4 Nisan 2020 Cumartesi

Salgında ilk kurtarılacak sınıf

Bugün canımızı korumamızın yolu ücretli izin, ücretsiz gıda ve ücretsiz sağlıktan geçiyorsa, ancak bu kapitalizm ve onun siyasi iktidarlarının çöküşü anlamına gelecekse, varsın çöksün.

Bilim bize küresel salgını yavaşlatmak için kitlesel etkileşimlerin mümkün olduğunca azaltılması gerektiğini söylüyor. Dünya hükümetleri de buna dayanarak okulları tatil ediyor, konserleri, maçları iptal ediyor, kamuoyuna kalabalık yerlerde bulunmamaları ve mümkün olduğunca seyahat etmemeleri yönünde çağrıları yapıyor. Hatta durumun ciddi olduğu ülkelerde OHAL ilan edilip, şehirler topyekün karantina altına dahi alınabiliyor. Burada bir sorun yok. Ancak gerekli olan bu önlemlerin aynı zamanda yeterli de olduğu söylenebilir mi?

Erişkin bir insanın uyanık kaldığı süre boyunca sürdürdüğü faaliyetlerin yarıdan fazlasını konserler, tatiller vb. değil “çalışmak” oluşturuyor. Çoğumuz fabrikalarda, ofislerde, atölyelerde toplu halde, yan yana çalışıyoruz. Üstelik işyerine ulaşmak için de toplu taşımayı kullanmak zorundayız. Yani eğer koruyucu tedbirlerdeki temel amaç kitlesel etkileşimi azaltmak ise, işe en önce çalışmaya ara vermek ile başlamak gerekmiyor mu?

Üretimin toplum değil, kâr için yapıldığı, kârın da tek kaynağının insan emeği olduğu kapitalist üretim tarzında işçi sınıfının çalışmaya ara vermesi kâr etmeye ara vermek anlamına geleceği için bu soruyu sormak bile saçma kabul ediliyor. Bu yüzden tüm tartışmalar “güvenli bir çalışma ortamının nasıl sağlanacağı” üzerine yoğunlaşıyor. Bu kapsamda halka nasıl hapşırması, nereye dokunmaması gerektiğini anlatılıyor ama sermaye sınıfının yapması gerekenlerden hiç bahsedilmiyor. Bir avuç asalak kâr etmeye devam edebilsin diye koskoca bir halk sağlığı sorunu birey sağlığı sorununa indirgeniyor.

Kapitalist sınıf için böyle bir talep bugünlerde çok daha sakıncalı, zira 2008'de girdiği son yapısal krizi hâlâ aşamamışken ve aşma umudu da tükeniyorken, bir de koronavirüs darbesini yedi. Öncesinde kâr oranlarının düşüklüğü nedeniyle üretim ve ticaret zaten çok zayıf büyüyebiliyor, kârlar daha çok hayali sermaye vurgunculuğu üzerinden elde edilebiliyordu. 2019 3. çeyreğinde küresel borç 253 trilyon dolar ile küresel gelirin tam 3.2 katına ulaşmış vaziyetteydi. Salgın hem üretimi ve küresel ticareti, hem de son tahlilde varlığı bunlara bağlı olan finansal piyasaları, özellikle dünya borsalarını çökertti. Dünya Bankası 2020 için küresel büyüme tahminini yüzde 2.9'dan yüzde 1.5'a kadar geri çekti ve ilk çeyrekte küresel küçülmenin bile mümkün olacağını belirtti. IMF de 2019'dan daha küçük bir büyüme yaşanabileceği öngörüsünde bulundu.

Emperyalist burjuvazinin bu kurumları salgının arz ve talep üzerinde yarattığı şokları hafifletmek için devletlerin borçlanmaya dayalı bütçe açıkları vererek düşük vergi ve yüksek kamu harcaması enstrümanlarını kullanmaları gerektiğini söylüyor. Kapitalizmde temel ekonomik birimin insanlar değil, şirketler olduğu ve zaten tüm ekonomik işlemlerin üçte ikisinin işletmelerle insanlar arasındaki değil, işletmelerin kendi aralarındaki işlemlerden oluştuğu gerçeği düşünüldüğünde, bu maliye politikalarının hedefinin işçi sınıfının değil, şirketlerin kurtarılması olacağı mantıksal çıkarımla olduğu kadar, uzak ve yakın tarihsel deneyimlerle de sabittir.

