20 Ocak 2022 Perşembe

Sosyalist aydın Kutsiye Bozoklar'ın kaleminden: Sosyalist kimlik

Sosyalist kimlik sahibi olmak; yalnızca kapitalist toplumun değerlerinden uzaklaşmayı değil, geçmişe ait tüm geri ilişki biçimlerinden, değer yargılarından ve alışkanlıklardan özgürleşmeyi gerektirir. Kendisini toplumsal pratik içinde yenileyemeyen devrimciler, toplumsal hareketin ardında kalmaktan ve sosyalizm mücadelesinden uzak düşmekten geri duramazlar.

Felsefe'nin Sefaleti adlı yapıtında; "En sonunda, insanın ayrılmaz bir parçası olan her şeyin alış-veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren ticaret konusu olmayan; erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandı. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu, genel kokuşma ve evrensel ölçekte alış-veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddi olsun manevi olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır" diyor Marx.

Aslında insani değerlerin tümünün metalaştığı bir dünyadan söz ediyor. Global denilen aşamasında kapitalizm bu metalaşmayı en uç noktasına taşımış görünüyor. Depolitizasyon ve insani değerlerin yokluğu ilk göze çarpan özelliklerdir. Tekelci kapitalizmin ideolojik-kültürel şiddeti o boyutta ki; insan beyninin dünyayı kolajlara ayırarak kavraması sağlanıyor. Tümün yerini parçalı kavrayış almış durumda. Düşünce imajların küçük mesajlarına dönüştürülürken, toplumsal lokalize edilmeye çalışılıyor. Bu durumda akıl etkisizleşmektedir. İnsan giderek tüketime tutsak düşmekte, sorunlar karşısında sorularını yitirmektedir. Tepkisiz, birey olma nitelikleri kaybolmakta olan bir insan tipi söz konusudur. Bu koşullarda eleştiri anlamını yitirmiş, düşünce taklide dönüşmüştür. İnsanın tümüyle yok olacağı ya da başkaldıracağı bir aşamaya gelmiş dayanmış gibi görünmekteyiz.

Dünyayı değiştirmek misyonunu üstlerine almak isteğinde olan, devrimci yürüyüşün sosyalist militanlarının göz önünde tutmaları gereken tam da bu durumdur işte. Dünyayı değiştirmek ve hayatı dönüştürmek amacıyla yola düşenlerin zorunluluktan özgürlüğe yürüyüşünde ahlakın ve militan iradenin daha fazla öne çıkması demektir bu. Artık sözün şiddetlenmesi ve eylemleşmesi gerekmektedir. Bunun için teoriden yola çıkarak gündelik hayatın devrimcileştirilmesi, devrimin her anlamda güncelleştirilmesi zorunludur. Sosyalizmin insanlık için umut olma özelliğinin gündemin en alt sıralarına taşınılmak istendiği düşünüldüğünde, sosyalizmi bir yaşam biçimi olarak benimseyenleri bekleyen zorluklar bilince çıkarılmalıdır. İnsanın bilgiye ve aklını netleştirmeye olan ihtiyacı yaşamsaldır. Bu da ancak kararlı bir karşı duruşla, düzenden köklü bir kopuşla başarılacak gibi görünmektedir. Soruların çoğalması aklın netleşmesine giden yolu açacaktır. Böylece dünyayı değiştirecek insan eylemliliğini körelten ve önünü tıkayan, engellerin aşılması doğrultusundaki çabalar anlam kazanacaktır. Aklın işleyişinin durdurulmasının önüne geçebilmek için, yaratıcılığa, eylemli iradeye ve öfkeli umuda ihtiyacımız olduğu ortadadır. Hazzın başat olduğu, acının ve öfkenin ancak imajının pazarlandığı, öfkenin isyandan öte olduğu bir dünya hali içindeyiz. Öfkesizlik kendisini duyarsızlık, ilgisizlik ve sorgulama yetisinin körelmesi olarak dışa vurmaktadır. Bu durum da mücadele gücünü köreltip, insanları gelecek özleminin tüketildiği bir kaderciliğe sürüklemektedir. Bilinçle büyütülmüş isyanlara, öfkede damıtılmış umutlaradır gereksinmemiz.

