23 Şubat 2026 Pazartesi

Direnişin sonsuz ateşi

Gazeteci, yazar  Ender İmrek, Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.

Türkiye, karanlık bir labirentin içine sürükleniyor. Her köşede yeni bir tuzak, her adımda daha ağır bir zincir var. Birkaç gün önce bir gazeteci daha kelepçelendi; düşünceleri suç delili sayıldı, Alican Uludağ'ın kalemi tutuklama gerekçesi oldu.

Cezaevleri gazetecilerle, aydınlarla, belediye başkanlarıyla, işçilerle, gençlerle, kadınlarla, Kürtlerle, sosyalistlerle dolup taşıyor. Bu yalnızca bireysel bir zulüm değil; bir toplumun nefesini kesmeye, sesini boğmaya, teslim almaya yönelik sistematik bir operasyon. İktidar, devletin tüm aygıtlarını bir sopaya dönüştürmüş durumda; hukuk artık adalet değil, korku aracına dönüştürüldü. Güç artık bedeni, zihni, iradeyi, geleceği teslim almak üzere seferber edilmiş duruma getirildi.

Toplumun rızası tükenmiş. Açlık, sefalet, işsizlik, çaresizlik sokaklara taşmış. Yoksulluk sınırı 100 bin TL'yi aşmışken, asgari ücret 28 bin, emekli maaşı 20 bin TL. Milyonlarca insan açlık sınırının altındaki sefalet ücretine mahkum edilmiş durumda. Diğer tarafta devasa bir servet ediniliyor, milyarderler çoğaltıyorlar. Ekonomik, sosyal, siyasal kötü gidişata itiraz edenleri içeri atmakla tehdit eden bir süreç işletiliyor.

İktidar muhaliflere karşı aynı nakaratı tekrarlıyor: "Ya biat et ya hapis yat!" Gerçek şu ki; o böyle davrandıkça muhalefet yelpazesi oldukça genişledi. Zira biat etmeyen muhalif sayılıyor ve hedefe konuyor. Devrimcilerden liberallere, sosyalistlerden reformistlere, gazetecilerden akademisyenlere, işçilerden gençlere, kadınlardan özgürlük isteyen Kürt halkına, eşit yurttaşlık talep eden Alevilere kadar her kesim hedef dahilinde. Yandaş sesler her yanda üretilirken, seslerin aykırı olan hiçbirine tahammül yok. Fatih Altaylı'dan Alican Ünlü'ye, Ekrem İmamoğlu'ndan Merdan Yanardağ'a, Boğaziçi öğrencisinden ESP Eş Başkanı ve üyelerine, Demirtaş'tan Kürt muhaliflerine kadar herkes aynı uygulamayla karşı karşıya. Tehdit tüm toplum için büyüyor.

SUS YA DA YOK OL!
Belediye operasyonlarıyla bu tehdidin en çıplak hali yaşandı. Kent uzlaşısı, HDK davası, son ESP'ye yönelik operasyon bunun göstergeleri. "Yolsuzluk" adı altında yürütülen dalgalar, seçilmiş iradeyi yok sayıyor, kayyumu meşrulaştırıyor. Van'dan İstanbul'a, Adana'dan Antalya'ya Şişli'den Halfeti'ye uzanan zincir, yerel demokrasiyi boğuyor. Kürtlere yönelik kayyım politikaları batıya taşınarak halk iradesi yok sayılıyor.

Ancak her adımda daha çok batıyorlar. İmamoğlu'nun tutuklanmasıyla başlayan protestolarda binlerce insan gözaltına alındı, yüzlercesi hapse atıldı, ancak kimseyi susturamadılar. Yandaş üretme yoluna gidiyorlar. Biat eden Aydın Belediye başkanının yolsuzluktan ‘ak'lanıyor olması iktidarın gerçek yüzünü göstermeye yetiyor.

Aynı mekanizma, "uyuşturucu kullananlar" sunumu altında bir manipülasyon aracı olarak sürüyor. Mafya, bahis ve uyuşturucu baronları korunurken, kıyıdaki görüntülerle topluma ayar vermeye çalışıyorlar. Korku salmak, ‘mahalleyi konsolide' etmek, karşıya biat ettirmek… Strateji bu kadar basit ve acımasız olarak derinleştiriliyor.

AMA DİRENİŞ DİNMİYOR… 
İşçi sınıfı grev çadırlarında, fabrika kapılarında, maden ocaklarında inatla ayakta. Migros depolarında iş bırakmalar, ŞOK'ta işten atmalara karşı eylem, Divriği madencilerinin öfkesi, inşaat işçileri, Smart Solar ve Akcanlar Tekstil'de kadın işçilerin çığlığı… "Her yer Kavel, her yer direniş" sloganı hâlâ yankılanıyor. Erdoğan'ın grev yasakları, işçileri daha da öfkelendiriyor. Maden'den metale, kömür işletmelerine kadar tepkiler ve direnişler var. Dayatılan düşük ücretlere karşı uyarı grevleri ve daha birçok direniş, 2026'yı işçi direnişinin yılı yapmaya aday.

