28 Kasım 2020 Cumartesi

Olcay Çelik yazdı | U-Dönüşü hayali

Buradan sözde reformlara eşlik edecek "acı ilacın" ne olacağını rahatlıkla görebiliriz. Reformun muhatabı emperyalistler, acı ilacınki ise işçi sınıfı ve ezilenler olacaktır. Erdoğan'ın verdiği taviz kendinden değil, bizden vereceği tavizdir. Yani emperyalizmin arzuları Erdoğan'ın kendi sermaye blokunun ve faşist devlet-toplum örgütlenmesinin maddi ihtiyaçlarından kısarak değil, halka daha fazla yüklenerek karşılanacaktır.

Faşist şefin ekonomik, siyasi ve hukuki reformlardan bahsetmeye başlamasının elbette ki başlıca sebebi kapitalist krizi erteleme politikalarının başarısızlığıdır. Hatırlanacağı üzere, salgınla daha da ağırlaşan krizde bir yandan reel faizleri düşük (hatta negatif) tutup ucuz ve bol kredi ile iç pazarı, özellikle inşaat sektörünü canlı tutmaya dayalı bir yol izlenmişti. Diğer yandan da hem küresel kriz, hem de yetersiz faiz oranı sebebiyle kaçan yabancı yatırımcının kur üzerindeki olumsuz etkisini azaltmak için Merkez Bankasının döviz rezervleri tüketilmiş, ancak TL'nin rekor seviyede değersizleşmesinin önüne geçilememişti.

Bunun üzerine gelen istifa krizi, ekonomi yönetiminin yenilenmesi hamlesi, dolar kurunun ateşini söndüren "piyasa dostu" açıklamalar ve faizlerin arttırılması mevcut modelin sürdürülemez bir noktaya geldiğinin saray tarafından da kabul edildiğine ve bir "U dönüşünün" gerçekleşiyor olduğuna delil sayılıyor. Dolayısıyla yabancı sermayenin ihtiyaçlarına tam uyum sağlanacağı, bu kapsamda yüksek faiz politikasına geçileceği, yandaş sermayenin beslenmeyeceği, kredi pompalamasına dayalı büyümenin sona ereceği beklentisi oluşuyor. Bu beklentilerin oluşturduğu "dönüş" metaforu da giderek bir torba haline geliyor, herkes ahmaklığı ölçüsünde içine kendi umutlarını atıyor.

REFORM: U-DÖNÜŞÜ MÜ, ZORUNLU TAVİZ Mİ?
Peki, bugüne kadar uygulanan politika da başka bir politikanın artık sürdürülemiyor oluşuna dayanmıyor muydu? Mâlum, artan dışa bağımlılığın ve küresel krizin bir sonucu olarak yerli paranın değersizleşmesi hız kazanmış ve durduğu yerde artan borçluluk 2018 Mart'ında kriz getirmişti. Kuru düşürmek için yabancı sermayeye yüksek reel faiz sunmak gerekiyordu. Ancak bu da iktidarın dolaysız temsilcisi olduğu sermaye blokunun ve faşist devlet-toplum örgütlenmesinin ihtiyaçlarına zarar verecekti. Dolayısıyla iktidar da önceliği düşük faizle bol kredi enjeksiyonuna dayalı bir büyümeye vermiş, inşaat sermayesi lokomotifinin kazanına daha fazla odun atmış, krizin yaratacağı çöküşü ertelemeye çalışmıştı. Şimdi bu mekanizmalar ya da iktidarın siyasi varlığını dayandırdığı ihtiyaçlar mı değişti ki bir U dönüşü yaşansın?

Hayır elbette. Olan şey, bir sürdürülemezliğin yanına bir yenisinin eklenmesi, yani krizin daha da derinleşmesidir. Bu yüzden bir "U dönüşü"nden ziyade, faşist şefin sınıfsal tabanının ve siyasi varlık nedeninin gerektirdiği politikaları mümkün olduğunca değiştirmeden, uluslararası tekellerin ve mali sermaye oligarşisinin ihtiyaçlarına cevap olacak kimi sınırlı tavizler vermesini beklemek daha gerçekçidir.