Devrimci değer yargılarının, devrimci teoriye olan inancın yok edilmeye çalışıldığı, kitlelerin sindirilip politikadan uzak düşürüldüğü, günübirlik yaşamanın ve düşünmenin öne çıktığı, geleceğe değgin umutların köreltildiği, korkuların günlük yaşamın bir parçası olduğu, insanlığın paranın ve tüketimin değer yargılarıyla belirlendiği, metamorfoz koşullarında devrimcilik etmenin kolay olmadığı bilinmektedir. Ancak gerçek budur. Ve devrimci iş bu gerçeği değiştirerek hayatı dönüştürmektir. Gerçeği aşmanın yolu, gerçeği anlamaktır. Değiştirmek için anlamak gerekir. Devrimcilik iradi bir seçimdir. Ve devrimci olmak, gerçeği tarihsellikle iradenin kesiştiği yerde yakalamaktır. Gerçeği yakalamak ve kendi gerçeğini yeniden kurmak durumunda olan devrimci insana önerebileceğimiz hazır reçeteler olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak öğrenmek, sorgulamak, eleştirmek, biriktirmek ve sözü eyleme dökmek bir başlangıçtır. Çalışmadan ve bedel ödemeden hiçbir çabanın meyve vermeyeceği ortadadır. Duyarsızlığın ve yabancılaşmanın yaşamın tüm dokularına nüfuz ettiği koşullarda teoride netleşip eylemde çoğalmak, yeni bir dünya, yeni bir toplum, yeni bir insan isteminin somutlaşmasıdır. Bu somutlaşma için eleştirel aklın devrimci irade ile birleştirilmesi gerekir. Sosyalist kimliğe sahip olmak da bundan başka bir şey değildir.

Sosyalistlik belli toplumsal ve tarihsel koşulların ürünü olarak gelişen bir kimliktir. Hem kişiye yani; özneye, bilince ve iradeye, hem de belli toplumsal ve tarihsel koşulların belirleyiciliğine bağlı olarak gelişen diyalektik bir bütündür. Kısaca sosyalist kimlik; öznellik ile nesnellik arasındaki diyalektik ilişkinin gerçekleşmesinin somut bir görünümüdür. Sosyalizm diğer sosyoekonomik şekillenmelerden farklı olarak, yukarıdan aşağı inşa edilir. Sosyal devrimin gerçekleşmesi, toplumsal, kültürel, ekonomik değişimin olanaklarını yaratır, o kadar. Bu yüzden sosyalist proje insan iradesiyle ve kolektif öncülükle gerçekleştirilir. Sonuç olarak sosyalist birey de kendiliğinden bir gelişimin değil, bilinçli ve iradi bir çabanın ürünüdür. Eleştirel bilincin belli maddi oluşum süreçleriyle iç içe gelişimi, sosyalist kimliğin; durağanlık değil sürekli hareket halinde bir özne olduğuna işaret eder. Kısaca sosyalist kimlik; bir yandan gündelik yaşam pratiği içinde gerçeklik kazanır ve gelişirken, bireysel ve toplumsal gerçeklik bütünselliği içinde yeniden üretilir. Sosyalist kimliği besleyen ve sosyalist özneyi biçimlendiren pek çok faktör vardır: Gelecek düşü, bilim, ideoloji ve en önemlisi politik mücadele... İnançsız devrimcilik olmaz. Değişime inanmadan, eşitlikçi, dayanışmacı, ortakçı ve özgür bir toplum düşüne sahip olmadan devrimci olunamaz. Ama bu inanca tarihsel ve diyalektik materyalizm yol göstermeli, sosyalist düşünce ve örgütlü kolektif bu dönüşümün dayanağı olmalıdır.

