14 Ağustos 2020 Cuma

Her şey satılık

İnsanı gerileten, umutsuzlaştıran bir duyguyu aşk saymak mümkün değildir. Aşkı bir iktidar biçimi olarak algılayan, iktidarını mümkün kılmak için her türlü yolu kullanan bir yaklaşımda hangi tür bir aşk söz konusudur? İnsanın popüler kültür endüstrisiyle birbirine benzeştirildiği, bireyin bir yandan atomize edildiği, bağlamından koparıldığı koşullarda, insanın en kişisel-duygusal edimi olarak aşkı aramak ve bulmak kolay değildir. Çünkü aşk; yalnızlığı dışlar, hep iki kişiliktir. Ve insani olmayanla bağdaşmaz.

Şubat ayının 14'ü nicedir ülkemizde de Sevgililer Günü olarak kutlanıyor. Günün batılı adı; Saint Valentine Day. Sevgililer Günü patlaması, '90'lı yılların ürünü. Öte yandan, şubat ayı ortasının aşk ve bereketle ilişkisi antik çağlara dayanmakta. Antik Yunan takvimlerinde, ocak ayı ortası ile şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon ayı olarak adlandırılmış ve baş tanrı Zeus ile eşi Hera'nın kutsal evliliğine adanmış.

Antik Roma'da 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus'un onuruna, Lupercalia günü olarak kutlanmaktaydı. Lupercalia şenliğinin arifesi olan 14 Şubat'ta, genç erkeklerle genç kızlar isimleri yazlı kura çekerek bayram boyunca 'çift' olurlardı. Tanrı Lupercus anısına kutlanılan gün daha sonra, Roma Tanrıça'sı Juno'ya atfedildi. Ve, bir aşk günü halini aldı.

Öte yandan, duygusal aşk ile Aziz Valentine arasındaki bağlantı ise muhteliftir. Valentine'nin onuruna kutlama günü, 14 Şubat 496 yılında Papa Gelasius tarafından ilan edilmiştir. Sevgililer Günü, yani Saint Valentine's Day, adının II. Claudius döneminde yaşamış olan Romalı bir din adamından geldiği söylenir. Asıl adı Valentinus olan bu din adamı, Hristiyanlara yardım etmenin suç sayıldığı bir dönemde, Roma'da II. Claudius'un zulmü altında öldürülen Hristiyanlara güç vererek onların yanında bulunur: Bu suçu nedeniyle de ölüme mahkûm edilir.

Efsaneye göre, infazını bekleyen Valentinus burada gardiyanının gözleri göremeyen kızıyla arkadaşlık kurar. Gardiyan ve ailesi, Hristiyanlığı kabul ederler. Sonuçta bütün aile ölüm cezası alır. Valentinus, infazının gerçekleşeceği gün gardiyan Asterios'un kızına bir elveda mektubu bırakır. Bu mektup, "Valentin'inden" imzası taşımaktadır. İşte, Valentine's Day böyle ortaya çıkmıştır. Diğer bir söylenceye göre ise Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde; gizlice evlenmelerine yardım eden kişidir Valentine.

Aslında Saint Valentine günü, Romalı Hristiyan egemenlerin eski Pagan inancına verdikleri bir ödündür. Halklar inançlarından ve geleneklerinden kolayca vazgeçmezler. Böylece eski Roma tanrılarının hepsi "azizlere" dönüştürülürken, festivaller ve gelenek evcilleştirilir. Hristiyan olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Yani, bireysel aşkın ortaya çıkmaya başladığı dönem…

14 Şubat, Avrupa'dan İngilizler aracılığıyla Amerika'ya geçmiş, tüketim dininin tutkulu yayıcısı Amerika bu günü tüketim ediminin bir parçasına dönüştürmüştür. 1800 yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Sonuçta, aşk ediminin fiilen meta düzeninin bir parçası haline gelmesi böylece ete kemiğe bürünmüştür. Bizde Sevgiler Günü kutlamaları da, tüketim toplumuna dönüşmemizin ve şimdilerde "küreselleşme" diye adlandırılarak öznesizleştirdiğimiz sürecin ürünü. Eski tabirle kültür emperyalizminin bir sonucu.

Sevgililer gününde yaklaşık 1 milyon kart yollandığı sanılmaktadır. Bir de hediyeler var. En masum hediyeler kırmızı güller, kırmızı kalpler, çilekli tatlılar vb. Kırmızı gül inanışa göre tutkulu aşkın ifadesi. Çilek de bir araya gelmiş iki yüreğin. Ancak ABD ve Avrupa'da satılan o güzelim kırmızı güllerin çoğu Latin Amerika'dan ithal ediliyor. Latin Amerika'da faaliyet yürüten çevre örgütlerine göre bu ülkelerdeki gül yetiştiriciliğinde, aralarında zehirli DDT maddesinin de yer aldığı çok sayıda kimyasal kullanılıyor. Güllerin rengi ve dayanıklılığı için kullanılan maddeler nedeniyle tarlalarda çalışan işçiler çeşitli hastalıklara yakalanıyor. İşçilerin arasında kanser olanlar ve görme yeteneğini kaybedenler var.

