28 Mayıs 2020 Perşembe

Efe Dağlı yazdı: İlkel algoritma

Rasyonalizmin ölümü faşizmin berdevamı için gereklidir. Ancak rasyonellik, normalde gayet diri bir "farkındalıkla" ve sadece toplum için ortadan kaldırılırken bugün o rüzgara iktidar da kapılmıştır; rasyonellik orada ölmüştür. Bu da bir finale işaret ediyor. 

Ne vakit polisin 'yargısız infaz'ı gündeme gelse, iktidar basını ABD polisinin ne denli zalim olduğu haberleri yapıyor. Alt metni 'halinize şükredin' olan bu tavra herkes alıştı. CHP'nin zekice bir analoji ile "Altınmakas" diye kodladığı bu tutum, kişilerin özelliğinin ötesinde mevcut iktidar koalisyonunun hayatı ve toplumu idare etme yöntemi. Eskiler, "iptidai" derdi, Avrupai olanlar "primitif" demeyi yeğlerdi, kolaylıkla "ilkel" diyebiliriz; ikisini birden karşılıyor ve iktidarın hükmetme algoritmasını ele veriyor.

Peki iktidar gerçekten yönetebiliyor mu? Öyle ise neden, aşırı ölçüde sorunlu ergenler gibi her eleştiriyi benliğine dönük saldırı sayıyor; neden tehdit ve imha imalarına başvurmadan konuşamıyor? Bahçeli'nin CHP'yi "terör" ile eşitleyen açıklamaları neden? Her gün kriz, her adımda kriz varsa bu işin sonu nereye varacak?

Soruların sonu yok. Tablo ise aşikâr. İktidar bloku hem yönetemiyor, hem muhalefeti bastırıp bütün işi 'halkla ilişkiler'e transfer etmeyi amaçlıyor, hem en iyi bildiği bölme-germe-çoğunluğun kendiliğinden tepkilerini körüklemeye kilitlenmiş görünüyor.

Şu sıralar pek çok ülkeye yollanan "tıbbi ekipman" taşıyan uçakların hem içeriye hem dışarıya dönük imaj çalışması olduğundan başka duyan var mı? İçeride maske dağıtmayı becerememişken bu imaj çalışmasının olumsuz olacağı belliydi, bu abartılı-köpürtülmüş milliyetçilik ortamında antipatiye dahi yol açtı zaten.

Konunun dış ilişkilerine Marx'ın "Bencil hesapların buzlu suları"ndan geçersek ve yine onun Shakespeare'dan alıntılamayı sevdiği kâr için burjuvazinin neler yapmaya aday olduğunu anlatan ifadesini hatırlarsak, "uçaklar"ın imajının yanı sıra başka bir derdi bulunduğunu hemen fark edebiliriz. Dönmeyen çarklar-sıcak para ve daha stratejik bir hedef olarak Çin'in yerini alma sevdası.
Son lokma iktidarın boğazında kalır evet. Ancak Çin'in prestij kaybı bunca artmışken hiç değilse Çin'in elindeki o uluslararası tekellere yoğun emek sömürüsüyle hizmet etme imkânını tırtıklama amacı gayet somut.

Çin yıprandı. Uluslararası tekeller için bunun pek önemi yok. Onlar kâra bakar. Ucuz hammadde, ucuz işgücü, kolay ulaşım. İktidar üçünü birden vaat ediyor. Ucuz işgücü için Türkiye'deki göçmenleri, mültecileri kullanmak ilk çözüm. Ulaşım da olanaklı. Çünkü Çin'e kıyasla daha elverişli bir coğrafi konumda. Hammadde ve transferinde de kullanışlı.

Çin'deki despotluk malum. Bizde de bir polis devlet görünümü ve işleyişi oturdu. Sendikalar dağıtıldı, DİSK şeytanlaştırılıyor, meslek odaları ve birlikleri türlü dalaverelerle iktidarın nüfuz alanına açılmak isteniyor. Grevler yasaklanıyor, 'işsiz ordusu' hazırda bekliyor; bütün şartlar uygun.

Şu anda turizm sıcak para ve sermaye girişi için Çin'den pazar payı tırtıklama planı strateji düzeyinde. Onun için içerisini sıkı tutmaya, muhalefeti dağıtmaya, toplumu idare edilebilir hale getirmek için germeye ve iç-yatay saflaşmaları körüklemeye daha bir hevesle girişildi. Kadim devlet faşizmi, AKP ve sivil faşist partinin yerel tatlarıyla zenginleştirilerek dolaşıma sokuldu.

İlkel algoritma 70'lerde sağ-sol diye işletildi, laik şeriatçı oldu, Kürt Türk oldu, Alevi Sünni halini aldı: Bu ana başlıkların çeşitlemelerini faşist militarist bir dille milyonların hayatına dahil ediliyor. Virüsten bile "terör-düşman" diye bahseden, ölen doktorlara bir 'mertebe' olarak şehitlik payesi verilmesini isteyen bir iptidailik burjuva siyaset dünyasının özeti adeta.

