25 Eylül 2020 Cuma

İbrahim Okçuoğlu yazdı | Doğu Akdeniz'de ne oluyor?

Doğu Akdeniz'de faşist diktatörlük fena sıkıştırıldı. ABD Dışişleri Bakanı'nın Kıbrıs Rum Kesimi'ni ziyaretinde yaptığı "Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki faaliyetinden endişe duyuyoruz" türünden açıklaması, AB'nin 24-25 Eylül'deki zirvesinde Türkiye'ye yaptırımı ele alacağını açıklaması, sürekli diyalogdan, ön koşulsuz görüşmeden yana olduğunu açıklayan diktatör Erdoğan'ın beklenmedik geri adımını beraberinde getirdi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, "bakım ve ikmal" nedeniyle sismik araştırma gemisi Oruç Reis'in faaliyet alanını terk ederek geri döndüğünü, bunun geçici olduğunu, "ikmal ve bakım"dan sonra faaliyetine devam edeceğini açıkladı. Böylece geri adımın adı "ikmal ve bakım" oldu.
Erdoğan ile Macron arasındaki dalaşın, mizansen olmasa da iç kamuoyu için her iki tarafın yararına olduğu açık. Diktatör Erdoğan sesini yükselttikçe, "Mavi Vatan" dedikçe burjuva muhalefetin ve iş dünyasının tamamını arkasına aldı. Macron, Doğu Akdeniz'de Türkiye'ye karşı diklenmenin yeniden seçilmenin yolunu açacağı düşüncesinden hareket etti; bu hareketiyle faşist partinin tam desteğini aldı. Macron büyük oynuyor, hem Doğu Akdeniz ve etrafında (Suriye, Lübnan, Libya) etkili olmaya hem de AB içinde Almanya karşısında önderlik iddiasını güçlendirmeye çalışıyor. Diktatör Erdoğan da Macron'un bu planının gerçekleşmesinde bir vesile oluyor.

Erdoğan-Macron atışmasından Yunanistan Başbakanı Miçotakis de yararlandı. Yunan halkının -belli bir dönem de olsa- dikkatini ekonomik kriz, pandemi gibi temel ekonomik ve sosyal sorunlardan başka yöne, Türkiye üzerine çekti. Macron'un yol açmasıyla Yunanistan, Fransa'dan bolca uçak ve gemi satın almak için bir silahlanma programı hazırladı.

Türkiye Doğu Akdeniz'de, Libya'da, Rojava'da, Güney Kürdistan'da olduğu gibi askeri gücüne güvenerek hareket etti. Doğu Akdeniz'de bir çatışma olmadı. Dolayısıyla askeri gücünün sınırına gelmesi durumu da söz konusu değil. Ancak, sorun sadece askerle halledilebilecek bir sorun değil. Sorun sadece Fransa ve Doğu Akdeniz'deki kıyıdaş ülkelerin ortak hareket etmesi de değil. İşin içine ABD'nin karşı cepheye karışması, Rusya'dan belki de beklenen sesin çıkmaması -İdlib ve Libya'da uzlaşı olana kadar da pek ses çıkmayacak gibi bir durum söz konusu- diktatörün geri adım atmasının diğer nedenleri olmuştur.

Doğu Akdeniz, hem mevcut ve potansiyel enerji -doğal gaz ve petrol- varlığından hem de dünya jeopolitikası ve deniz ulaşımı bakımından bölgesel ve emperyal güçlerin nüfuz sahibi olmaya çalıştıkları bir alandır. Bu bölgede jeopolitik yeteneğe sahip her ülkenin kendine göre bir jeostratejisi var. Bu nedenle gerek ABD gerekse de Rusya -ileri bir aşamada buna Çin de dahil olacaktır- kendi çıkarlarını ön planda tutarak soruna müdahil oluyorlar. Diktatör Erdoğan bu gerçekliği görmek istemeyebilir. Ama gösterirler, gösteriyorlar. Türk burjuvazisi, Doğu Akdeniz'de kıyıdaş olmayan emperyalist ülkelerin varlığına ve mevcut ve potansiyel sorunlara müdahil olacaklarına, mevcut ve potansiyel enerjinin çıkarımına ve pazarlara sevkiyatına, bu bölgedeki deniz ticareti rotasını kontrol edeceklerine alışmak, kabullenmek zorunda olacağını henüz anlamamışa benziyor; yani bu coğrafyada Türk burjuvazisine rahat yoktur.

Libya da dahil Doğu Akdeniz'in paylaşımında sorunun bir ucu Afrika'nın, diğer ucu Ortadoğu'nun kontrolü olunca elbette bu paylaşıma ABD, Rusya, Fransa (AB), şimdilik sesi çıkmayan İngiltere ve Çin müdahil olacaklardır. Türk burjuvazisinin bunu biliyor, anlıyor olması gerekir.

Diktatör Erdoğan önderliğinde faşist diktatörlük, emperyalist politikanın ekonomik ve askeri güç kapasitesine göre gerçekleştirilebileceği gerçekliğiyle karşı karşıyadır.

Ancak şu da bir gerçektir. Diktatör, Libya ve Doğu Akdeniz sorununda fazlasıyla "ey" çekti; "'Mavi Vatan'ı yedirmeyiz, asarız-keseriz, gücümüz yeter" vb. türünden şovenist, savaş kışkırtmaya zemin teşkil eden açıklamalar yaptı. Bu efelenmeden dolayı iç kamuoyunda puan toplayabilir. Efelenme boşa çıksa da iç kamuoyunda pek önemli olmayabilir. Ancak dış kamuoyunda; uluslararası ilişkilerde efelenmenin arkası gelmezse Erdoğan'ın karizması çizilir; kimseye sözünü geçirmez, kimse dikkate almaz, uluslararası alanda maskara olur. Bu nedenle, "ikmal ve bakım"dan dolayı geminin geri çekilmesinin en fazlasıyla -Yunanistan ile görüşme süreci başlamazsa- AB'nin 24-25 Eylül tarihindeki zirvesine kadar süreciği de bilinmelidir.

AB'nin yaptırım kararı alması kolay olmayacaktır. Bu karar için oy birliği gereklidir. AB üyesi her ülkenin Fransa politikasına boyun eğerek yaptırıma "evet" demesi düşük bir ihtimaldir. Fransa önderliğinde AB üyesi 7 Akdeniz ülkesinin gerçekleştirdiği toplantıda Fransa'nın istediğini tam alamaması, söz konusu tarihte gerçekleşecek AB zirvesinin nasıl sonuçlanabileceğine bir işaret olabilir.