Sadece güller değil; sevgiyi özel kılan; yataklar, saatler, mağazalar, takılar, beyaz eşyalar, telefonlar, iç çamaşırları, nevresimler, bardak, çanak, tencere, çikolata markaları, tatlılar, lokantalar, yiyecekler de aşkın ifadesi her şeyin imaj ve reklâma dönüştüğü günümüzde, hangi kredi kartının, hangi hediyenin aşk için ideal olduğu tespit edilmiş. Hangi mağazada sevgiliye en kolay ulaşacağınız bile söyleniyor.

Kolayca çıkarsama yapılabileceği gibi, bu durumda aşka layık görülen, onu yaşayabileceğine inanılan satın alma gücü olan bireydir. Kısaca, her meta gibi aşk da pazara çıkmıştır. Ödeme gücüne sahip talebe hitap edilirken, tüketicinin istek ve gereksinmeleri de belirlenmekte, arzuları şekillendirilmektedir.

Tüketim koşullarında, aşkın nasıl yaşanacağına, özlemlere ve pratiğe müdahale edilmektedir. Satın alma gücü bir statü sembolüdür. Her şeyin bir değişim değeri olduğu koşullarda duyguların da bir değişim değeri vardır. "Tüm yönelimlerin merkezini pazarın oluşturduğu, maddi başarının en önemli değer olduğu bir uygarlıkta, insanlar arasında, insanlar arasındaki sevgi ilişkilerinin de meta ve emek pazarını yöneten aynı değişim yolunu izlemesine şaşmak için pek az neden var" diyen From çok haklıdır.

Kapitalizm koşullarında, mülkle, varlıkla, statüyle değiştirilebilir duygular. Bazen geleneksel onaylama, bazen belediyede atılan bir imzayla da takas edilebilir.

Sevgililer Günü, eski dönemin özgür aşk ediminin bir uzantısı özünde evcilleştirilerek bugünlere taşınmış. Ancak satın alabilenler dışında sevme hakkının iptal edildiği bir toplumda özgür aşktan ya da aşkın özgürlüğünden söz etmek hayalciliktir. Cinslerin alınıp satılabilir ilişkilere muhatap olduğu durumda, her türlü fuhuşun arta kalanı durumundadır aşk ve cinsellik.

Özel mülkiyet insanı o kadar dar kafalılaştırmıştır ve aptal kılmıştır ki, bir eşya ancak onu elimizde bulundurduğumuzda ve tükettiğimizde bizimdir. "İşte bunun için, fizikî ve ruhî bütün hislerin yeri bütün bu hislerin kaybolmasıyla sahip olma (elde bulundurma) hissiyle bir tutuldu. İnsan özünün, iç zenginliğini doğurmak için bu katı yokluğa düşmesi gerekliydi" der Marx. Sahip olma duygusu egemenliğindeki burjuva açısından sevilene bakış, eşyaya bakıştan farklı değildir. Özel mülkiyet, doğasına uygun olarak, ancak meta aşklar yaratabilir.

Kuşkusuz aşk insanın toplum ve doğayla mücadele içinde geliştirdiği, içgüdünün yerini alan bir bilinçtir. İnsanın doğal davranışının ne derece insanlaştığının bir göstergesidir. Bu yüzden insani bir kazanımdır. İnsanın insanlaşma sürecinde yarattığı değerlerin somut bir ürünüdür. Ama günümüzde her şey gibi meta karakterine bürünmüştür. İnsan benliğinin gelişmesi demek olan bu bilinç, bireysel ve toplumsal olarak tehdit altındadır. Ancak toplumun insanileşmesi için sürdürülen devrimci mücadele süreci, aşkı çoğaltacaktır. Bu mücadele başarıya ulaşamazsa aşkla çoğalmak değil aşk yapmak kalacaktır geriye. Meta düzenine karşı olmadıkça meta aşklarından kurtulmak mümkün değildir.

Marx bir mektubunda "sevgiliye özellikle sana duyulan aşk, insanı yeniden insan yapıyor" diyor karısı Jenny'e. Aşk insanlaştırmakta, kapitalizm ise insanı insanlıktan çıkarmaktadır. İnsanın yeniden insanlaşması için yeni koşullar gerekmektedir. Sonuçta artık kaçınılmaz olarak insanın geleceğini belirleyecek olanlar aşkın geleceğini de belirleyeceklerdir. Ve kuşkusuz aşkın geçmişini anlatıyorsak geleceğinden de söz edebilme şansımız vardır. Aşkın niteliği ve nasıl yaşanacağı mülk edinme eylemiyle zedelenmeden belirlenecek, insan ancak sınıfsal ve cinsel baskı sona erdiğinde insanlaşacaksa aşk da öyle olacaktır. Böylece zorunluluk ufkundan özgürlük ufkuna ulaşılacaktır. Kısaca devrim aşkla, aşk devrimle kazanılacaktır.

