9 Temmuz 2020 Perşembe

Sömürüye karşı örgütlenme faşizme karşı özsavunma

Her hareket karşıtını da yaratıyor. Bir yandan faşist polis-bekçi terörü tırmanışa geçerken diğer yandan emekçiler arasında da öfke mayalanıyor. Ne var ki, tepeden tırnağa silahlı ve geniş yetkilerle donatılmış bu devlet gücüne karşı halkın örgütsüz olması tepkileri de lokal ve zayıf kılıyor. Polis terörünün durdurulmasının tek yolu halkın yaşam alanlarında kendi örgütlülüğünü kurmasıdır. Polis-bekçi ve sivil faşist teröre karşı tek ve en etkili güç, örgütlü işçi ve emekçi halk organizasyonlarıdır. Faşist yasalar ve polis terörüyle kuşatılmış devrimci demokratik öznelerin acil sorunlarından biridir bu.

Ekonomik kriz, göçmen krizi ve son birkaç ayda buna eklenen küresel salgın krizi, bir tür sağ popülizmle de harmanlanmış, faşist zihin kodlarına sahip, ırkçı, sağcı siyasal iktidarları ve liderleri, işçi sınıfı ve ezilenlere karşı daha baskıcı politikalara yöneltiyor. Irkçı-faşist söylem ve uygulamalarıyla sık sık gündemde olan ABD'nin Trump'ı, Mussolini hayranlığını gizlemeyen İtalya'nın Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini'si, Brexit sürecinde aşırı sağcıların desteğiyle iktidara gelen ve devlet bürokrasisini güçlendirmeyi hedefleyen İngiltere'nin Boris Johnson'ı, sosyalistleri, kadınları aşağılayan, polisi herkesi vurma emriyle yetkilendiren Brezilya'nın Bolsanaro'su, iktidara gelir gelmez ırkçı yasaları çıkaran Macaristan'ın Viktor Orban'ı, polise salgın kısıtlamalarına karşı gelenlerin vurulması talimatını veren Filipinler'in Dutertes'i…

Birbirinin muadili olan bu ırkçı-faşist politikacıların yönetimde olduğu ülkelerde yaşanan polis terörü ise içinden geçtiğimiz sürecin belirginleşen olgularından biri haline geliyor. Burjuva iktidarlar ve liderler, işçi sınıfı ve ezilenlere karşı giderek daha sert ve polisiye önlemler alıyor. Ezilenleri hedef alan polis terörünün en son örneği ABD'de yaşandı.

Merkezine devletin kutsiyeti ve ebediliğini, sermaye düzeninin devamını alan faşist rejimler için "Her şey yapılabilir" fikri bir tür genel kural olarak işlevsellik kazanır ve günlük yaşamın hemen her anında hükümetler, devlet kurumları, medya organları ve/veya faşist şefler tarafından üretilir. Türkiye ve Kürdistan'da da bu genel kural hâkimdir ve burjuva devletin kuruluş kodlarından biridir. İstiklal Mahkemeleri olarak bilinen faşist yargı mekanizmasında mahkeme kürsüsünün arkasında "İstiklal Mahkemesi mücadelesinde sadece Allah'tan korkar" yazardı. Bu mahkemelerin hâkimlerinden biri olan Lütfü Müfit Özdeş bir mülakatında "Bizim, belli, milli bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız" demiştir. Aradan geçen bir asra yakın zamanda bu anlayış kurumsallaştı ve bugün AKP-MHP blokuyla şekillenen sömürgeci faşist iktidarda cisimleşiyor. "Devletin bekası" için her şey yapılabiliyor. Hile, entrika, yalan, gizli ve kirli anlaşmalar, baskı, sansür, savaş… Şüphesiz içerde bu politikanın sivri ucu ordu, polis örgütü ve yakın zamanda yapılandırılarak sokaklara salınan aparatı bekçiliktir.

