4 Ağustos 2020 Salı

İz bırakanlar unutulmaz

"ve dövmeli tenimizin üzerinde
ve derimizdeki bildirilerde
ve yüzümüzde ölümün boyadığı gözyaşları
sizler basındaki televizyondaki yollardaki ilanları
okurken
bizler acı leş kokulu kin dolu dövmeli tenimizle
dağıtırız
bildirileri
haberleri bizim tenimizden okuyun"

Elimde Carlos Fuentes'in "Bütün Mutlu Aileler" kitabı. Bölüm: Kin tutan aileler korosu. Ayraç olarak 18 Temmuz 2015 tarihli bir otobüs bileti. Yukarıdaki satırlara konmuş. İki gün olmuş seyahat edeli ama bilet ayraca dönüşmüş, duruyor. Herhangi bir Pazartesi gibi bir gün. Herhangi bir Pazartesi kadar sıradan görünen bir gün. Derken bir haber. Ve Pazartesinin haftanın ilk günü olması artık mümkün değil. Bir son o.

Beş yıl geçtikten sonra elime alabildim kitabı. Tarihi işaretleyen o bilete bakakaldım. İki gün sonra olacaklardan habersiz, ne kadar da sıradan duruyor bilet. Üzerinde kimlikte yazmaktan öte bir anlam taşımayan bir isim. Üstünü karalamışım. Kendi adımı yazmışım. Öylece bakıyor.

60'ları, 70'leri anlatan belgeselleri oldum olası severim. Başka bir ülkenin bambaşka bir hikayesi gibi gelir. Benim gibi 90'lar kuşağı için 80 darbesi geride kalmış bir konudan ibaretti. Haliyle o belgesellerde bazı tarihi anlardan bahsederken, "Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı" diyen tok ses bana biraz da gerçekdışı gelirdi. Nasıl olur da bir gün bir ömrü değiştirirdi ki? Haftada 7 tane, ayda yerine göre 28, 30 ya da 31 tane olan bir günün etkisi ne kadar sürebilirdi ki? Yanılmışım. 20 Temmuz 2015 bundan 10 yıl sonra birileri bir "dönem belgeseli" çektiğinde bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bildiren uğursuz bir kehanet günü. Zamanı ortadan ikiye yaran, büyük bir yarık açan, benim kuşağımın gençliğini attığımız bir yarık. AKP'den öncesini güç bela hatırlayan, 1 Mayısları sıklıkla gaz yediği ama vazgeçmediği günler olarak bilen, Newrozlarda heyecanlanan, 8 Mart'larda umutlanan ve Onur Yürüyüşleri'nde zincirinden kopmuşçasına coşan bir kuşağın bütün bu anılarını yutan bir yarık…

Benden Suruç özel sayısı için bir yazı istendiğinde LGBTİ+'lardan, devlet destekli nefretten bahsetmemin istediğini biliyordum. Ancak beş yıldır yüzleşemediğim, donmuş bir zamanın içine hapsettiğim, ziyadesiyle kişisel yaşadığım bir ana dönüp bakarken kelimelerim uçup gidiyor elimden. Nefretin ideolojik arka planına dair yazabileceğim tüm tumturaklı cümleler sakil geliyor. Arkadaş Z. Özger'in "günler sarmal bir yay gibi" dizesi geliyor sadece aklıma. "Bunu unutma" Yıldız diyorum kendi kendime. Bunu unutma. Hayatında yaşadığın her kötü anı unuttun. Derin kuyulara gömdün. Mücadeleye devam sloganları attın. Ama bunu unutma. Çünkü 20 Temmuz 2015 o sarmal bir yay gibi günlerin sıfır noktasıydı. Bütün bir coğrafyayı içine alacak karanlığın, zulmün zembereğinden boşaldığı ilk gündü. O günden beri o zemberek yankılanıyor. Yankısında bizi eziyor. Arkadaş'ın deyimiyle annemizin eteğinde solgun yemeni, bahar bir türlü gelmiyor. Bu coğrafyanın iklimini değiştiren gün o gündü. Koklayıp açılsınlar diye göğü kucaklayıp götürmek istediğim arkadaşlarım ise Suruç'ta kaldılar…