Ece Ayhan; bir şiiriyle tanımlıyor aşkı; "Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler." Direnmeyi, isyanı, boyun eğmemeyi çağrıştırıyor bu aşk tanımı. Ve elbette gönüllü ortaklaşmayı… Tıpkı zora, düzene, zulme karşı örgütlenmek gibi… Oysa aşkın iyice gözden düştüğü, önemsizleştirildiği, duygunun ve manevi değerlere sahip olmanın aptallık sayıldığı bu dönemde, maddi çıkara dayalı insan ilişkileri geçerlidir. "Aşk yapmak" ve "birlikte olmak" almıştır, âşık olmak ediminin yerini… Çünkü metalar arası bir ilişkidir artık aşk. Ve tıpkı tüketim toplumunda metaların kısa sürede kullanımdan düşmesi gibi çabucak kullanımdan düşmektedir. Parçalı, soluksuz ve süreksizdir.

Oysa insani bir başarı, insanın insan olma sürecinde geliştirip kısmen yarattığı bir duygu olarak aşk; birlikte mücadele etmenin kendi ‘ben'inden çok öteki ‘ben'i düşünebilmenin ifadesidir. Bu aynı zamanda, insanın kendisinden başka biri için de mücadele edebilmesi anlamına gelir. Toplumun insanileşmesi için verilen mücadelenin aşkı zenginleştirdiği söylenebilir bu nedenle.

İnsanı gerileten, umutsuzlaştıran bir duyguyu aşk saymak mümkün değildir. Aşkı bir iktidar biçimi olarak algılayan, iktidarını mümkün kılmak için her türlü yolu kullanan bir yaklaşımda hangi tür bir aşk söz konusudur? İnsanın popüler kültür endüstrisiyle birbirine benzeştirildiği, bireyin bir yandan atomize edildiği, bağlamından koparıldığı koşullarda, insanın en kişisel-duygusal edimi olarak aşkı aramak ve bulmak kolay değildir. Çünkü aşk; yalnızlığı dışlar, hep iki kişiliktir. Ve insani olmayanla bağdaşmaz.

İnsanlığın derin bir yarılmayla çıkarları karşıt iki sınıfa bölündüğü özellikle kadın ve erkek arasında gelişecek aşkın taraflarından birinin tarihsel, toplumsal, geleneksel ve psikolojik olarak tahakküm altında tutulduğu koşullarda aşk da hegemonik, eksikli, kişinin diğerini daima ezdiği bir ilişkidir elbette. Bu yüzden aşk da, diğer bütün ilişkiler ve erdemler gibi kendisini kuşatan bu maddi tahakkümden ve ikiyüzlü bağlardan kurtulmak için bu tahakkümün kırılmasına gereksinim duymaktadır. Tarihsel olarak, insanlar arası bu arada kadınla erkek arasındaki ilişkiler mevcut toplumsal çelişki ve çatışmalardan etkilenmiş ve bu ilişkiler son çözümlemede sınıf mücadelesi sonucu belirlenmiştir. Bu nedenle aşk, bugün süren mücadeleden de azade değildir. Ve eskiyle yeni arasındaki çatışma aşkın niteliğini, nasıl yaşanacağını belirlemektedir.

İlhan Berk'in; "sen gel bizi yeni vakitlere çıkar" dizesinde söylediğidir aşk. Yeni vakitlere çıkılabildiğinde güzelleşir. Aşkın kendini yeniden üretebilmesi ve iki insanı birlikte geliştirebilmesi gerçekleşir bu durumda. Aşkın kendine özgü yeni bir dünya kurma özlemi hem verili düzenin hem de aşık olanın kendisine yönelik gerçeğin eleştirisiyle denk düştüğünde devrimci aşka ulaşırız. Bu yeni aşkın; arkadaş aşkın da kapılarını aralamaktır.

Böyle bir aşk; verili koşullardan kaçışı değil onunla mücadele etmeyi, içe kapanmayı ve yalnızlığı değil, çoğalmayı ve paylaşarak değiştirme isteğini tetikler. Yıkıcı bir aşktır bu, örgütlenmiş bir aşk; yenileyen ve yenilenen. Böyle bir aşk kirlenmez ve kirletmez. Tersine kirlenmeye ve yozlaşmaya karşı oluşu ifade eder. Şiir; "Aşk! İnsanın iyi bir şarkı diyeceği geliyor/ ve iyi bir şarkı bestelemek kolay değildir" diyor. İyi bir şarkı: Paylaşamazsam bir sevinci yoktu benim de sevincim diye başlamalıdır elbette. O halde herkese iyi şarkılar.