Sosyalizm mücadelesi; kişiliklerin, yaşam pratiklerinin ve toplumsal ilişkilerin değiştirilip dönüştürülmesini gerektirir. Bu çabalar toplumu dönüştürecek kolektif örgütlü siyasal hareketler düzeyine yükseltilmeden mücadele içeriği kazanamaz. Sosyalist kimlik tam da bu mücadele sürecinde gerçekleşen devrimcileşmenin ürünüdür. Devrimcileşme olgusu, gündelik yaşam ve toplumsal pratik içinde gerçekleşen somut ve dinamik bir sosyal süreçtir. Bu görünüm sosyalist kimliğin bir kez kurulup tamamlandıktan sonra değişmeyen bir oluşum sayılamayacağını, süreklilik gerektiren; güçlü, sancılı ve çelişkilerle yüklü bir süreçte ortaya çıkıp geliştiğini gösterir. Sosyalist insan hem gündelik yaşamdaki hem de siyasal süreçlerdeki kolektif tutumlar aracılığıyla yetkinleşir. Sosyalist kimlik sahibi olmak; yalnızca kapitalist toplumun değerlerinden uzaklaşmayı değil, geçmişe ait tüm geri ilişki biçimlerinden, değer yargılarından ve alışkanlıklardan özgürleşmeyi gerektirir. Hep söylediğimiz gibi kendini değiştirmeyen ve bireysel yaşamını dönüştüremeyen insan, değil hayatın ve toplumun, tek bir bireyin değişmesine bile katkıda bulunamaz. Sosyalist kimliğin oluşması bir yandan teorik bir süreç gibi görünürse de daima toplumsal pratikte sınanmalı ve ondan beslenmelidir. Toplumsal pratiğe vurulmayan sosyalist bir kimlik söz konusu edilemez. Teori toplumsal pratikte sınanırken, toplumsal pratik de politik uyanışa kaynaklık eder. Devrimci sosyalistler, toplumsal çatışmaların içinde kendilerini yeniden üretirken, toplumsal pratik de bu üretimden beslenerek, yeniden belirlenir. Kendisini toplumsal pratik içinde yenileyemeyen devrimciler, toplumsal hareketin ardında kalmaktan ve sosyalizm mücadelesinden uzak düşmekten geri duramazlar.

Devrimci olmak, yaşamayı direnme kılmak demektir. Direnmek, karşı koymak olarak düşünülmeli, inat ve ısrar olarak kavranmalıdır. Devrimci özne eleştirel akılla, ilkeli bir başkaldırıyla sürekli olabilir. Direnme bu sürekliliğin adıdır. Çünkü bugünkü yaşamda itiraz yok değil, ancak itirazda ısrar duygusu bulunmuyor. Böylece sürekli olabilmek yalnız devrimci olmanın değil, insan olmanın bir gereği oluyor. Zaten devrimciyi de gelişmiş insan saymak gerekiyor. Sosyalist kimliğe sahip devrimci insan; yaşamını kendi dünya görüşüne göre düzenleyen; bu haliyle hem kendisinin hem de toplumun yol göstericisi olmayı başaran ilkeli insan demektir. Özgürlük, insanın nesne konumundan özne konumuna geçmesidir. Kendini dış dünyanın edilgen bir nesnesi olarak görmekten vazgeçen insan özgürleşme yolunda yürüyor demektir. İşte devrimcilik böyle bir özgürlüğe yürümektir. İçinde yaşadığımız toplumun yığınlaştırılmış, köleleştirilmiş ortalama insan standardının dışına çıkmak, uyumlandırma programlarına dahil olmamak, kısaca yabancılaşmaya karşı durmak demektir. Yepyeni mücadele alanları açarak, verili olanı reddedip geleceğe yürümektir. Böyle yürümek, Nazım yoldaşın dediği gibi, yürümeyenleri arkada bırakmayı gerektirir. Bırakılacaktır! Böyle yürümek kelleni orta yere, yüreğini yumruklarının içine koymayı gerektirir. Konulacaktır! Arkadan çelme takanlara, dostlarını pazarda satanlara aldırılmayacaktır. Öfkeli ve umutlu olunacaktır. Ve tam dört yüzyıl önce inançları için yakılmayı göze alan, G. Bruno gibi; "Zorluklar yalnızca alçakları vazgeçirmek içindir" denilecektir. Sosyalist olmak yaşama sevinci kılınacaktır. Gerisi ise hayattır zaten...