Peki, öncelikle şirketleri kurtarmak işe yarayacak mı? Yani bir süre dişimizi sıkmaya değer mi? Kapitalizmi işçi-emekçi kitleler nezdinde katlanılabilir kılan şey patronlara akarken kendilerine de “damlayabileceğine” olan inançlarıydı. Ancak uzun bir süredir sermaye kendini büyütürken işçiye sınırlı da olsa bir refah artışı sağlayamıyor. Çünkü üretim kârsız olduğu için yatırıma değil, işçi sınıfını mutlak olarak yoksullaştırmaya ya da yukarıda da belirttiğimiz üzere, esas olarak borsa, faiz ve döviz üzerinden hayali sermaye vurgunculuğuna yöneliyor. Dolayısıyla kâr oranlarında herhangi bir iyileşme olmadığı için, sermaye sınıfa vereceğiniz mali destek “arzı ve talebi canlandırmaya” değil, en iyi ihtimalle yine borsa ve faiz vurgunculuğuna gidecektir. Buralarda oluşan borçların ödenmesi ise dönüp dolaşıp tekrar işi sınıfının sırtına yıkılacaktır.

Sermaye sınıfı kendi derdine düşmüşken, işçi ve emekçiler olarak “insanlık”, “millet”, “ülke” vb. sahte bilinçlerle değil, sınıf bilinci ve öfkesiyle hareket etmeye ihtiyacımız var. Bir avuç asalağın kâr etmeye devam etmek için gösterdiği çabanın ve işbirliğinin yarısını kendi canımızı korumak için gösteremeyecek miyiz?

300 yıl boyunca biz çalıştık, burjuvazi yattı. Biraz da biz yatalım. Küresel koronovirüs salgını karşısında salgınla mücadele görevi yürüten kuruluş çalışanları dışında tüm işçi ve emekçilere en az 2 hafta ücretli izin isteyelim. Bu izinler telafisiz olsun, yıllık izinden düşülmesin, çünkü tatile falan çıkmıyoruz. Doğacak ekonomik kaybın da asla ve asla kamu bütçesinden karşılanmasına izin vermeyelim. Zira kamu bütçesi demek emekçi vergileri demek. Bu zararın kamudan karşılanması demek, bugün ve ileride başka hizmetlerden mahrum kalmamız anlamına gelir. Bu salgının bedelini neden biz ödeyelim ki? Bırakalım sermaye ödesin. Bırakalım biraz daha az kâr etsinler. Bırakalım servetleri erisin.

Bunun yanında maske, dezenfektan, kolonya vb. koruyucu malzemelerin ve her türlü sağlık hizmetinin tamamen ücretsiz temin edilmesini istemek de hakkımız değil mi? Ayrıca panik ve karaborsacılıkla boşalan market rafları karşısında tüm temel gıdaların da kamu tarafından ücretsiz temin edilmesi gerekir.

Bugün canımızı korumamızın yolu ücretli izin, ücretsiz gıda ve ücretsiz sağlıktan geçiyorsa, ancak bu kapitalizm ve onun siyasi iktidarlarının çöküşü anlamına gelecekse, varsın çöksün. Kapitalizmin yaşamak için bize ihtiyacı var ama bizim yaşamak için ona ihtiyacımız yok. Bugüne kadar ürettiklerimiz bizi bu salgınla mücadele süresince refah içinde yaşatmaya yeter de artar bile. Bu sürede biz de kendi elimizle ürettiğimiz şeylere ulaşmamız için illa birilerinin bundan kâr elde etmesinin gerekmediği, yani üretimin kâr değil, toplum için yapıldığı bir başka dünyayı, yani sosyalizmi konuşuruz.