25 Kasım 2020 Çarşamba

Mazlum Diyar Serhat yazdı | Yayılmacı Türk dış politikasından devrimimizin iç politikasına

Bölgesel krizler çıkarmak, krizlerden nefes almak, halklar arası düşmanlıkları kışkırtmak, savaşlar açmak, işgal ve talanlara girişmek, ilhaklar ve yeni sömürgelerle topraklarını genişletme vb. biçiminde geliştirdiği bu yayılmacı politika ile sömürgeci faşizm kendisine sağlam kolonlar oluşturmaya çalışıyorsa devrimci politika bu kolonlara hücum edecektir elbette. İçeride önüne çekeceği politik gündemleri TC'nin bölgesel yayılmacı siyasetine bağlayarak kendi gündemini oluşturmayı başaran devrimci öncü, gerçek bir çekim kuvveti kazanabilir. 

Sömürgeci Türk devleti, tarihinde ilk kez bu düzeyde bir yayılmacı savaş politikası izliyor. Bulunduğu coğrafyanın jeo-stratejisini kullanarak Kuzey ve Doğu Afrika'dan Ortadoğu'ya, Balkanlardan Kafkaslara saldırgan ve yayılmacı bir dış politikaya sahip. Gerici-milliyetçi  duygulara hitap etmek üzere atadan kalma Osmanlı topraklarına geri dönüyoruz argümanı öne sürülüyor olsa da gerçeğin yüzü böyle değil.

Hâlihazırda Güney Kürdistan, Suriye, Libya ve Azerbaycan'da doğrudan savaş yürütmekte, Doğu Akdeniz üzerinden ise askeri opsiyonları açık sert bir hegemonya mücadelesine girişmiş durumda. Sömürgeci Türk Devletinin yürüttüğü bu savaşları gelişen ve güçlenen, bölgesel devlet olma yolunda ilerleyen bir kuvvet olarak mı değerlendirmek gerekir, yoksa içeride tıkanmış, gelişme dinamikleri zayıflamış, ekonomik parametrelerde hızla iflasa sürüklenen, karşı karşıya olduğu siyasal-toplumsal sorunlara çözüm üretme kapasitesi bulunmayan bir ülke tablosu mu var karşımızda?

İkinci saptamanın tam olarak doğru olduğu söz götürmez bir gerçek. Ancak içerideki çözümsüzlük durumu, bugünkü saldırgan-yayılmacı siyaseti açıklamaya yetmez. Kapitalizmin yüz yüze kaldığı siyasal-toplumsal sorunlara çözüm üretme diye bir sorunu yoktur zaten. Ekonomik faaliyetini, yani artı değer gasp etme düzenini yürütsün yeter, her türlü kriz hali ile birlikte yaşayabilir. Birinci altı çizilmesi gereken nokta budur, işbirlikçi Türk kapitalizmi emperyalist küreselleşme olgusunun tüm sonuçlarıyla yüz yüze gelmektedir ve artık iç dinamikleriyle gelişim imkânlarının sınırlarına dayanmıştır. Emperyalizmin mali ekonomik sömürgesi olma durumu da tabloyu ağırlaştırıcı bir diğer unsurdur.

Bu durumda dışa açılmaktan başka çaresi yoktur. 'Ata toprakları' demagojisi, içeride halk yığınlarını ikna etme, yayılmacı saldırganlığına mobilize etme işlevi oynamaktadır. Suriye ve Libya'da yürütmekte olduğu savaşlarda işgal ve sömürü ilk hedef iken, ilhak seçeneğini de yanı sıra barındırmaktadır. Yani sömürgeci Türk burjuvazisinin savaş çizgisi bölgesel hegemonya mücadelesi ile sınırlı değil, topraklarını genişletme stratejisini de içermektedir. İşgal ve ilhakın yanı sıra, Sudan ve Somali'deki askeri varlığı Doğu Afrika'daki ekonomik faaliyetlerinin güvencesi içindir.

Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığını genişletme çabaları ile karşılıklı onca restleşmeler, bir miktar doğalgaz paylaşımı etrafında dönen kavgadan ibaret değil elbette. Sömürgeci Türk devleti Doğu Akdeniz'de elde edeceği inisiyatif ile deniz altından çok denizin üstünde, tüm Doğu Akdeniz bölgesinde güçleneceğinin hesaplarını yapıyor. Doğu Akdeniz, Ortadoğu'nun Avrupa ve dünyaya açılma kapısıdır. Asya ile Avrupa'nın bağlantı noktasıdır. Böylesine stratejik bir bölgede hegemonya savaşının çok sert geçeceği, savaş tehditlerinin havada uçuşacağı, hatta savaşların patlak verebileceği beklenir doğallığında. Sömürgeci Türk faşizminin bunların farkında olduğunu, askeri seçenekler dâhil sorunu nereye kadar tırmandırabileceği vb. hesabını yapmış ve böyle bir planla hareket ettiğini görmek gerekiyor.

