25 Mayıs 2020 Pazartesi

Türkiye'nin Suriye'de ne işi (mi) var?

Kime sorsanız zaten savaş karşıtıdır! Ancak başta devrimci sosyalistler olmak üzere, emekçi sol hareket giderek bölgesel savaş karakterine bürünen bu savaş sürecinin içerideki sınıf savaşımıyla bağını kurmalı, buna göre pozisyon almalı, ajitasyon, propaganda ve eylemlerinin içeriğini buradan kurmalıdır.

"Suriye'de ne işimiz var?" sorusu, Suriye iç savaşına doğrudan askeri güçleriyle dahil olmasından bu yana, ama en çok da İdlib savaşındaki ağır askeri kayıplarından sonra gündeme geldi. Bu soru, aynı zamanda faşist rejime karşı yükseltilen bir tür savaş karşıtlığı ajitasyonunun da naif ifadesi oldu.

Başta faşist şef ile ortağı Bahçeli olmak üzere, diktatörlüğün resmi, gayri-resmi propagandacıları ve sözcüleri, Suriye ile savaşta olmanın gerekçesini bilinen o büyük yalana sarılarak yapıyor; İdlib'de "insani krizi engellemek" ve "sınırları korumak" için bulunduklarını açıklıyor. İşgalci, sömürgeci tüm savaşlarda egemenlerin kullandığı standart yalanın İdlib savaşına uyarlanmış türevidir bu. Aynı zamanda yazının başlığını oluşturan soruya da faşist rejim cephesinden verilmiş bir yanıttır.

Coğrafyamız halkları neredeyse son 40 yıldır savaş siyasetine tanıklık etti. Kürt halkı sömürgeci savaşın zulmüne maruz kalırken Türkiyeli işçi ve emekçilerse bunun doğrudan bir sonucu olarak milliyetçi, ırkçı şovenizmin esiri oldu. Bütün bu yıllar boyunca anlamlı bir sömürgeci savaş karşıtlığı ise geliştirilemedi. İktidarlar değişti, ancak sömürgeci rejimin karakteri ve kirli savaş gerçeği değişmedi. Gelinen aşamada Kürt halkına karşı verilen savaşın sahası Güney Kürdistan ve Rojava sathına kadar yayıldı. Savaş karşıtlığı ise daha geniş bir toplumsal kesimin bilincine doğru giderek yayılsa da etkin ve örgütlü bir politik kitle gücüne ulaşamadı. Gerçekleştirilen eylemler sarf edilen sözlerle ölçüşemeyecek düzeyde güdük kaldı.

Bu tarihsel zafiyet güncel olarak İdlib gibi gerçekte daha konvansiyonel bir düzeye ulaşan savaş durumunda bir kez daha açığa çıktı. Savaş karşıtlığının asıl öznesi olması gereken emekçi sol hareketin önemli bir bölüğü politik bir mücadele yerine politik bir söylem tutturma pratiğinden ve niyet beyanından ileriye gidemedi. Oysa savaşa karşı büyümekte olan öfke ve potansiyel enerji dünden daha fazla. Üstelik ekonomik kriz koşullarında bu potansiyel birikim daha açık bir toplumsal öfkeye ulaşma imkanına sahip.

SAVAŞA KARŞITLIĞININ GÜNCEL İÇERİĞİ
Her şeyden önce savaş karşıtı mücadelenin içeriği güncel olarak doğru tespit edilmeli ve politik hat bu içerikten hareketle örgütlenmelidir. Bugünkü savaşa karşı mücadelenin içeriğini faşizme karşı mücadele, daha somut anlatımla AKP-MHP faşist blokuna karşı mücadele oluşturmalıdır. Bu yalnızca savaşın ve işgalin sorumlusu olmalarından ötürü değil, bundan daha önemlisi İdlib savaşının olası sonuçlarının bu faşist blokun yenilgisinin yolunu açacağındandır. Savaş ve iktidar denklemi içinde düşünüldüğünde özellikle faşist diktatörlükle yönetilen coğrafyalarda savaşta yenilenlerin iktidardan da düştüğü gerçeği adeta bir yasa gibi işlemektedir. Son yüz yılda bunun çokça örneği yaşandı. Hitler ve Mussolini en bilinenleri. Yanı sıra yalnızca Kürdistan'daki gerilla savaşının uzun süreli karakteri ve elde ettiği düzey, nice iktidar partisinin sahneden çekilmesine yol açtı. Cephede yenilen siyasette de yenildi.

Faşist şef ve iktidar bloku bu gerçeğin farkında olduğu için emperyalist çelişkilerden de yararlanarak savaş cephesindeki pozisyonun hiç değilse korumak istemekte. İçeride ise olası bir savaş karşıtlığının gelişimini engellemek için polis-yargı sopasını kullanmakta. Açık ki savaş koşullarında askeri yenilgi ihtimalini gören rejim ezilenlere ve öncülerine karşı daha fazla sertleşecektir. Kimi muhalif burjuva gazetecilerin dahi gözaltına alınması, bir dizi kentte sokak etkinliklerinin tümden yasaklanması bu gerçeğe işaret ediyor.