19 Kasım'da yapılan %4,75'lik faiz artışı göze büyük gözükse de, aslında küçüktür. Zira Merkez Bankası'nın kullandığı bir çok farklı faiz araçlarının ortalaması olan ağırlıklı ortalama faiz oranı zaten %14.8'e dayanmıştı. Bu oran sadece %0.2'lik bir artışla %15'e çekilmiş oldu. Esas olarak yapılan, bu farklı faiz araçlarının "sadeleştirilerek" tek bir oranda birleştirilmesi, yani ekonomi yönetimi iletişiminin iyileştirilmesi oldu.

Kaldı ki ağırlıklı ortalama faiz oranı Temmuz'dan beri zaten artmaktaydı ve kurun rekorlar kırması yine engellenemiyordu. Uluslararası mali sermayenin baktığı oran "reel", yani enflasyonla buharlaştıktan sonra elde kalacak faiz oranıdır. Gerçek enflasyonun açıklanandan yüksek olduğu ve sürekli arttığı bilindiğinden, faizdeki minör artışlar yeterli bulunmuyordu.

Kur üzerindeki kısa vadeli olumlu etkisini bir yana bırakırsak, enflasyon düşmediği (yani reel faizler iyileşmediği) müddetçe bu artış da yeterli gelmeyecek, mali sermayenin faiz yükseltme baskısı artarak devam edecektir. Bu karşılanamadığı oranda da kurlar yeniden yükselişe geçecektir. Enflasyonu arttıran temel faktör kur artışı, kur artışının kökensel nedeni de Türkiye kapitalizminin emperyalist üretim hiyerarşisinin düşük teknolojili, düşük fiyatlı orta kademelerinde yer alan ve ithalat bağımlılığı yüksek olan bir kapitalizm olması ve kapitalizmin de küresel bir kriz içerisinde bulunmasıdır. Bu durum Türk burjuvazisinin sürekli artan dış finansman ihtiyacı içerisinde olmasına ve ithalat faturaları kabardığında da bu finansmanı sağlayacak olan yabancı sermayenin "borçların ödenemeyeceği" korkusuyla ülkeden kaçmasına yol açmaktadır. Kur, böylece artmakta ve maliyetleri durduğu yerde arttırarak enflasyonun da artmasına yol açmaktadır. Bu anlamda faiz arttırımı yükselen kura sadece geçici bir çözüm sunmakta, Türk burjuvazisinin asıl sorununa dokunmamaktadır. Asıl soruna dokunulmadığı müddetçe de devamlı faiz yükseltmek işçi sınıfından emilen ve zaten giderek azalan artıdeğerin önemli bir oranının bir de faizler yoluyla mali sermaye oligarşisine aktarılmasını koşullamaktadır. İktidarın dolaylı temsil ettiği burjuva blok buna görece bağışıktır. Ayrıca bu aktarımdan da pay alabilmektedir. Ama yüksek faiz inşaat sermayesi ve Anadolu orta burjuvazisi için çok daha ağır bir yüktür.

REFORMUN VE ACI İLACIN MUHATAPLARI
Bu yüzden kısmi faiz artışları ve mali sermaye ile uyumlu bir iletişim dili yangını bir süreliğine azaltmanın aracı olarak kurgulanırken, kur artışını etkin bir biçimde frenlemesi ve ithalat bağımlılığını biraz daha sürdürülebilir kılması beklenen yabancı yatırımcı girişi de esas olarak emeği emperyalist talana daha da uygun hale getirmekle sağlanmak istenmektedir. Bunun için zaten salgın süreci "verimli" bir şekilde kullanılmış, ne kadar işçi ölürse ölsün, emek ucuz, çarklar işler, stoklar şişkin vaziyette tutularak salgın sonrası dönemde küresel ticaretten alınan payın arttırılması rüyası görülmüştü. Şimdi Erdoğan'ın adına "İnsan Hakları Eylem Planı" dediği ama "Yeni küresel ekonomik mimaride, Türkiye'nin önünde açılan fırsat pencerelerini değerlendirme" amacıyla hazırlanan ve zaten "piyasa aksaklıklarının giderilmesi, mülkiyet hakkı ve sözleşme serbestisi" gibi sadece uluslararası tekellerin yatırım haklarını iyileştiren plan da buna eklenmektedir.