On üç ülkede bulundurduğu askeri birlikleriyle periferisinde bölgesel çıkar kavgalarında etkinleşmiş saldırgan bir devlet vardır karşımızda. Düne kadar emperyalizmin işbirlikçiliği ve jandarmalığı görevi üstlenmiş bir devletten, emperyalizmin mali sömürgesi olmakla birlikte kendi çıkarları için gözü dönük savaşlar, talanlar, katliamlar yürüten bir devlet düzeyine erişmiştir. Devletsel çıkarları söz konusu olduğunda emperyalistlerle karşı karşıya geliyor, uluslararası statükoları bozuyor ve kendi çıkarlarına göre yeniden oluşturmayı dayatıyor, bu yüzden neredeyse bütün sınır komşuları ile kavgalı, bölgesel hegemonya iddialı devletlerle savaş hali ya da savaş dili ile gerilimler yaşıyor. Bütün bunların altı çizilmesi gereken yönü şudur ki, bugün bunları göze alıyor.

Dünya ve bölgesel siyasal koşullar, sömürgeci Türk burjuvazisinin içteki daralma ve sıkışmışlık haline dışarıda çare aramada cesaretlendirici pek çok imkân sunuyor. Yani, bu tek başına Türk devletinin deli cesareti ile izah edilecek bir durum değil. Ya da Türk burjuvasının, sahip olduğu ekonomik askeri potansiyeline güvenerek atıldığı macera olarak değerlendirilemez. Emperyalist küreselleşme çağı ile dünyadaki güç dengeleri değişiyor, II. Paylaşım Savaşı sonrası kurulan uluslararası statü ve bunu yürüten kurum ve kuruluşların etkinliği zayıflıyor. Emperyalist devletlerin hiç birisi tartışmasız üstünlük kuramıyor, atacağı adımlarda rakipleri ile pazarlıklar yapmak karşılıklı tavizlerle paylarını korumak durumundalar. Bölgesel devletler için daha fazla geçerli olan 20. yy ilişki ve statülerini koruma ve sürdürme meselesi giderek zorlaşıyor. Sömürgeci Türk devletinin 'beka' sorunu olarak gördüğü Kürt sorunu başta olmak üzere çözümsüzlükle kilitlediği siyasal-toplumsal sorunların TC için gerçek manada bir 'beka' sorunu içerdiği açıktır. Bu açıdan sömürgeci faşizm için 'beka' sorunu olan durum devrimci hareket için bir devrim konusudur ve birleşik devrimimizin güncelliği ve barındırdığı açık ve dolaysız imkânları işaret eder.

Tekrar başa dönersek, sömürgeci Türk faşizmi ciddi biçimde 'beka', yani egemenlik biçimini sürdürme sorunu ile yüz yüzedir. Tam yolun sonuna geldiğini düşünürken 100 yıl sonra karşısına çıkan fırsatları büyüme, genişleme, yayılma amacıyla kullanmaya çalışıyor. Ayakta kalma sorunu yaşarken, bölgesel ve uluslararası koşulların sunduğu tüm imkânları sonuna kadar değerlendirmekten geri durmayacak bir sıkışmışlık içinde olduğu da tabloya eklenmelidir. Henüz 100 yılını doldurmadan çözümsüzlük içinde elindekini de kaybetme olasılığı ile emperyalist küreselleşmenin nesnel olarak yıkıcı koşullarında belki de en az riskli gördüğü bölgesel savaşlar, işgaller ve ilhak çizgisi sömürgeci Türk faşizminin tercih değil mahkûmu olduğu bir çizgidir.

Bu koşullarda güncel devrimci politikanın öncelikli hedefi ne olmalı sorusu önem kazanıyor.

Suriye ve Rojava işgalinden, Bakur Kürdistan işgaline; Libya'da yürüttüğü gerici savaştan Azerbaycan-Ermenistan savaş kışkırtıcılığına; Doğu Akdeniz'deki gerici hegemonya kavgaları ve savaş tehditlerinden onlarca ülkede açık-gizli asker bulundurma politikaları sonuç olarak gelip TC'nin varlık-yokluk meselesine bağlanıyorsa sorumuzun yanıtı da genel olarak çıkıyor ortaya. Bölgesel krizler çıkarmak, krizlerden nefes almak, halklar arası düşmanlıkları kışkırtmak, savaşlar açmak, işgal ve talanlara girişmek, ilhaklar ve yeni sömürgelerle topraklarını genişletme vb. biçiminde geliştirdiği bu yayılmacı politika ile sömürgeci faşizm kendisine sağlam kolonlar oluşturmaya çalışıyorsa, devrimci politika bu kolonlara hücum edecektir elbette. İçeride önüne çekeceği politik gündemleri TC'nin bölgesel yayılmacı siyasetine bağlayarak kendi gündemini oluşturmayı başaran devrimci öncü gerçek bir çekim kuvveti kazanabilir. Çok yönlü tasfiyeci saldırı ile karşı karşıya olan devrimci hareketimizin kendisine çıkış yolları açma zorunluluğu her şeyden önce öncü iradeyi tekrar hatırlama ve kuşanması ile ilerleme imkânı kazanacaktır.