23 Şubat 2026 Pazartesi

Tarihsel hafızamızı tazelemenin tam sırası

Teoride ne kadar isabetli ve zihin açıcı çözümlemeler sahibi olunursa olunsun pratiği umursamayan, içinde bulunulan somut koşullara denk düşecek tarzda onun önünü açacak somut politika ve taktiklere dönüşmemiş bir anti faşizm, siyaseten 'beyin cimnastiği' olmanın ötesinde bir anlam taşımaz.

Faşizmin tarih sahnesine çıktığı 1920'lerden beri ona karşı mücadelenin iki temel unsurundan biri teorik çözümleme ise diğeri pratik ayağının nasıl örgütlendiğidir. Birbirlerinden kopartılması mümkün olmayan bu iki ayak, tutarlı ve etkili bir anti faşizmin olmazsa olmaz gerekleridir. Hangi biçimde olursa olsun bunlardan birinin ihmali diğerini eksik bırakmakla kalmaz zamanla anlamsızlaştırır. 

Çubuğu bir parça fazla bükmeyi göze alarak bu ikisi arasındaki ilişkiyi şöyle de tanımlayabiliriz: Teoride ne kadar isabetli ve zihin açıcı çözümlemeler sahibi olunursa olunsun pratiği umursamayan, içinde bulunulan somut koşullara denk düşecek tarzda onun önünü açacak somut politika ve taktiklere dönüşmemiş bir anti faşizm, siyaseten ‘beyin jimnastiği' olmanın ötesinde bir anlam taşımaz. Aynı ölçüde olmasa bile bunun tersi de doğrudur: Ne kadar militan olursa olsun tarihsel bir perspektif ve amaç açıklığından mahrum, derinlikli bir dönem ve süreç çözümlemesinden beslenmeyen bir anti faşist pratik de uzun soluklu olamaz. İtalya'da faşizmin başını henüz yeni kaldırdığı evrede Kara Gömlekliler'in karşısına anında dikilen Arditi Del Popolo (Halkın Cesurları) ile Almanya'da Roter Frontkämpferbund'un (Kızıl Cephe Savaşçıları Birliği) serencamı, arkası siyasi aymazlık nedeniyle getirilemediği için tasfiye edilmeleri kolaylaşan militan reflekslerin ilk hazin tarihsel örnekleridir. (*)

Türkiye Devrimci Hareketi'nin bu konudaki '68 sonrası pratiğini kabaca üç ayrı evre şeklinde sınıflandırabiliriz: Dev-Genç döneminden başlayarak 12 Eylül darbesine kadar olan evrede bütün darlık, kusur ve lekelerine rağmen militan bir pratik öndedir. Teorik-siyasal çözümleme faslı çok geriden gelir, ayrıca o da çok ciddi boşluk ve yetersizlikler taşır. 12 Eylül sonrası 2000'ler başına kadar olan evrede 1970'lere kıyasla belirgin bir zayıflama göstermiş olsa da kendisini hissettiren etkili bir devrimci pratik söz konusudur. Geçmişten farklı olarak Gazi'de doruğa çıkan bu evrenin pratiği sivil faşist beslemelerden çok doğrudan devleti hedef alan bir pratiktir. Bu evrenin bir farklılığı da teorik alanda faşizme dair teorik çözümleme ve tartışmaların çoğalması şeklinde kendisini gösterir. Tasfiyeciliğin adeta şaha kalktığı 2000'ler başından bugüne uzanan üçüncü evre ise en başta pratiğin düpedüz yerlerde sürünmesiyle karakterize olur. Arada bir yapılan çıkışlar saman alevi olarak kalmanın ötesine geçemez. 

Bu üçüncü evreyi aslında kendi içinde ikiye ayırmak gerekir: 2015 hatta 2019'a kadar olan ilk kesit, faşizmin ve anti faşizmin adeta unutulduğu hatta faşizmin Türkiye'de de dünya çapında da çözülme sürecine girdiği teorilerinin yapıldığı bir dönemdir. Hitlerci tek adam diktatörlüğünün Anayasal bir kimlik kazanması üzerine 2019 sonrası hiç olmazsa teori alanında bir silkinme baş gösterir. Fakat devrimci geçmiş ve geleneklerimiz öyle unutulmuş neoliberal dönemin modası post-Marksizm zihinlere öylesine nüfuz etmiştir ki "faşizm çözümlemesi" görünümü altında yapılanların çoğu siyaseten "çöp"tür. Bilinç açıklığı sağlamak şurada dursun kafaları büsbütün karıştırıcı olmaktan başka bir işe yaramamışlardır.

