16 Ocak 2021 Cumartesi

Olcay Çelik yazdı | Daha fazla ucuzlaşmayalım lütfen

Ucuzluğumuz ve "hak"sızlığımız, hayatımızı her yönüyle belirleyen temel gerçekleri bizlere her gün yeniden hatırlatıyor: Türkiye uluslararası tekeller ve onların taşeronu olan Türk burjuvazisi için bir ucuz işgücü deposudur ve faşizmin bir numaralı görevlerinden biri de bu ucuzluğu korumak için işçi sınıfına saldırmaktır.

Sermayenin sınıf örgütü TİSK ve TC Sömürü Bakanlığı 2021 için asgari ücrete günlük 17 TL zam yapılmasını kararlaştırdı. Böylece 10 milyondan fazla işçinin önümüzdeki yıl da açlık sınırında yaşamaya devam edeceği kesinleşmiş oldu.

5 gün önce de İstanbul Ticaret Odası İstanbul'da Mülk Edinme Rehberi başlıklı bir kitapçık yayınlayarak, "İmalatta saatlik işçi maliyeti Türkiye'de 5,6 Amerikan dolarıyken, Almanya'da bu maliyet 47,2 Amerikan dolarıdır" demiş, yabancı yatırımcılara Türkiye'ye gelme çağrısı yapmıştı.

Bunlar olurken fonda anayasal haklarını kullanıp sendikaya üye olan işçilerin işten atıldığı, grev kırıcılığını engelleyen işçilerin gözaltına alındığı haberleri dönüp duruyordu.

Ucuzluğumuz ve "hak"sızlığımız, hayatımızı her yönüyle belirleyen temel gerçekleri bizlere her gün yeniden hatırlatıyor: Türkiye uluslararası tekeller ve onların taşeronu olan Türk burjuvazisi için bir ucuz işgücü deposudur ve faşizmin bir numaralı görevlerinden biri de bu ucuzluğu korumak için işçi sınıfına saldırmaktır.

EMPERYALİZMDE DEĞER YASASI
Bugün emperyalist kapitalist düzen, ülkeler arasındaki devasa ücret farkları üzerine kuruludur. Uluslararası tekeller son 40 yılda üretimlerini ucuz işgücü cehennemi ülkelere taşıdılar ve düşen kar oranlarını böyle toparladılar. Üretimi bu ülkelerdeki işçi sınıfı yapar, ancak üretilenler emperyalist pazarlarda tüketilir. Böylece dünya işçi sınıfının ürettiği artıdeğerin aslan payı bu küresel kan emicilerin kasasına gider. Mallar ve paralar dünyayı serbestçe dolaşırken, işçilerin arasına yüksek duvarlar örülü olduğu için ücretler arasındaki bu farklar, dolayısıyla emperyalist değer aktarım mekanizması korunmuş olur.

Bu taşeron ülkelerin patronları mağdur değil, işbirlikçi konumdadır. Çünkü bu sayede iç pazarlarında kaldıklarında hayal bile edemeyecekleri bir dünya pazarına kavuşurlar. Bu yüzden de onların çıkarına olan, emperyalist kapitalist düzenden kopuş değil, diğer taşeron ülke kapitalizmleri ile rekabet edebilmek için kendi işçi sınıflarını alabildiğine ucuz tutmaktır. Yüksek ücretli üretim yaparak artıdeğerin daha büyük kısmını elinde tutmayı başaran az sayıdaki ülke ise bir kaide değil, çok özgün koşulların istisnasıdır.

Elbette işgücünü sürekli ucuz tutabilmek, işçi sınıfının mücadele gücünü kırmayı gerektirir. Bu da birçok ülkede işçinin söz, eylem, grev, örgütlenme haklarının ortadan kaldırılmasıyla; ırkçı, milliyetçi ve dinci hezeyanlar yoluyla sınıf kardeşlerine ve halklara düşman hale gelmesiyle; dizginsiz devlet terörü ile, yani faşizmle mümkün olabilmiştir.

Örneğin Türkiye'de 12 Eylül faşist darbesi hem işçi "maliyetlerinde" devasa kesintiler yapmaya, hem işçi sınıfının sendikal ve devrimci örgütlülüğünü kırmaya, hem de işçinin tüm haklarını kuşa çevirmeye yaradı. İşçi mücadelesi gibi bir beladan kurtulan sermaye palazlandı, emperyalist pazarlara açıldı ve semirdikçe semirdi. Siyasal İslamcı faşist şef de iktidarı boyunca çıtayı çok daha yukarı taşıyarak, gerek yasal, gerek fiili olarak emeği çok daha esnek, güvencesiz, grevsiz, örgütsüz ve eylemsiz hale getirmeyi başardı. Kendi ekonomik "mucizesini" böyle yarattı.

SINIF İŞBİRLİĞİNİN NESNEL ZEMİNİ 
Sermayenin emperyalist küreselleşme evresindeki bu yeni hareketini ve bu hareketi güvenceleyen faşizm gerçeğini layıkıyla kavrayamayan emek örgütleri ise bu saldırıları bertaraf edemediler. Sendikalar ve konfederasyonlar, ister ücret, ister tazminat veya emeklilik hakkı, isterse yeni iş yasası olsun, patronlarla/devletle oturdukları masada hep aynı tehditlerle karşılaştılar. Eğer insanca bir ücret ve haklarda diretirlerse, ülke uluslararası piyasalarda rekabet üstünlüğünü kaybedecek, yabancı yatırımcı gelmeyecekti. Hatta yerli sermaye açık sınır kapılarından başka ülkeye göçmek zorunda kalacak ve "maazallah" işçiler işlerini kaybedeceklerdi. İşçiler militanlığı bırakmalı, ülke ekonomisini düşünmeliydi ki, herkes kazansın.