Faşist iktidarların tipik özelliklerinden biri sınırsız demagoji yapmalarıdır. Kimi zaman hümanist, kimi zaman antikapitalist söylemler kullanırlar ama öte yandan sermayeyi zenginleştiren politikaları uygulamada her türlü kararlılığı gösterirler. Tam da bu dönem olduğu gibi. Faşist iktidarı çevreleyen siyasal-iktisadi koşullar onun baskı ve şiddete dayalı yönetim hamlelerini de koşulluyor. Başka bir deyişle, AKP-MHP bloku faşist devlet terörü olmaksızın yönetemiyor, ayakta kalamıyor. Salgın koşullarıyla iyiden iyiye derinleşen ekonomik kriz ve "normalleşme" hesaplarının tutmama ihtimali, birkaç kat artan işsizlik, açlık ve sefalet koşulları toplumsal patlamanın öğeleri olarak sıralanıyor. Tablonun diğer tarafı da iç açıcı değil. Tüm saldırılara rağmen baş eğmeyen Kürt direnişi, azgın cinsiyetçi söylev ve uygulamalara rağmen dinmeyen kadın öfkesi, faşist yasa ve yasaklara karşı sokakta mücadeleyi yürütme ısrarı gösteren devrimci, sosyalist güçler, her türlü yalana rağmen saray iktidarının gerçek karakterini bilince çıkarmış milyonların yönetilemez durumu… AKP-MHP faşist blokunun politik tekeli son derece kırılgan bir zeminde duruyor ve tam da bu durum devlet terörünün yurtsever, demokratik, devrimci öznelerden yığınlara doğru genişlemesinin, bir polis-bekçi terörünün zeminini oluşturuyor. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu günlerde İstanbul'da Eyüp, Taksim, Zeytinburnu, Sultangazi, Kadıköy, Mardin Nusaybin'de, Tekirdağ Çorlu'da, Şırnak Cizre'de ve belki de kayıt altına alınamamış çok sayıda yerde kapısının önünde duran yoksul emekçilere dönük dizginsiz polis-bekçi şiddeti, rejimin dönem politikasının kodlarını veriyor: Faşizm normalleştiriliyor, faşist devlet terörü kanıksatılmak isteniyor.

Bu kadar çok örnek olması tesadüf değil. Birkaç polisin ya da bekçinin kişisel kontrolsüzlüğü veya uygulaması da değil. Bu, düpedüz yürütme merciinde işkenceci zihniyetiyle bilinen İçişleri Bakanı'nın olduğu, karar altına alınmış bir iktidar politikası olarak uygulanıyor. Korku, biatin, itaatin, hareketsiz bırakmanın motive edici gücü olarak kullanılıyor ve yasayla yönetilemeyen toplum şiddetin kıskacına alınarak, korku psikolojisiyle yönetilmeye çalışılıyor.

Polis örgütü, burjuvazinin orduyla birlikte en etkin iç savaş aygıtıdır. Halkın can güvenliğinin tehdidi, zenginin can ve mal güvenliğinin teminatıdır. Bundan dolayıdır ki, salgın nedeniyle yasaklanan günlerde sokağa çıkanlara şiddet ve ceza uygulanırken yüzlerce işçiyi çalıştıran patronlara dokunulmaz. Özellikle faşist rejimlerde polis teşkilatı etkin bir suç örgütü olarak işlev görür. Adana'da olduğu üzere genç bir insanı öldürebilir mesela. Gazi Mahallesi'nde devrimcilere ve halka terör estiren Sultangazi ilçesi polis şefi gibi uyuşturucu satıcılığı yapabilir. Ya da Ankara'da basın açıklaması yapmak isteyen HDP'lilere sokakta işkence edebilir. Deşifre olduğu için açığa alma ve kimilerinin yargılamaya konu yapılması bir tür algı ve imaj çalışmasıdır, tepkileri önlemek amaçlıdır. Zira, zaten mevcut yasalarla polis-bekçi terörü üzerinde bir cezasızlık zırhı oluşturulmuştur. Polis-bekçi terörü yasallaştırılmıştır ve faşist iktidarın koruması altındadır. "Devletin bekası" ve kurulu düzenin korunması adına kanunları uygulamak için "her şey normaldir" ve polis-bekçi terörü meşrudur! Burjuva iktidarlar için polis ve ordu gibi halk düşmanı örgütler vazgeçilmezdir ve en ağır ekonomik kriz koşullarında dahi en büyük bütçeler bu kurumlara ayrılır.