Bugün rejimin dönem stratejisinin özünü oluşturan "iç cepheyi sağlamlaştırma" yönelimi, herhangi bir muhalefete göz açtırmayarak toplumu bütünüyle teslim alıp sindirmeyi hedeflemekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla TDH olarak aklımızı bir an önce başımıza toplama alarmı olarak okunmak durumundadır. Gerçek niyetin ne olduğuna dair alâmetlere her gün yenileri eklenirken hâlâ "demokratikleşme" rüyaları görmek ancak gaflet uykusuna dalınmışsa mümkündür. Buna karşın somut hiçbir yol haritası, biçim, yöntem ve taktik önerisinde bulunmadan lâfta keskinlik gösterileriyle yetinmek de tehlikenin bilincinde olunduğunu göstermez. Kimse kimsenin elini tutmadığı halde faşizme karşı militan mücadele adına ortada hâlâ anlamlı bir pratik yoksa birbirimizle rekabeti bir yana bırakıp bu tarihsel zafiyetimizi elbirliğiyle bir an önce nasıl giderebiliriz ona kafa yormak zorundayız. 

Bunun zemini burası değil elbette. Ama meramın anlaşılabileceğine güvenerek daha önce başka bir zeminde dile getirdiğim yaklaşımı bir kez daha tekrarlayayım:  
"…işin özü iki ana ilkede toplanıyor: Kendi güçlerimizden başlayarak bütün ilerici-demokrat kesimler içinde öz savunma bilincini canlandırıp dinamize etmeye çalışmakla yetinmeyip hızla bunun somut örgütsel ve pratik ayaklarını örmeye yönelmek; iki, tehlikenin büyüklüğüyle her birimizin mevcut güç ve olanaklarının sınırlılığını dikkate alarak en azından bu tarihsel sorumluluğun hakkını vermeye hazırlık kapsamında daha fazla oyalanmadan yan yana gelmek." (https://sendika.org/2026/02/endonezyalasma-riski-742495)   

Bu bağlamda Arditi Del Popolo (Halkın Cesurları) ve Roter Frontkämpferbund'un (Kızıl Cephe Savaşçıları Birliği) deneyimlerini hatırlayarak belleklerimizi tazelemenin tam sırasıdır derim!..

(*) Arditi Del Popolo: I. Emperyalist Savaş sırasında İtalya'nın seçkin askeri birliği olan Arditi saflarında yer almış bir grup eski asker tarafından giderek artan faşist teröre tepki temelinde 1921 Haziran'ında kuruldu. Arditi'nin en dikkat çekici özelliği anarko sendikalistlerden komünistlere, anarşistlerden cumhuriyetçilere, değişik anti kapitalist eğilimlerden eski subaylara kadar taban tabana zıt ideolojileri bir araya getiren somut bir "birleşik cephe" örneği olmasıydı. Arditi del Popolo o sıralar giderek azgınlaşan faşist saldırılara karşı çok etkili bir silahlı direniş örgütledi. Kuruluşunun hemen ardından Viterbo ve Sarzana'da örgütlü faşist güruhlara (squadristi) karşı önemli zaferler kazandılar ve onların "yenilmezlik" mitini çökerttiler. Topu topu 350 Arditi'nin 1922 Ağustos'unda Parma kentini 20 binden fazla silahlı faşiste karşı beş gün boyunca savunması örgütün efsanevi başarısıdır. Bu zafer örgütlü bir halk direnişinin faşizmi yenebileceğinin kanıtı olarak görüldü. Fakat onu "burjuva maceracıları" olarak gören dönemin komünist ve sosyalist parti yöneticilerinin aymazlığı bu efsanevi örgütlenmenin kuruluşundan 3 yıl sonra 1924'te tasfiye edilmesini kolaylaştırdı. 

Roter Frontkämpferbund: Almanya Komünist Partisi'nin (KPD) örgütlediği savunma müfrezeleri. 1923'te yasaklanan Proleter Yüzler‘in yerine 1924 Temmuz'unda kuruldu. Amacı KPD'nin toplantıları ve gösterileri yanında sınıfın grev ve eylemlerini Nazi SA'lar ve milliyetçi Stahlhelm gibi sağcı paramiliter örgütlerin saldırılarına karşı korumaktı. Bu yüzden "işçi sınıfının savunma örgütü" olarak tanımlanıyordu. Ernst Thälmann yoldaşın önderliğinde KPD tarafından kurulmuş olmasına rağmen üyelerinin sadece yüzde 30'u KPD üyesiydi. Geri kalan yüzde 70 partisiz işçilerden hatta bazı Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyelerinden oluşuyordu. İtalya'daki Arditi del Popolo gibi RFB de geniş tabanlı bileşimiyle faşizme karşı mücadelede "birleşik cephe" anlayışını yansıtıyordu. 1929'da yasaklandığında 130 bin üyesi vardı. 

**Alınteri gazetesi yazarı H. Selim Açan, Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.