26 Eylül 2020 Cumartesi

'Mayınlı alan'da çemberi daraltmak

Gelinen aşamada sözleşmeden çekilip çekilmeme faşist şefin iki dudağının arasında. Kadınların direnişi, erkeklerin cephesinde önemli bir çatlak açmış durumda. Bu direniş için önemli bir avantaj. Gerçek başarı, sözleşmeyi bu haliyle uygulatabilmektir. AKP'nin 'böl parçala yönet' taktiğine karşı uyanık olunmalı, herhangi bir rehavete izin verilmemelidir. Şimdilik ötelenen bir savaş, daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Yeni muharebeleri kazanmak iyi bir hazırlıktan, gücünü toparlamaktan, özsavunmasını kurmaktan, örgütlemekten ve örgütlenmeye davetten geçmektedir. 

Onların tabiriyle söyleyelim. Mayın ellerinde patladı.

Ancak devlete yaslanarak kadınlara savaş açan erkeklerin saldırıları durdurulmuş değil.

"Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi" yaygın olarak bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek için başını Yeni Akit ve Yeni Şafak'ın çektiği topyekûn saray medyasının başlattığı saldırı dalgası, kadınların kazanımlarını gasp etmeyi hedefledi.

Kaybettiği toplumsal meşruiyeti daha fazla cemaatlere yaslanarak gidermeye çalışan faşist şef, bu yılın Şubat ayında sözleşmenin yeniden gözden geçirilebileceğini açıklamasıyla bu şeriatçı tayfanın sırtını sıvazladı. Üstüne üstlük Numan Kurtulmuş'un 'yanlış yaptık' sözleri de bunları iyice bir havaya soktu.

Onursal başkanlığını Yeni Akit'in Genel Yayın Yönetmeni Hasan Kahraman'ın yaptığı Türkiye Düşünce Platformu, sözleşmeden çekilmenin gerekçelerini sıraladıkları raporu Saray'a sundu. Akıllara ziyan ifadelerle İstanbul Sözleşmesi'nden neden çekilinmesi gerektiğini anlatan 'zevatlar'dan Abdurrahman Dilipak, kişiliğinin bir parçası olarak AKP'li kadınları da içine alacak şekilde, "İstanbul Sözleşmesi'ni savunan fahişeler", "AKP'nin papatyaları" gibi hakaretlerle kendisine destek bulmaya çalıştı.

Erdoğan'ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar'ın resmi olarak yardımcılığını yaptığı KADEM, sözleşmede kalınmasına ilişkin beyanının ardından, Erdoğan'ın talimatıyla sözleşmenin görüşüleceği 5 Ağustos'taki AKP MYK toplantısı 13 Ağustos'a ertelendi.

Kadınların direnişi, başta faşist şef Erdoğan olmak üzere önce Saray hükümetinde, ardından da sözleşme karşıtlarında ciddi çatlakların oluşmasını beraberinde getirdi. Saldırı cephesinin odağında duran Türkiye Düşünce Platformu'na geri adım attırdı. "Raporumuz ile mayınlı alana girdiğimizi fark ettik. Biz platform olarak artık bu konudan çekiliyoruz, herhangi bir şekilde bu işin bir parçası olmayacağız çünkü çok yorulduk, yıprandık" açıklaması yaptılar. Açıklamayı da Dilipak'ı işaret ederek "Değerli zevatın bu konudaki bireysel çalışmaları platformu bağlamaz" diyerek de bitirdiler.

Öncelikle gelinen bu aşamayı kadın özgürlük mücadelesinin hanesine bir kazanım olarak kaydetmek gerekir.

Sömürgeci faşist rejimin başta Kürt özgürlük mücadelesi olmak üzere işçi ve emekçilere yönelik giriştiği saldırı konseptinde kadın özgürlük mücadelesinin kazanımları önemli bir yerde duruyor. Şovenizmin ve ırkçılığın bir sonucu olarak, ezilen işçi ve emekçiler arasında bir bölünme yaratılmış, Kürt ulusunun kolektif hakları ve taleplerine yönelik her saldırı büyük oranda sessizlikle onaylanır hale gelmişti. Son bir ay içinde ise 'Çoklu baro', 'sosyal medya sansürü', 'Ayasofya'nın ibadete açılması' gibi kararları 'her istediğimi yaparım' pervasızlığıyla hayata geçirdiler. Rüzgârı arkasına alan faşist rejim, İstanbul Sözleşmesi ve çocuk tecavüzcülerine af düzenlemesini de gündemde tuttu. Ne var ki bu saldırı dalgası ne zaman kadın özgürlük hareketinin kazanımlarına yönelse rejim, güçlü bir dalgakıranla karşılaştı. Kadın özgürlük mücadelesi, ortaya konan ortak irade ve ortak mücadeleyle, kazanımlarına sımsıkı sarıldı.

