16 Ocak 2021 Cumartesi

Kendini yakma faşizmi yak

Devrimler, ona en çok ihtiyaç duyanların, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanların eseridir. Eğer bugün bir işçi açlıktan, yoksulluktan, işsizlikten dolayı kendini TBMM'nin önünde yakacak noktaya geldiyse, pekâlâ faşizmi de yakabilir.

Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filminde savcı doktora "Bir insan başkasını cezalandırmak için kendini öldürebilir mi, olabilir mi böyle bir şey?" diye sorar. Doktor da "Zaten intiharların çoğu, başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu Savcı Bey?" diye karşılık verir.

Bugün her bir emekçi intiharının hem içerik hem de biçim olarak bireysel bir politik cezalandırma eylemi olarak gerçekleştiğini görmemiz lazım.

Örneğin, "Geçinemiyorum" diyerek kendini Belediye, TBMM ve kamu kurumları önünde yakanlar aslında yoksulluklarının, işsizliklerinin sorumlularını teşhir ediyor.

Konya'da kendini bir türlü borcunu ödeyemediği kamyonuna asan Mevlüt Çankaya bu "eylemiyle" aslında katilinin meta düzeni olduğunu haykırıyor.

"Kapitalizmin yaşama arzusu tükenmiş insanları kullanamayacağını, sömüremeyeceğini" söylediği bir video çekerek canına kıyan matematik öğretmeni İnan Avşar ise bu teşhiri çok daha yüksek bir soyutlama ile yapmış oluyor.

İşçi ve emekçiler sefalet ve çaresizliklerinin nedeninin bu sömürü düzeni ve onun diktatörlüğü olan faşizm olduğunu az-çok seçebiliyorlar. Bu durum krizin yoğunluğunun, iletişim araçlarının gelişkinliğinin ve sermayenin ideolojik aygıtlarının beyhudeliğinin bileşik bir sonucu.

Ne var ki, kendiliğinden bilincin doğal sınırına dayanan ancak ne bu sınırdan sekip geri dönebilecek düzen-içi bir alan, ne de onu aşacak devrimci bir alternatif bulamayanlar, emekçi intiharlarında gördüğümüz üzere yanlış bir politik eyleme saplanıyorlar.

Eğer işçi ve emekçiler kapitalizmi ve onun diktatörlüğünü görerek düzen dışına çıkıyor ama devrim saflarında değil de ölümde örgütleniyorlarsa, devrimcilerin de döne dolaşa düzen teşhiri yapmaktan ziyade o düzenin nasıl yıkılabileceğini tüm çıplaklığıyla kitlelere anlatmaları, yani insanları doğrudan devrime ve devrim partisine çağırmaları gerekmiyor mu?

Buna karşılık kitlelerin örgütsüzlüğü ve hareketsizliği gerekçe gösterilip, önceliğin ekonomik ve demokratik talepler ekseninde insanları mücadeleye ısındırmak olduğu, dolayısıyla bugün çeşitli kitle araç ve biçimlerinin yeniden-inşasına odaklanmak gerektiği öne sürülebilir. 

Bunun bir hakikati var elbette. Örneğin, örgütsüzleştirme terörü neticesinde sendikal mücadeleyi unutmuş işçi-emekçilerin bir hak eylemini örgütlemek, yemekhane zamlarına karşı öğrenci gençliği bir koordinasyon altında toplamak ya da zamların geri alınması temelinde halk kitlelerini imza kampanyası, basın açıklaması, miting vb. eylemlere seferber etmeye çalışmak şüphesiz ki beyhude çabalar olarak görülemez. Zira hem kitleler bir şekilde hâlâ bunları kullanıyor, hem de faşizmin demir yumruğu karşısında bu düzen-içi mücadeleler dahi halk ayaklanmalarının patlak vermesine yol açan fitillere dönüşebiliyor.

Ancak komünistler sınıflar savaşımındaki nesnel eğilimlere bakıp, ona göre politika üretmek zorundaysa, görülmesi gereken bir gerçek de şudur: halk nezdinde bugünkü halleriyle sendika, dernek, imza kampanyası, parlamento vb. düzen-içi kitle mücadele araç ve biçimlerinin önemi tarihsel olarak azalmaktadır.

Aslında bu gayet normaldir çünkü bu araç ve biçimler "kazanım" temelinde ortaya çıkarlar ve bu ihtimal yapısal olarak ortadan kalktıkça kitlelerin bunlara yönelik ilgisi de sönümlenir.

Bugün de genel eğilim budur. Kapitalizmin emperyalist küreselleşme evresi ve sermayenin açık terörcü diktatörlüğü olan faşizm geçmişin kitle mücadele araç ve biçimlerinin kazanım sağlama kapasitelerini önemli ölçüde ortadan kaldırmakta, bu da tersinden işçi-emekçileri bu mücadelelerden soğutmaktadır.

Dolayısıyla, bir yandan kitle mücadelesinin bildik tüm araç ve biçimleri halkı kavgaya ısındırmanın vesilesi kılınırken, diğer yandan da giderek artan sayıda emekçinin kendi canından geçecek kadar "politikleştikleri" halde bu araç ve biçimlere meyletmiyor olmaları veri olarak alınmalıdır. Bu durumda yapılacak şey emekçilerin kendi bedenlerine dönen yıkıcılıklarını doğrudan devrimci araç ve biçimlere kanalize etmektir.

Daha açık koyalım. Devrimler, ona en çok ihtiyaç duyanların, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanların eseridir. Eğer bugün bir işçi açlıktan, yoksulluktan, işsizlikten dolayı kendini TBMM'nin önünde yakacak noktaya geldiyse, pekâlâ faşizmi de yakabilir.

Eğer bir emekçi kapitalizmi adlı adınca teşhir edip canına kıyıyorsa, pekâlâ bir fabrikada işgal ve sabotaj eylemi de gerçekleştirebilir. 

Eğer bir öğrenci geleceksizlik sebebiyle intihar ediyorsa, pekâlâ geleceğin devrimci militanı da olabilir.

Bunun için gereken ilk şey, onlara alternatifsiz olmadıklarını göstermektir. Komünistler yoksul kitlelere faşizmin ve kapitalizmin nasıl yıkılacağını bilmenin tarihsel özgüveniyle gitmeli ve kendi bedenlerinde değil, gecenin evinde yangın çıkarabilmeleri için onlara öncülük etmelidirler. "Kitlelerin hazır olmadığı" kaygısıyla öncü cürette tutukluk göstermek ya da yanlış bir politikleşme biçimi olan intiharları depolitizasyonla ehlileştirmeye çalışmak ise başlamış bulunan toplumsal çürümeyi daha da hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.