26 Eylül 2020 Cumartesi

Olcay Çelik yazdı | Bir tuhaf kamulaştırma 

Böke şahsında burjuva muhalefetin halkçı söylemli kamulaştırma vaadi "yetmez ama evet" denilebilecek veya kerhen de olsa desteklenebilecek değil, teşhir edilmesi gereken bir şeydir. Çünkü bu vaat işçi sınıfı ve ezilenlerin kafasını bulandırmakta, kitleleri burjuvazinin bir blokuna yedekleyerek, her türden el koymanın ve toplum için üretimin ilk ve zorunlu gereği olan "iktidar mücadelesini" sekteye uğratmaktadır. Unutulmamalıdır ki devrim iktisadi değil, her şeyden önce siyasi bir meseledir. 

Devrimcilik bayrağını bir siyasi iktidar kaldırıyor, bir burjuva muhalefet. Şükür hiç devrimsiz kalmıyoruz.

Geçenlerde "Türkiye'nin emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi verdiğini" söyleyen faşist iktidar yöneticilerinden sonra ekonomist CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke de katıldığı bir programda iktidarın kamu ihaleleri ile büyüttüğü Cengiz, Kolin, Limak, Kalyon ve MNG şirketlerini kamulaştıracaklarını söyledi: "Özel sektör dediğiniz Türkiye’deki bütün kaynakları rantla yemiş olan 5 şirketten bahsediyorum. Ne müzakeresi yapacağız? Müzakere falan yok. Buraya yazacağız, 'Bunlar artık kamunundur' diyeceğiz ve devam edeceğiz."

Cümle olarak alındığında Sayın Böke'nin bu sözlerinde savunulamayacak bir şey yok elbette. Bilakis, bu kan emici vampirlere, bedelsiz, doğrudan el koymak şüphesiz ki devrimimizin yapacağı ilk işlerden biri olacak. Ancak kurulan cümlelerin doğruluğu ile o cümlelerin anlatmak istediği şeyler birbirine denk değildir. Bu halkçı tınılı vaadin örttüğü şey de burjuvazinin sınıf-içi mücadeleleridir.

Evet, devlet varıyla-yoğuyla yandaş şirketleri (özelde bu 5 şirketi) büyütmek için çalışmaktadır. Halkın parası belirgin bir biçimde bunlara akıtılmakta, bu asalaklar neredeyse vergiden muaf tutulmaktadırlar. Ayrıca bunlar her türlü doğa talanının, iş cinayetinin de baş aktörüdür.

Peki, "bazı" şirketler daha mı temizdir?

Örneğin faşizmin hazine bakanına tam destek verenlerden, vergi borçları affedilenlerden biri de Sabancı değil midir?

Salgında "fırsatı değerlendirip" emek gücümüzü ucuzlatmak için apar topar fazla mesai, esnek çalışma ve ücretsiz izin kararnamelerini çıkarttırıp milyonları günde 40 TL ile eve yollayan, 2 ayda fazladan 8 milyon işsiz yaratan TİSK çok mu masumdur? 

18 senedir üretimi dış borca ve ithalata mahkum ederek semirenler, ülkeyi emperyalizmin mali-ekonomik sömürgesi haline getirenler sadece yandaş şirketler midir, yoksa bir bütün olarak Türk burjuvazisi midir?

Peki ya savaş ve işgal hem Koç'ları, hem de Sancak'ları, Albayraklar'ı aynı anda büyütmemiş midir? Efrin ve Serekaniye işgallerinde hazır ola geçip ordularının arkasından duranlar arasında TÜSİAD da yok mudur?

Özetle, emeğimizi sömürürken; bizi güvencesiz ve örgütsüz bırakırken; krizi, savaşı ve talanı yaratıp büyütürken ve faturasını da yine işçi sınıfı ve ezilenlere yüklerken patronlar sınıfının "hepsi orada" değil midir?

Madem bunca sefaletin ve kanın sorumlusu topyekün Türk burjuvazisidir, o halde Böke neden bu 5 şirkete el koyacaklarını söylemektedir?

BURJUVA SINIF-İÇİ ÇELİŞKİLER
Birçok kereler yazılıp çizildiği üzere Türkiye'de burjuvazi iki bloklu bir yapıdadır. Bir tarafta mali sermayeyi ve sanayi-ticaret sermayesinin büyük kısmını elinde tutan, sınıf örgütlülüğü anlamında TÜSİAD ve TİSK'de birleşmiş işbirlikçi-tekelci burjuvazi (ya da İstanbul burjuvazisi) vardır.

Sermaye birikimi açısından çok daha küçük diğer blok ise inşaat sermayesini temsil eden ve kamu ihaleleri, teşvikler, izinler ve savaş sanayisi yoluyla hem sanayi sermayesini büyüten, hem de tekelleşmeye başlamış olan Konya-Kayseri burjuvazisidir. Sınıf örgütü de MÜSİAD'tır.

