya ve izleyeceği yolu çizmeye ihtiyacı var. Komünist kadınların dile getirdiği kadın devrimi programı bu yeni yol arayışının bir parçasıdır. Örgütlü erkek egemenliğine karşı örgütlü kadın özgürlük hareketini büyütmek, sistemli bir çarpışmaya girişmek ve milyonlarca kadını hazırlamak daha elzem hale gelmiştir. Çelişkilerin uzlaşmayla, anlaşmayla veya ötelemelerle çözülmeyeceği ortada. Çelişkiler çözülecekse eğer, çatışmalı bir süreci göze almak ve buna göre konumlamaktan geçiyor. Kadın hareketinin son yıllardaki pratiği bu ihtiyacı daha fazla doğrulamıştır. Yeni dönemin rotasını ise Meksikalı bir anne özetliyor:

"Artık yetti. Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var benim. Kimseden de izin istemiyorum… Bizle beraber mücadele etmeyenler yolumuzdan çekilsin. Çünkü kızımı öldürmeden önce başka kadınları öldürüyorlardı. Peki biz ne yapıyorduk? Evlerimizde oturup ağlayarak dikiş dikiyorduk. Artık bitti."