Uzun yıllardır bir tür tasfiye hali yaşayan bekçilik kurumu son birkaç yıl içinde yeniden organize edilmesi de bu aygıtı güçlendirmeye dönüktür. Şubat ayında çıkarılan Çarşı ve Mahalle Bekçileri Yasası'yla bekçilerin yetkileri genişletildi. 22 binden fazla bekçi alımı yapılarak polis örgütünün dünden daha etkin bir parçası haline getirildi. Bu düzenlemenin rejim krizinin ekonomik krizle birleştiği ve giderek bir toplumsal krize doğru genişlediği günümüzde yapılması kasıtlıdır. Özellikle geleneksel olarak devrimci mücadeleyle anılan mahalle ve semtlere bekçilerin konumlandırılması, dünden farklı olarak silah kullanma ve başkaca polisiye yetkilerle donatılması iktidarın hesaplarını dışa vuruyor. Faşist saray rejimi toplumsal patlamaya karşı bir tür önleyici strateji izliyor, buna göre konumlanıyor. Özellikle AKP iktidarı döneminde kurumsallaşan SADAT ve Osmanlı Ocakları gibi sivil faşist, paramiliter örgütlerden yanı sıra AKP il-ilçe gençlik yapılanmalarından bekçiliğe kadro sağlanıyor. Böylece, iktidar partisinin politikalarını esas alan, saraya ve devlete karşı tehlikeli gördükleri her eylemi bastırma, yok etme ile ilgili geniş yetkilere sahip bir kurumsal yapı örgütlenmiş oluyor. AKP-MHP iktidarına mutlak sadakat ve siyasal bağlılık bekçiliğin kadro yapısında esas alınan kriter oluyor. Böylece ister rejimin yapısal krizinden doğan siyasal saflaşmalar olsun isterse de ekonomik krizin yaratacağı sonuçlar olsun, diktatörlük, işçi sınıfı ve ezilenlerin sokağa dönük her hareketini önceden bastırarak daha şimdiden dinamiklerini söndürmeye çalışıyor.

Dönemsel veya geçici değil, Türkiye ve Kürdistan'daki devrimci-demokratik özneleri ezerek teslim almayı, yığınları da yarattığı korku imparatorluğuyla sindirmeyi hedefleyen stratejik bir yönelimdir bu. Bu amaç uğruna burjuva muhalefeti dahi baskı altında tutarak zayıflatmanın, Bahçeli'nin son açıklamalarıyla özellikle seçim yasalarında yapılmasını istediği düzenlemelerde olduğu üzere faşizmin kesin zaferinin yolunu döşemenin hesapları içindedir.

Ancak her hareket karşıtını da yaratıyor. Bir yandan faşist polis-bekçi terörü tırmanışa geçerken diğer yandan emekçiler arasında da öfke mayalanıyor. Ne var ki, tepeden tırnağa silahlı ve geniş yetkilerle donatılmış bu devlet gücüne karşı halkın örgütsüz olması tepkileri de lokal ve zayıf kılıyor. Polis terörünün durdurulmasının tek yolu halkın yaşam alanlarında kendi örgütlülüğünü kurmasıdır. Polis-bekçi ve sivil faşist teröre karşı tek ve en etkili güç, örgütlü işçi ve emekçi halk organizasyonlarıdır. Faşist yasalar ve polis terörüyle kuşatılmış devrimci demokratik öznelerin acil sorunlarından biridir bu. Polis ve bekçi terörüne karşı öncü güçlerin bir araya gelerek ortak bir hareket yaratması, polis şiddetinin her türlü yolla teşhir edilmesi, özsavunma anlayışı temelinde mahallelerde halk savunmasının örgütlenmesi ve polis-bekçi terörüne karşı işçi ve ezilenlerin kendilerini savunmasının meşru olduğu bilincinin geliştirilmesi gerekiyor. Yalnızca demokratik hakların dile getirilmesi ve savunulması amacıyla değil, bilakis yaşam hakkının ve insan onurunun savunulması temelinde de halk örgütlülüğünün kurulması ertelenemez bir görevdir. Devrimci, demokratik güçler bir yandan salgının sürdüğü koşullarda derinleşen ekonomik krize karşı mücadeleyi yükseltirken, diğer yandan da halkın can güvenliği için "Polis ve bekçi terörüne son" şiarını yükseltmeli, bunu somut biçimlerde örgütlenmenin konusu yapmalıdır.