Buradan sözde reformlara eşlik edecek "acı ilacın" ne olacağını rahatlıkla görebiliriz. Reformun muhatabı emperyalistler, acı ilacınki ise işçi sınıfı ve ezilenler olacaktır. Erdoğan'ın verdiği taviz kendinden değil, bizden vereceği tavizdir. Yani emperyalizmin arzuları Erdoğan'ın kendi sermaye blokunun ve faşist devlet-toplum örgütlenmesinin maddi ihtiyaçlarından kısarak değil, halka daha fazla yüklenerek karşılanacaktır. Bunun somuttaki karşılığı elektrik, doğalgaz gibi temel ihtiyaçların zamlanması; işçi sınıfının orta kesimlerine yeni ÖTV vergilerinin dayatılması; idari para cezalarının artması; fırsatı bulunduğunda kıdem tazminatına yeni bir sefer düzenlenmesi; salgında yaygınlaşan esnek ve güvencesiz çalışma uygulamalarının ilerletilmesi ve kalıcılaştırılması, grevlerin yasaklanmaya devam edilmesi, savaşın ve işgalciliğin artarak sürmesidir. 2021 bütçesinde kamu harcamaları ve borçlanma izinleri artarken bütçe açığının düşmesinin öngörülmesi de bunun, yani tavizin kimden çıkıp kimden çıkmayacağının dolaylı kanıtıdır. 

Burjuva muhalefetin en ilerici programının ise en ufak anlamda dahi halkçı değil, aynı derecede halk düşmanı olacağı bilinmelidir. Bir kere her şeyden önce bunca yıldır emeği ucuz, güvencesiz, örgütsüz bir köle olarak tutma işinde iktidarla beraber yürümüşler, Savaş ve işgallerle Kürde dünyayı beraber cehennem etmişlerdir. Farklı olarak, bugün her ne kadar "liyâkat", "bilime ve eğitime yatırım", "Yeniden üretken Türkiye" gibi kitlelere çekici gelecek sloganlarla süslense de, kendi programlarının özü söz konusu tavizlerin diğer burjuva bloku (ve dolayısıyla Erdoğan'ı) iyice güçsüzleştirecek kadar ilerletilmesidir. Kamu kaynaklarının o siyasal İslamcı 5'li çeteye değil, AB'ci 5'li çeteye aktarılmasıdır. Nitelikli işgücü safsatasıyla sanayi sermayesinin emek maliyetlerinin düşürülerek işsizliğin patlatılmasıdır. İktidarın faşist toplum örgütlemesi amacıyla kullandığı sosyal yardımların yerini sosyal hakkın alması değil, sosyal devlet olgusunun bu en gerici anlamının dahi tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Bankaların batık kredi zararları için IMF'ye gidilmesidir.

HANGİ KAVGA?
Kapitalizmin genişleme döneminde emperyalist kurumların çıkarlarına tam uyum, üretilen artıdeğerin aslan payını onlara aktarmayı gerektirse de, yerli burjuvazilerin de çıkarınaydı. Ancak kriz dönemlerinde zararı esas olarak kimin üstleneceği meselesi kavga konusu olmaktadır, çünkü artıdeğerin aslan payını alan için kriz kardan zarar demek iken, işçisine ürettirdiği artıdeğerin sadece sınırlı bir kısmını elinde tutan mali-ekonomik sömürge burjuvazisi için kriz çöküş anlamına gelebilmektedir. Emperyalist kapitalizmin terki ise çözüm değil, bilakis son tahlilde tüm yükün işçi sınıfına bindirilmesinin garantisidir. Yani onların aralarındaki kavgalar, anlaşmalar, tavizler  bu kan emici düzenin krizini bu kan emici düzen içerisinde kalarak aşmanın araçlarıdır.

Bu yüzden işçi sınıfının çıkarı ise daha fazla reform beklemek, reformlardan payını düşeni almak ve/ya mümkün olduğunca az acı ilaç içmekte değildir. Keza krizin sermaye karlarını giderek daha fazla baskıladığı, halkın da 50 sene öncesinin örgütlülük düzeyine sahip olmadığı bugün, böyle bir şey zaten mümkün değildir. Bu koşullarda kopuşu örgütlemek çok daha gerçekçidir. Dolayısıyla her türden acı ilaca da, reforma da cepheden karşı çıkmaktan başka bir çaremiz yoktur. Sorun bölüşüm değil, sınıfsal iktidar sorunudur. Haliyle güncel olan da halkçı bir bütçe ya da reform hayali değil, tastamam devrimdir.