İstanbul Sözleşmesi'nde adım adım yürütülen saldırı dalgasına karşı ilmek ilmek bir direniş örüldü. Haklarına sahip çıkan kadınlar hala sokakları terk etmedi, bu tartışmanın tamamen sona erdirilmesini ve hatta sözleşmenin etkin olarak uygulanmasını talep ediyor. Henüz tehlike geçmiş değil. Ancak önemli bir mevzi elde edildiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Daha önce de dile getirdik. İstanbul Sözleşmesi, erkeklerin devlet gücünü arkasına alarak başta kadınlar olmak üzere tüm ayrımcı şiddete, LGBTİ+'lara yönelik nefret söylemine karşı toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya dönük koruyucu önlem ve taleplerin karşılanması için devletlere sorumluluk yüklüyor. Saray cuntası, kadına yönelik şiddeti önlemek için ideolojik ve politik varoluşu nedeniyle kendiliğinden gerçek bir somut adım atamaz. Gerek Avrupa'da gerekse de Türkiye'de bu sözleşme, devletlere bu adımı atması için zorlayıcı bir yerde duruyor. Örneğin 6284 sayılı yasa, koruma kararlarının çıkarılması, kimi projelerin hayata geçirilmesi gibi uygulamaları zorlayan, bu sözleşme. Elbette ki sözleşme tek başına erkek şiddetini durduracak bir sihirli değnek değil. Sözleşme, kadınlar başta olmak üzere ayrımcılığa uğrayan tüm ezilen kesimleri korumayı önceliyor. Bu sözleşme, erkek devlet ordusuna karşı kadınların yürüttüğü bir mücadeleyle kazanıldı ve bundan sonraki kazanımlar içinse bir dayanak noktası haline geldi.

Kıyametin de koptuğu yer burası. Çünkü kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitliği veya erkek şiddetinin son bulması, kadının emeği, bedeni ve kimliğinin sömürülmesi veya yok sayılmasının en aza indirilmesini istiyor. Sermaye düzeninin barbarlığına karşı demokratik ve ekonomik bir talep olarak insanca çalışma yaşamının talep edilmesinden çok farklı bir talep değil bu. Özcesi, burjuva düzen sınırları içinde kadınların 'yaşamak istiyoruz' çığlığıdır.

Sosyalist kadınlar bu talebin yanına aynı zamanda özgür ve eşit bir şekilde yaşam talebini ekleyebilir ve ekliyor. Kapitalizmin sınırları içinde yaşam hakkının güvence altında olmasıyla beraber aynı zamanda kadınların erkek egemen kapitalist sömürü düzenine karşı eşitlikçi ve cins özgürlükçü yaşam isteğini haykırabilir.

Gelinen aşamada sözleşmeden çekilip çekilmeme faşist şefin iki dudağının arasında. Kadınların direnişi, erkelerin cephesinde önemli bir çatlak açmış durumda. Bu direniş için önemli bir avantaj. Ancak mücadele tamamen kazanılmış değil. Sonuçta her muharebenin kazananında da önemli kayıplar olabileceğini hesaba katmamız gerekir.

KADEM'in yayınladığı bildiri bu anlamıyla önümüzde yeni riskli durumlara da işaret ediyor. KADEM'i bu şekilde konuşturanın da yürütülen direniş olduğu çok açık. Kadına yönelik şiddet konusunda çok geniş bir kesimin aynı safta olduğunu görürken, LGBTİ+'lar veya resmi evlilik dışında birliktelik yaşayan kadınlara ilişkin kullanılan ifadeleri iyi analiz edilmeli.

Gerçek başarı, sözleşmeyi bu haliyle uygulatabilmektir. AKP'nin 'böl parçala yönet' taktiğine karşı uyanık olunmalı, herhangi bir rehavete izin verilmemelidir.

Abdulkadir Selvi'nin yayınladığı bir anket bu bakımdan önemli bir veri oluşturuyor. Sözleşmenin sağladığı haklar henüz çok geniş bir kesim tarafından anlaşılmış değil. Bu bakımdan bir yandan sözleşmenin içeriği ve kadınlara sağladığı olanaklar anlatılırken, bir yandan da erkek şiddetinin her türlü biçimine sokakta bir yanıt oluşturma görevi herkesin üzerinde duruyor.

Meselenin sadece kadınlar ve AKP arasındaki bir mücadele olduğu yanılgısına düşülmemeli, "AKP'yi kadınlar durduracak" hoş bir seda olarak kalmamalı. AKP'yi durdurmak için onun politikalarından inim inim inleyen herkes hem bu süreçte rol almalı hem de kadınların açtığı yolu en azından tıkayacak, engelleyecek veya kadınların ayağına çelme takacak tutumlardan kaçınmalıdır.

Önümüzdeki sürecin temel savaşım alanını bu eksen oluşturacaktır. Cins çelişkisi, AKP'nin zayıf noktalarından biri. Bir yandan oy deposu olarak görerek kimi olanaklar sağladığı kadınlar, hayatın doğal seyrine bağlı olarak erkek egemenliğiyle karşı karşıya gelmeye başladı. Bu durum, kadın özgürlük mücadelesinin karşı cephede açtığı bir gediktir. Bu gediği açan da kadınların birleşik cephesinin gücü ve mücadelesidir.

AKP-MHP faşist ittifakına karşı kurulan birliktelikler ve eylem hatları genişletilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Hiçbir mücadele araç ve biçimini dışlamadan, deneyimlerden öğrenerek, aydınlatma çalışmalarından fiili meşru mücadele biçimlerine kadar birçok aracı devreye sokmak ve politik uyanıklığı korumak zorundayız. Şimdilik ötelenen bir savaş, daha güçlü bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Yeni muharebeleri kazanmak iyi bir hazırlıktan, gücünü toparlamaktan, özsavunmasını kurmaktan, örgütlemekten ve örgütlenmeye davetten geçmektedir.

Mayınlı tarlada çember daralmış durumda. AKP kurucularından Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler "Ne oldu da bu kadar kısa sürede bu konu gündeme oturdu. Gezi direnişinin ağacı haline geldi, anlamaya çalışıyorum" diyor. Onlar çok daha Gezi kâbusu görecekler. Bizlerse hep birlikte haykıracağız "Mücadeleye devam."

* Atılım Gazetesi, 7 Ağustos 2020, 438. sayı başyazısı