Şüphesiz bu tehditlere teslim olmayan, devrimci ve mücadeleci sendikalar hep var oldular. Ancak son tahlilde ilerici olarak kodlayabileceğimiz emek örgütlerinin birçoğu "kaçınılmaz" gördükleri gelişmeler karşısında en azından işçi sınıfının zararını azaltma güdüsüyle, burjuvazi ile giderek daha fazla sınıf işbirliğine yöneldi. DİSK son yıllarda maalesef bunun en acı örneklerinden oldu. Patron örgütleriyle ortak platformlar kuruldu. Grev silahı çok daha az kullanılır oldu. Yasaklamayı beklemeden bazı grevlerden bizzat dönüldü. Kiralık işçilik yasası gibi nice emek düşmanı yasalar geçti, ancak çatışmacı bir tutuma girilmedi. Salgında sınıf bağışıklığı saldırısına karşı ücretli izin talebiyle genel grev örgütlemek yerine ücretsiz izin, kısa çalışma ödeneği gibi esneklik ve güvencesizlik modelleri kabul edildi.

Bu tutum aslında emperyalist ülkelerden mali-ekonomik sömürgelere kadar her yerde aynı nesnel zeminden besleniyor.
Öncelikle sermayenin ulusal pazar boyunduruğundan kurtulup özgürce dolaşabilmeye başlaması, 1960-70'lerin aksine, hem burjuva iktidarların işçi sınıfına büyümeden pay verme zorunluluğunu bertaraf ediyor, hem de farklı ülkelerin işçi sınıflarını da ucuzlukta birbirinin rakibi kılıyor. Ayrıca sosyalist blokun ve devrimler çağının yarattığı tehdidin ortadan kalkması ve özelleştirme saldırıları da sosyal devlet tavizinin maddi zeminini oyuyor, burjuva devletin tam olarak sermaye sopasına ve hatta hızla faşist diktatörlüğe dönmesine yol açıyor. Sonuç olarak ekonomik mücadeleler işçi sınıfının pazarlık gücünü değil, yerli burjuvaziler ile sınıf işbirliğini mayalıyor.
Elbette sermayenin/işlerin uçup gitmemesini veya yeterli yatırımın/siparişin gelmemesini dert eden bu tutum hiçbir zararı azaltamadığı gibi, sermayeye bir sonraki saldırısı için de cesaret aşılıyor, her yeni saldırı da bir önceki kazanım kırıntılarını yok ediyor.

UCUZLUĞA SON VERMEK İÇİN
Bu sonsuz gerileyişi durdurmanın ilk adımı öncelikle Türkiye'nin "rekabet gücü"nün işçi sınıfına hiçbir faydası olmadığını layıkıyla anlamaktan geçer. Patrona akarken bize damlayacak hiçbir şey yoktur. Türk burjuvazisi, bilakis, işçinin suyunu ne kadar sıkarsa o kadar kar etmektedir.

Bu sebeple işçilerin dolaysız mücadelesi dahi daha en baştan teşhirinin hedefine ucuz işgücü temelli bu emperyalist kapitalist düzeni koymak zorundadır. Ulusal pazarlar eski anlamını yitirdiği ve eskinin sosyal devletine dönüş mümkün olmadığı için, emperyalist üretim ağlarının dışında bir burjuva bağımsızlıkçılık veya kalkınmacılık düşlemek de artık beyhudedir. Bırakalım işçi sınıfının kurtuluşunu, insanca bir yaşam için dahi sosyalist devrimi güncel bir talep olarak koymak zorunluluktur. Reformizm bugün eskisinden farklı olarak artık sınırlı kazanım bile getirmiyorsa, aksine, nesnel olarak bilakis karşıdevrimi besliyorsa, ilerici sendikalar için tek yol antiemperyalist, antikapitalist ve devrimci olmaktır, yani sınıf sendikacılığıdır.

Faşizm, kapitalist düzeni işçi sınıfının ve ezilenlerin söz, eylem, örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldırarak korur. Bu özgürlükler olmadan işçi sınıfı ne asgari ücret, ne tazminat, ne işe iade için etkin ve yaygın bir ekonomik mücadele yürütebilir ne de sosyalist devrime hazırlanabilir. Bu yüzden işçiler önce faşizmin yıkılışına önderlik etmek zorundadırlar. Elbette bu özgürlüklerin kesimsel ya da parçalı olarak ele alındığında işlevlerini yitirecekleri ortadadır. Bu yüzden sınıf sendikacılığı antifaşist olmayı da gerektirir ve tüm ezilen sınıf ve kesimlerin "politik özgürlüğü" için dövüşmeyi önüne koyar.

Antifaşist mücadele zorunlu olarak fiili meşru mücadeleyi temel alır. Tarihsel olarak hak alıcı grevleri var eden şeyin kitlesel sendikalar değil, kitlesel sendikaları var eden şeyin grevler olduğu hatırlanmalıdır. Yani işçi mücadelesi önce üye kazanımı yoluyla kitlesel hale gelip sonra grevci nitelik kazanmayacak, tersine, kitleler örgütlerine grevler ve fiili grevler ve meşru mücadeleler yoluyla güven duyacaktır. Kısacası, daha fazla ucuzlaşmak istemiyorsak, işçilerin silahının talep listeleri, raporlar ve üye formları değil, grev, işgal, direniş, isyan ve sabotaj olduğu görülmelidir. Sınıf sendikacılığının diğer ana özelliği de bu olacaktır. Bunu görmemekte ısrar edenler ise, iyi niyetlerinden ve devrimci lafızlarından bağımsız olarak, işçi sınıfının değil, emperyalist ve faşist burjuvazinin çıkarlarına hizmet edeceklerdir.