Faşist şef ilkinin dolaylı, ikincisinin dolaysız temsilcisidir. Her ne kadar iktidarı boyunca devleti dolaysız temsilcisi olduğu burjuva kanadı büyütmek için kullanması iki blok arasındaki çelişkileri beslese de ikisinin de çıkarları uluslararası tekellerin ve mali sermaye oligarşisinin emperyalist küreselleşme programının (nam-ı diğer Washington Uzlaşması'nın) uygulanması çerçevesinde uzun yıllar örtüşmüştür.

Özelleştirmelerle kamu varlıklarının talan edilmesinden, hayali sermaye vurgunculuğunun altyapısının oluşturulmasından, gümrük duvarlarının indirilerek ülkenin emperyalist pazarlara entegre edilmesinden, ucuz döviz ve ithalat serabından, emek gücünün ucuz, esnek, borçlu, güvencesiz ve örgütsüz kılınmasından ikisi de faydalanmıştır.

Ne var ki, düşen kâr oranlarının bir türlü toparlanamaması sebebiyle kapitalizmin yaşadığı küresel bunalımının son 10 yılda giderek ağırlaşması Türkiye gibi taşeron kapitalizmlere giden küresel sermaye akımlarının yavaşlamasına ve küresel ticaretin daralmasına yol açmıştır. Bunun Türk burjuvazisi için anlamı, hem dövizin hem de faizlerin sarmal biçimde yükselmesi, dolayısıyla dış borç ve ucuz ithalata dayalı büyümenin sürdürülemez hale gelmesidir. Pasta daralıp, pabuç pahalılaşınca da burjuva sınıf içi çelişkiler daha az katlanılabilir hale gelmeye başlamıştır.

Örneğin, MÜSİAD esas olarak inşaat ve savaş ile büyümektedir. Sermaye birikimi sınırlıdır ve mali sermaye gücünden mahrumdur. Krizde büyüyebilmesi düşük faizli borcun yaratılmasına bağlıdır. Zira ürettiği konutları ancak bu şekilde satabilir. Dış pazarlardaki hakimiyeti göreli olarak düşük olduğu için pazar yaratımında kamu kaynaklarına (ihale, teşvik vb.) ve savaşa, işgalciliğe-yayılmacılığa daha çok ihtiyaç duyar. Döviz kurunun seviyesi faize kıyasla ikincil önemdedir. Buna göre, kamu kaynaklarının yandaş sermayeye akıtılması, enflasyonun yükselmesi, devletin kamu bankalarını kullanarak düşük faizli kredi dağıtması, Merkez Bankası'na gerici müdahalelerde bulunulması MÜSİAD'ın çıkarına, TÜSİAD'ın zararına adımlardır.

Sanayi ve ticaret sermayesinin asıl sahibi TÜSİAD için ise önemli olan döviz kurunun seviyesidir, zira emperyalist pazarlardaki hakim güç olarak döviz borcu da esas olarak ona aittir. Faizin yüksek seviyede olmasından rahatsız değildir, çünkü mali sermayenin sahibi olarak borç verici konumdadır. Dolayısıyla "Yüzün yeniden AB üyeliğine dönmesi", "Merkez Bankası'nın bağımsızlığı" ise TÜSİAD'ın yararına olacaktır, çünkü bu durumda yapısal reformlar adı altında kamu harcamaları kısılacak, faizler emperyalist mali sermaye akımlarınca belirlenebilecek ve böylece hem ihalesiz-teşviksiz-vergi afsız kalan yandaş sermayenin can damarı kesilecek, hem de tekeller ve onların işbirlikçileri faiz vurgunculuğuna devam edilebilecektir.

İki sermaye bloku arasındaki bu çelişkiler son yıllarda hem sınıf örgütlerinin doğrudan açıklamalarıyla, hem "uzmanlar savaşı" ile, hem de dolaysız siyasi temsilciler üzerinden propaganda edilen politikalarla süregeliyor. Faşist iktidarın bağımsızlık şarkısının ne manaya geldiğini "Faşizmin Bağımsızlık Mücadelesi" başlıklı yazıda ele almıştık. Burjuva muhalefet penceresine odaklanırsak, örneğin "liyakat", eskiden olduğu gibi emperyalist örgütlerle uyumlu çalışacak devlet kadrosu özlemlerini dile getiriyor. "Rant ekonomisine son verilmesi", ihalelerin bloklar arasında eşit dağılımından başka bir anlama gelmiyor. "Güven ekonomisi", IMF boyunduruğunun gerekliliğini anlatıyor. "Yeniden üretken bir Türkiye" söylemi ise dijitalleşme yoluyla istihdamın azaltılıp, verimliliğin arttırılmasını hedefliyor.

Bu açıdan bakıldığında Böke'nin bu 5 şirketle sınırlı kamulaştırma vaadi de burjuva muhalefetin hedefe "sadece" yandaş sermayeyi koyan, dolayısıyla özünde TÜSİAD’ın arzularını halkın arzuları imiş gibi dillendiren politika paketinin bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Zira kitlelerde bu yandaş vampirlere olan öfke de, devrim özlemi de giderek kabarmaktadır.

