16 Ekim 2021 Cumartesi

Güçlendirilmiş parlamenter sistem mi, demokratik halk iktidarı mı?

Faşist şeflik rejiminin bugün itibariyle merkezinde durduğu rejim krizine hangi program çözüm sunacaktır? CHP'nin merkezinde durduğu ve Millet İttifakı olarak saflaşan burjuva reform programı mı, yoksa HDP'nin merkezinde durduğu birleşik cephenin demokratik halk iktidarını öngören programı mı? Çözüm, CHP ve İYİP'in "güçlendirilmiş parlamenter sistem" projesi mi, yoksa HDP ve HDK'nin halk meclislerine dayalı halkçı özyönetim anlayışı mı?

Türkiye ve Kürdistan coğrafyasının seçim sathı mailinde olması adeta kronik bir hal almış durumda. "2023 seçimleri", "erken seçim", "baskın seçim", "seçim ittifakları" ve bu içerikteki her türlü söylem, politik gelişmelerin bir tür çekici öğesi halinde. Hangi cepheden olursa olsun siyasi arenada az ya da çok sözü olan tüm politik öznelerin güncel açıklamaları hızla seçim siyaseti ve taktiklerine doğru bükülüyor. Sandığa bu denli angaje olmak bir tür siyasal yaşam canlılığı gibi okunsa da, gerçekte burjuva siyasal hegemonyanın zihinlere çökmüş halinin de dışavurumudur. Bu, emekçi sol hareketin meşru mücadeleye dayalı iktidar perspektifli bir odak olma halinden uzaklığının da başka türden bir yansıması oluyor.

Sorunun can alıcı yanı da burası. Zira, faşist şeflik rejimi koşullarında "nasıl bir iktidar" sorusu ve bunu yanıtlayacak siyasal strateji ile taktikler sürecin özünü oluşturuyor. Burjuvazinin "Cumhur" ve "Millet" ittifakı şeklindeki kamplaşmasının olduğu kadar emekçi sol hareketin önemli bir bölüğünün de strateji ve taktiğinin merkezinde seçimler olduğu göze çarpıyor.

Tam da bu koşullarda HDP'nin 27 Eylül'de açıklayacağını duyurduğu deklarasyon da gündeme yerleşti. Deklarasyonun öngörülen içeriği bir seçim taktiği ve ittifak politikası üzerine kurulu olmasa da, yukarıda vurgulanan siyasal atmosfer nedeniyle beklentileri bu zemine oturttu.

Oysa, Mart 2014 yerel seçimlerinden bu yana yaşanan seçim ve referandum silsilesi dikkate alındığında açığa çıkan sonucun faşist rejimin yenilgiye uğratılmasının sandık yoluyla mümkün olmadığıdır. Dolayısıyla sorunun esasının seçim taktikleri olmadığı, bilakis seçim taktiklerinin de bağlı olduğu siyasal program ve stratejinin belirleyici olduğudur. Hangi program ve nasıl bir strateji sorusuna verilecek yanıt gelişmelerin yönünü tayin edecektir. Dolayısıyla HDP'nin deklarasyonu da objektif olarak bu sorulara vereceği yanıtla anlamlı bir karşılık bulacaktır.

Açık ki, bir yandan özellikle CHP eksenli propaganda öte yandan kitlelerdeki "Erdoğan'dan kurtulmak için herkesin birleşmesi" fikrinde cisimleşen kendiliğinden bilinç, sorunu HDP'nin seçim taktiğinin ne olacağına indirgiyor ve özel olarak HDP'de genel anlamda emekçi sol hareketin seçim taktiklerinin belirlenmesinde bir basınç unsuru halini alıyor. Ne ki, kendiliğinden bilinç devrimci demokratik mücadelenin asli belirleyeni olamaz. Tersten bu bilinç hali bugün CHP'nin "güçlendirilmiş parlamenter sistem" adıyla ilan ettiği ve yalnızca iktidarın restorasyonunu öngören stratejisine objektif olarak güç taşımakta, CHP de bunu dozajı ilerleyen süreçte artacak şekilde rahatlıkla kullanmaktadır.

Dolayısıyla güncel koşullarda atılacak ilk ve en önemli adım HDP'nin program ve stratejisinin büyük bir özgüvenle güçlü temelde propagandasının yapılmasıdır. HDP, 6 milyondan fazla seçmene sahip, potansiyeli bunun birkaç misli olan, gücünü halkların meşru ve birleşik mücadele anlayışından alan bir siyasal öznedir. HDP, Türkiye ve Kürdistan'daki halkçı demokratik değişimin asli ve kurucu öznesidir. Bu özellik, şu ya da bu nitelikteki hiçbir burjuva anlayışın dizlerini bükemeyeceği bir güce sahip olmak demektir. Sürecin çözümsüz ve gelişmelere mahkum unsuru HDP değil, her renkten burjuva düzen partisidir. Bunun bilincinde olmak, bir yandan AKP-MHP faşizmine karşı göğüs göğüse mücadele veren HDP'nin, aynı güç ve kararlılıkla CHP-İYİP burjuva reform programıyla hegemonya mücadelesini sürdürmesi demektir. Biri diğerinden daha az veya önemsiz değildir.