Bu durumdan hareketle İdlib somutunda gelişen savaş karşıtı hareketin politik içeriğinin genellikten kurtulması gerektiği açık. Savaş karşıtı teşhirin "asker ölümü", "mülteci dramı", "savaşın acımasızlığı" gibi insani söylemlerle sınırlanmaması, "Suriye'de ne işimiz var?" gibi esasen rejimin sömürgeci faşist karakterini gizleyen, savaşın ve işgalin gerçek amaçlarının üstünü örten ve nihayetinde şovenizmin izlerini taşıyarak yolu burjuva devlet iktidarının üstü örtük koruyuculuğuna çıkan söylemin dışına taşırılmalıdır. İşbirlikçi Türk burjuva devletinin ve işgalci ordunun Suriye'de ne işi olduğu gayet açıktır. Onun emperyalist yayılmacı hayalleri, Kürt/Rojava devrimi düşmanlığı ve içeride faşist rejimin tahkim edilmesi ihtiyacı Suriye'de olmayı zorunlu kılıyor. Durumun meşruiyetini sorgulamak adına ordunun Suriye'de ne işi olduğu gibi belirsiz bir soru yerine neden orada olduğunu anlatan açık ve çarpıcı bir teşhirle yanıtlar vermek gerekiyor. Türkiye işçi ve emekçilerinin bu savaşta en çok ihtiyaç duyduğu karartılan gerçeklerdir. Erdoğan-Bahçeli ikilisi İdlib meselesinde halihazırda zaten bir meşruiyet sorunu yaşadıkları için "insani kriz" bahanesinden daha gerçek bir zemine, yani "beka sorununa" dümen kırdılar. Olası toprak kaybına, Hatay'ın elden gitmesine, Rojava'daki direnişin Şırnak'a, Batman'a, Mardin'e yayılmasından dem vurdular. Özetle sömürgeciliğin yenilgi riskini dillendirerek Türk halkının en geri bilincine seslenerek bölücülük zehrini enjekte ettiler.

FAŞİZMİN YENİLGİSİNİ HAZIRLAMAK
Tam da burada İdlib savaşına dair doğru soruları sormak, halkın ihtiyaç duyduğu yanıtları vermek, gizlenen gerçekleri dile getirmek öncü, devrimci, ilerici güçlerin görevidir. Elbette insani içerikli bir ajitasyonun özellikle geniş yığınların savaşı sorgulaması, gerçekle hiç değilse bu açıdan buluşması için bir değeri vardır. Savaşta ölenlerin yoksul halk evlatları olduğu gerçeğini tabii ki dillendirmeli, mültecilerin yaşadıkları zulmü ifade etmeli, ezilenleri harekete geçmeye çağırmalıyız. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu ajitasyon işçi sınıfı ve ezilenlere kendi başına faşizmle ve işgalci sömürgecilikle mücadele bilinci aşılamaya yetmez. Alanı geniş bir kesime ulaştığı oranda dahi etkisi ancak günlük olaylarla –sözgelimi askeri kayıplarla–  sınırlıdır ve stratejik bir mücadele bilinci taşımaz. Kurumuş derenin üzerine köprü yapmak kadardır etkisi. Ve ne yazık ki, çoğu durumda rejimin propaganda merkezlerinin özellikle de asker ölümleri üzerinden yaptığı faşist propagandanın etki gücünü aşma şansı yoktur.

Sorun, genel geçer bir savaş karşıtlığı ve savaşa son verme çağrısı yapmak, asker ölümlerine karşı çıkmak değil, savaşı sonlandırmak için antifaşist mücadeleyi örgütlemek, işgali sonlandırmak ve bu yolla faşizmin yenilgisini hazırlamaktır. Türkiye, Kürdistan ya da Suriye'de adil ve demokratik bir barış isteyenlerin zorunlu görevi AKP-MHP faşizmine karşı mücadele etmektir. İdlib savaşının olası sonuçlarını hesaplamak, Türkiye ve Kürdistan halklarının geleceğine dair etkilerini kavramak, buradan hareketle savaş karşıtı mücadeleyi AKP-MHP blokunu yenilgiye uğratmanın zemini olarak görmek gerek. Bunun yegane yolu savaşın geri cephesini etkilemektir, yani yığınları duru bir ajitasyonla harekete geçirmek ve antifaşist mücadeleye kazanmaktır. Tüm zorluklarına rağmen bunun imkanları fazlasıyla vardır.

Şu ya da bu düzeyde dillendirilen naif ajitasyonların tamamını burjuva muhalefet güçleri de yapmaktadır. Kime sorsanız zaten savaş karşıtıdır! Ancak başta devrimci sosyalistler olmak üzere, emekçi sol hareket giderek bölgesel savaş karakterine bürünen bu savaş sürecinin içerideki sınıf savaşımıyla bağını kurmalı, buna göre pozisyon almalı, ajitasyon, propaganda ve eylemlerinin içeriğini buradan kurmalıdır. Şovenizmin ve türevi olan tüm söylemlerin faşizme karşı verilen özgürlük mücadelesini gölgelemesine, silikleştirmesine izin vermemeliyiz. Bu durum açık ki daha fazla zorluk getirecektir. Ancak zorluklardan devrim adına yararlanmak, her şart altında gerçekleri dile getirmek devrimci sosyalistlerin görevidir. İdlib savaşına karşı yaprağın kımıldamadığı yerde sosyalist gençlerin faşizmi hedef alan devrimci ajitasyonu buna örnektir.

Bakmayın siz TV ekranlarından hamaset yapan iktidar temsilcilerine, sözde stratejistlere, çoktan yenilmiş emekli generallere ve medya şarlatanlarına! Bu sivil 'mehmetçikler'in görevi gerçeğe kurşun sıkmaktır. Kahramanlık destanı anlatadursunlar. Gerçekte yaptıkları mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktan ibarettir. Göreceksiniz, hücum borusu çalarken ilk kaçacaklar bunlar olacaktır.