BURJUVAZİ KAMULAŞTIRABİLİR Mİ? 
Böke veya vekili olduğu burjuva muhalefet partisi asla ve asla gerçek bir kamulaştırmayı savunamaz. Zaten böyle bir derdi de yoktur.

1990’lar itibariyle tüm dünyada başlayan özelleştirme furyası, azalan kâr oranları sebebiyle krize giren kapitalist sınıfın hem pazar yaratma, hem de meta ve sermayenin serbestçe dolaşabileceği düzenlemelerin yapılabilmesi için can havliyle giriştiği bir gasp süreciydi. Tersinden bakarsak, aslında refah devleti ve kamu üretimi dediğimiz şeyler, sosyalist blokun "tehdidine" karşı hem yeni sömürge burjuvazilerinin güçlendirmesinin gerektiği, hem de proletaryaya taviz vermek zorunda kalınan bir dönemin araçlarıydı. Sosyalist blokun yenilgisi sonrası haliyle bunlara ihtiyaç kalmadı. Zincirinden boşanmış bir talan başladı. Küresel kapitalizmin kendi krizini aşabilmesinin ana yollarından biri de bu oldu.

Bu yüzden sermayenin sağ ya da sol hiçbir temsilcisi bugün bu özelleştirme çarkını geri çeviremez, çevirmek de istemez. Bugün sermayenin kamulaştırılabileceği tek şey şirketlerin borçları ve zararlardır. "Gerçek" bir kamulaştırma, hem nefes almak için gasp ettiği pazarları kendi eliyle daraltması hem de devrimci bir çıkışın temeline kendi küreği ile harç atması anlamına gelir. Geçici ve büyük kriz anları dışında böyle tavizlere başvurulması mümkün değildir -ki salgın gibi rejim krizi yaratan bir durum karşı bile böyle bir yola başvurulmamıştır. İstanbul burjuvazisinin dolaysız temsilcisi iktidara geldiğinde böyle bir "kamulaştırma" hamlesine girişeceğini varsaysak bile, hemen sonrasında, bu şirketler tekrar özel sektöre yok pahasına devredilecektir.

KAMULAŞTIRMA BİR POLİTİKA DEĞİL, DEVRİM SORUNUDUR
Tabii, bu tespitleri yaparken, iki burjuva blok arasındaki çıkar farklılıklarının şu an bir çatışma düzeyine eriştiğini asla söylemiyoruz. Bilakis, her ne kadar farklı çıkarların halkın çıkarları gibi propaganda edilmesi kesintisiz sürse de mevcut kapitalist kriz ve rejim krizi şimdilik her ikisini de dış rakiplerine (diğer ülke kapitalistlerine) ve iç düşmanlarına (işçi sınıfı ve Kürt halkına) karşı birlik olmaya, birbirlerine karşılıklı tavizler vermeye itiyor.

Elbette bu sürtüşmeler yarın daha büyük bir çatışma boyutuna, hatta savaşa da evrilebilir. Ama bu, meselenin özünü zerrece değiştirmez. Ne MÜSİAD’ın, ne de TÜSİAD’ın çıkarları halkın çıkarları değildir. Bilakis, bunlardan herhangi birisinin (ya da ikisinin de) çıkarına olan şey, zorunlu olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin zararınadır. Dolayısıyla burjuva bloklardan birinin (veya ikisinin) programını halkçı bir çıkışın gereği olarak bize satmak isteyenlerin tek yaptıkları, işçi ve emekçileri bu aşağılık sömürü ve sömürgecilik düzenine yeniden, yeniden ve yeniden bağlamaktan başka bir şey olmamaktadır.

Kâr için değil, toplumun ihtiyaçları için üretim ve tüketimi sağlayacak "gerçek" bir kamusallaştırma, ya da bizim deyimimizle toplumsallaştırma, burjuvazinin şu ya da bu kanadının eliyle değil, ancak ve ancak onlara rağmen ve onların ezilmesiyle mümkün olacaktır. Böyle bir el koyma şu ya da bu şirketi değil, bir bütün olarak büyük burjuvazinin tüm fabrika, arazi ve bankaları hedefleyecektir.

Böke şahsında burjuva muhalefetin halkçı söylemli kamulaştırma vaadi "yetmez ama evet" denilebilecek veya kerhen de olsa desteklenebilecek değil, teşhir edilmesi gereken bir şeydir. Çünkü bu vaat işçi sınıfı ve ezilenlerin kafasını bulandırmakta, kitleleri burjuvazinin bir blokuna yedekleyerek, her türden el koymanın ve toplum için üretimin ilk ve zorunlu gereği olan "iktidar mücadelesini" sekteye uğratmaktadır. Unutulmamalıdır ki devrim iktisadi değil, her şeyden önce siyasi bir meseledir. Böyle bir siyaset, iktidara öfkeli kitleleri burjuva muhalefetin boyunduruğundan koparmayı da gerektirmektedir.