Dolayısıyla, hiçbir şey sadece kendisi olarak indirgemeye tabi tutulmadan ele alınamıyor ve bu algoritma doğrultusunda araçsallaştırılıyor. CHP'nin istisnai tutarlı isimlerinden Canan Kaftancıoğlu'nun bir cümlesinin bağlamından koparılmasından tutalım HDP'nin herhangi bir açıklamasına dek her şey o düşman algısını köpürtmek için kullanılıyor.

Sadece bu da değil. O köpürtme bir adım sonra kanun devleti ölçülerine dahi sığmayacak bastırma hamlelerinin meşruiyet kaynağı haline getiriliyor.

Rasyonalizmin ölümü faşizmin berdevamı için gereklidir. Ancak rasyonellik, normalde gayet diri bir "farkındalıkla" ve sadece toplum için ortadan kaldırılırken bugün o rüzgâra iktidar da kapılmıştır; rasyonellik orada ölmüştür. Bu da bir finale işaret ediyor. 'Yeni faşizm'de hesap kitapla, ölçüp biçmekle, akılcı planlamalarla yol almaya çalıştı fakat kriz onları da geleneksel faşizmin reaksiyoner sıradanlığına savurdu. Uzaktan el sallamak muhakkak ama henüz değil. Çünkü o bildik yatay saflaşma oyunları bitmiş değil.

Aylardır bütün eylem ve söylemleriyle dikkatleri çekmek için adeta hususi performans gösteren Diyanet İşleri Başkanının hiç de alelade ve rastlantısal olmayan, odağa LGBTİ+'ları alan sözleri, "Sesime ses veren olsa keşke" ümidiyle sarf edildi. Bu gibi durumlarda, bir tür "düşmansız bırakma" taktiği ile ve genel bir siyasal-toplumsal eşitlik prensibi eksenli pozisyon açıklamasıyla yol almak için tercih edilebilirdi.

Ancak öyle olmadı. Kesif laikliği ve iliklerine dek işleyen devlet ideolojisi ve Kürt karşıtlığıyla öne çıkmış Ankara Barosu'nun, AKP'nin hamlesini aynı biçimde karşılamaya ve toplumu tam da oradan kıracak biçimde bölmeye kilitlenen açıklaması, hiç de sıradan değil. AKP'nin buradan nemalanan ve yürürlükteki otoriter despotluğu en zengin biçimlerde kullanmaya kilitlenen tutumuna ilkesel reddiyede bulunmak gayet olağan ve gerekli.

Ne var ki bu saflaşma ve Ankara Barosu'nun tutumu da bir o kadar tehlikeli ve 28 Şubat'a tam da buradan gidildi, emekçi sol mücadele buradan hareketle heder edildi, Kürt devrimi o fırsattan istifade ile stratejik hücuma ve bilinen esarete maruz kaldı.

Bu oyun planının iki ucunda iki karşıdevrimci odak var. Üçüncü cephenin inşası tam da bu nedenle hayatidir. Aksi durumda her defasında emekçi solda örneklerini gördüğümüz gibi, sırf iktidara karşı diye bu saflaşmanın aletine dönüşen tutumlar kaçınılmazlaşır. Üstelik bu alan yaratmalarında oradaki saflaşmaya karışmamak adına bu defa pratik politikanın dışına düşen, dar grup sinizmi üreten "Ne halleri varsa görsünler" bıkkınlığı zuhur eder ve ediyor.

Bir siyasal özgürlükler devrimi eşitlik zemininde ilerler; eşitlik ve özgürlük LGBTİ+ başlığı da İslam inancı da hakir gören, aşağılayan, hukukunu yok sayan söz ve eylemin muhatabı olamaz. İnançlar mukaddes ve yaşam tarzları dokunulmazdır. Bu ilkeden ayrılanların yolu bütün despotluklara açılır.

Böyle merkezi bir konumda inşa edilen üçüncü cephe politikasının esaslı yol kazalarına uğraması zordur. Kişisellikten uzak ve bir avuç karşıdevrimci haricinde bütün topluma politik özgürlük vaat eden ortaklık zemini HDP'nin teorisinde mevcut.

İktidarın mutlak sessizlik mutlak itaat ve ebedi sömürü dayattığı, türlü nedenlerle iç kırılganlığı da bulunan topluma AKP-CHP, politik İslamcılar-laikler horoz dövüşünün dışında seçenek sunmak elli yıllık deneyim ve birikime sahip Türkiye ve Kürdistan özgürlük mücadelesinin borcudur.

Devrim yaratıcı aklı, pratik zekâsı ve iyimser ruhu nefrete yaslanan faşizmin ilkelliğini bin bir yolla aşar. Yeter ki liberal savrulma ile dar grup sinizminden uzak duralım. Biraz cesaret.