Bugünkü siyasal süreç, erken ya da olağan seçim sürecini de içeren ancak onunla asla sınırlanmayacak şekilde gelişen rejimin yapısal sorununun çözümü üzerine odaklanmıştır. Sürecin bu yalınlığı izlenecek strateji ve taktiklere de içeriğini vermektedir. Soru basittir: Faşist şeflik rejiminin bugün itibariyle merkezinde durduğu rejim krizine hangi program çözüm sunacaktır? CHP'nin merkezinde durduğu ve Millet İttifakı olarak saflaşan burjuva reform programı mı, yoksa HDP'nin merkezinde durduğu birleşik cephenin demokratik halk iktidarını öngören programı mı? Çözüm, CHP ve İYİP'in "güçlendirilmiş parlamenter sistem" projesi mi, yoksa HDP ve HDK'nin halk meclislerine dayalı halkçı özyönetim anlayışı mı?

Birbiriyle taban tabana zıt iki farklı dünya görüşünün, iki farklı programın olduğu ortadadır. CHP, halkın değil, devletin muhalefet partisidir. O, topluma, geleceğe, ekonomiye, siyasete halkın değil, devletin sol gözünden bakmaktadır. İlan ettiği "güçlendirilmiş parlamenter sistem" adlı değişim projesiyle rejimin yapısal krizine değil, olsa olsa burjuva siyasal iktidarın yönetim şekline çözüm bulmak istemektedir. Bu bahiste kontrgerilla partisi MHP'den devşirme İYİP'e değinmeye bile gerek yok.

Burada yanlış bir görüş açısına değinmekte yarar var. HDP, kendi programatik ve stratejik görüş açısını seçim taktiklerinden farklı bir unsurmuş gibi ele alamaz. Taktik ve strateji ilişkisinde son tahlilde taktikler stratejiye tabidir ve ondan bağımsız, ona aykırı bir içerik kazanamaz. Diğer bir anlatımla, taktik, daima stratejiyi güçlendirmek üzerine kurulmalıdır. Buradan hareketle seçim taktikleri ve ittifakları, hele ki siyasal ve iktisadi çelişkilerin bu denli keskinleştiği, uzun yıllar sürecek bir faşist iktidar mı yoksa rejimin halkçı, demokratik ve devrimci temelde yeniden kuruluşu şeklindeki yol ayrımının bu kadar net açığa çıktığı bugünkü koşullarda izlenecek seçim ve ittifak politikaları dönemsel taktikler üzerine kurulamaz. HDP'nin temel politik görüşleri, meselenin yalnızca Erdoğan'dan kurtulmak değil, yeni bir yaşamın inşa edilmesi üzerine kuruludur. Rejimin tekçi, faşist karakterinin aşılması, Kürt sorununun adil, demokratik çözümü, kadın özgürlüğü, halkların eşitliği, ekoloji, işçi haklarının kazanılması gibi temel sorunlardaki perspektifler, programatik olduğu kadar seçimler gibi dönem politikalarının ve taktiklerinin de değişmez içeriğidir. HDP Eş Genel Başkanları başta gelmek üzere parti sözcüleri ve temel yönetici organlarının yakın dönemdeki görüşleri de bu eksen üzerine kuruludur. Dolayısıyla öne çıkarılması gereken perspektif de budur.

CHP'nin demokrasi ittifakının ya da bunun bugünkü siyasal koşullar altında belirlenecek herhangi bir ittifakın öznesi olamayacağı açıktır. Bir devlet partisi olarak CHP'den kendi genetik kodlarına aykırı hareket ederek ittifak uzlaşılarında hiç değilse asgari bir eşitlik beklemek, balık tutmak için ağaçta beklemeye benzer. Unutulmamalıdır ki, burjuva reformcu partilerle ittifak, yalnızca siyasal koşullar ve bu koşullar içindeki karşılıklı güç dengeleri halkçı demokratik programın hegemonyasını mümkün kılıyorsa amaca uygun olur. Aksi durumda böyle bir ittifaktan yalnızca burjuva reform programı güçlenerek çıkar.

HDP ve HDK'nin örgütsel gücünü büyüttüğü, kitle tabanını harekete geçirdiği, parlamenter gücünü sokaktaki güçle birleştirdiği koşullarda burjuva muhalefet cephesinin de siyasal hegemonya alanının daralacağı, ondan yanılsamalı beklentiler içinde olan antifaşist tabanın da halkçı demokratik program saflarında toplanacağı açıktır. Mesele, HDP ve HDK'nin merkezinde durduğu halkçı demokratik cephenin bir yandan emekçi sol hareketin reformcu ya da devrimci tüm bölüklerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi, diğer yandan faşizmin karşısında eylemli konumlanan işçi, kadın, gençlik, ekoloji hareketleri gibi toplumsal mücadele dinamikleriyle buluşmasıdır. 7 Haziran seçim zaferi yeni yaşam programıyla bunun başarılmasının anlamlı örneğidir. HDP tabanı bir seçmen kitlesi değildir ve dolayısıyla bırakalım bir burjuva partinin bu kitle gücünü yedek oy potansiyeli olarak görmesini, HDP'nin kendisi dahi yalnızca seçmen gücü olarak göremez. HDP tabanı, onu kanıyla, canıyla var eden, halkçı demokratik iktidarın asli gücüdür ve varlık koşuludur.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 17 Eylül tarihli 27. sayı Başyazı köşesi.