Biraz öncesine gidelim. Sene 2013. Gezi'nin ardından on binlerce kişinin katıldığı bir Onur Yürüyüşü'ndeyiz hep birlikte. Gerçek anlamda mutluluğun ne olduğunu iliklerime kadar hissediyorum. Çevremde ailem dediğim insanlar. SGDF'liler bir ailem, lubunya dostlarım bir diğeri. Saf bir mutluluk hali. Birlikte kurabileceğimiz günlerin bir fragmanı gibi. Carlos Fuentes'in ilham aldığı Tolstoy'un meşhur "Bütün mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz olan her aile de mutsuzluğunu kendine göre yaşar." sözü güncellenmeyi hak ediyor. Mutsuz aile çocukları birbirinde bulur mutluluğu çünkü.

Aynı sene SGDF'nin yaz kampına gidiyoruz. Ben ETHA'dayım o dönem. Güzel bir yaz nedir deseler o yaz gelir aklıma. O yazı hatırlamak bile kulaklarımı çınlatıyor, "Çal Keke Çal" diye. Keke de Suruç'ta kaldı, biliyor musunuz?

20 Temmuz 2015'e dönelim sarmal bir yay gibi. Haberi alır almaz Özgür Radyo'ya gittiğimi hatırlıyorum. Yolda tanıdıkları görüp sarılmaları. Ve tüm gün yayında "gelişmeleri aktardığımızı". Ne tuhaf kelime öbeği gelişmeleri aktarmak. Sesim bana uğursuz geldi o gün. Uğursuz haberler veriyordum canlı yayında. İsim sıralıyorduk. Her isimde hıçkıra hıçkıra. Ama devam ediyorduk.

Tekrar geriye gidelim. Haziran'ın sonu, 2015 Onur Yürüyüşü. Yürüyüşten saatler önce tüm Taksim kapatılmış. Ufak bir gözaltı yaşamışım daha yürüyüş başlamadan. Ardından devlet babanın karanlık yüzü polislerin saldırısı. Yaralananlar, gözünü kaybedenler, gözaltılar. Buna rağmen 2013'teki mutluluğa sahip çıkma çabası. O gün gazların arasından canlı yayın yaparken "Bu bir savaş ilanıdır. AKP yeni bir dönemi açıyor. Bu sadece bir yürüyüşe saldırı değildir" dediğimi hatırlıyorum. Haksız çıkmayı bu kadar çok istediğim başka bir öngörüm yok.

20 Temmuz 2015 bütün bu savaşın başlatıldığı gün oldu. Ardından yaşadıklarımız hepimizin malumu. Ama ardından yaşadıklarımızdan dolayı değil, o gün zaman durduğu için bir başlangıç…

Üzgünüm bu yazı bir yazı olmaktan çıktı. Ama her gün dövülen, öldürülen, saldırıya uğrayan ibnelerden birinin kendisine baktığında gözleri ışıldayan arkadaşlarını düşünmesi de bu kadar oluyor. "Yoldaş ben ibneyim" dediğimde gözlerinin içi muziplikle parlayan o insanlar bana mutsuz aile çocuklarının mutluluğu birbirinde bulabildiğini gösterdi. Hakikat bu. Bundan gayrısı, nefreti, devleti, ayrımcılığı hikaye…

Mutlu bir ailenin mümkün olduğunu bana gösteren, Suruç'ta kalanlara bu hayatta her birimize bıraktıkları izler için şükranla… İz bırakanlar unutulmaz.

*Yazı, Özgür Gençlik Dergisi'nin Suruç Adalet Özel sayısından alınmıştır.