GENÇLİK DİZ ÇÖKMÜYOR
19 Mart'ta bir ateş yakıldı ve o direniş sürüyor…. Boğaziçi Üniversitesi, hocaları ve öğrencileriyle, dayanışma ağıyla beş yıldır süren direnişin sembolü halinde. Kampüs abluka altına alınsa da rektörlüğe sırt dönen akademisyenler, biber gazına rağmen pankartlarıyla meydan okuyan öğrenciler, özgürlük talebini büyütüyor. Öğrenciler gözaltına alınsa da dersler iptal edilse de direniş kesilemiyor. Gençlik, otoriterliğin en çıplak yüzüne karşı en cesur seslerden biri olmaya devam ediyor.
Kadınlar bu karanlıkta en parlak ışık olmakta kararlı görünüyor. Sokaklarda, fabrikalarda, üniversitelerde, mahallelerde… 260 kadın cinayeti, 267 ‘şüpheli ölüm' karşısında gerçek nedenlere dikkat çekiyor, iktidara ve uygulamalarına karşı susmuyorlar.

Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Eylem Planı kağıt üzerinde kaldı, kadını ikici sınıf sayan zihniyet sürüyor. Bütçede kadın politikalarına yer yok, ama kadınlar alanlardan sökülemiyor. Alevi kadınlar ayrımcılığa, Kürt kadınlar inkar politikalarına, işçi kadınlar sömürüye karşı direniyor. Görünen o ki "2026 kadınların direniş yılı olacak" sözü boş bir vaat değil; bir kararlılık beyanı.

VE KÜRT HALKI…
On yıllardır inkar edilen, asimilasyona zorlanan, barış ve çözüm talebi "terör" diye yaftalanan bir halk. 2024-2025'te başlayan ve PKK'nin silahsızlanma ilanına uzanan süreç, iktidarın esnemez tutumunu bir kez daha ifşa etti. TBMM Komisyon raporu hazırlandı, ama Kürt kimliği, anadil hakkı, yerel yönetimler özerklik hakları hâlâ erteleniyor.

Birinci emperyalist savaştan beri kronikleşerek süren sorun "terör sorunu" değil, eşitlik ve özgürlük sorunu; fakat iktidar hâlâ aynı inkarcılıkta ısrar ediyor. İçeride olduğu gibi bölgede de inkarcı ve müdahaleci davranıyor.

Ancak burada da tarih başka türlü ilerliyor. Mazlum Abdi'nin "2026 Kürtler için birlik yılı olacak" sözü, yeni bir durumu ve yükselen yeni bir dalgayı müjdeliyor. Silahlar susarken, siyasetin önünü açmamakta ısrar edenler; inkarı sürdürenler, tehdidi dillendirmekten vazgeçmiyor olsa da Münih Zirvesi'nde olduğu gibi başka bir tarih işliyor. En önemlisi Kürt halkı direniyor: Kürtler özgürlüğü kazanmak için direnmeyi sürdüreceğini ilan ediyor. Bölgenin ve dünyanın ezilen halkları Rojava'da olduğu gibi ortak mücadele ve dayanışma gösteriyor.

İŞÇİ SINIFI…
Tüm bu parçalar birleşiyor: 8 Mart'ta kadınların eşitlik çığlığı, 21 Mart Newroz'unda Kürt halkının Newroz ateşi, 1 Mayıs'ta işçilerin grev bayrağı dalgalanacak. Bu tarihler artık tek tek günler değil; bir toplumsal hareketin kilometre taşları işlevi görüyor. Avrupa'dan Diyarbakır'a, dört bir yandaki Newroz hazırlıklarından İstanbul'daki ve birçok yerdeki grev ve direniş çadırlarına kadar birleşen iradeler, 2026'yı direnişin yılı yapacaktır. Sınıf merkezli bir hareket, direniş ve muhalefet henüz odak halini almamış olsa da gelişmeler buraya doğru güç biriktiğini gösteriyor.

DEVRİMCİ DURUŞ HER ZAMAN TAYİN EDİCİ 
Tarih bunu defalarca gösterdi. Nicel güçten bağımsız olarak, devrimci duruş her zaman tayin edici oldu. Bu açıdan devrimci tutum önemlidir. Her boyun eğmeyiş sadece kişisel değil toplumsal olana güç katar. Çürüyen bir düzen, sopayla, mahkeme mizansenleriyle, kriminal gösterilerle ömrünü uzatmak için çabalasa da başlar eğilmiyor. Diyalektik hükmünü icra etmeyi sürdürüyor; köleleştirilmek istenen toplum, zincirlerini kıran kıvılcımı kendisi yaratıyor. Hegemonya kurmayı zorbalıkla sağlamaya çalışanlar sert kayalara çarpmaktan kurtulamıyor. Devrimcilerin baş eğmez tavrı bunu gösteriyor. Yeter ki sınıftan ve emekçilerden kopmadan, ezilenlerin davasında ısrar edilsin… Zira rıza üretemeyen iktidar, zorla hükmetmeye çalışıyor; ama zor, kendi mezarını kazıyor…

Sonuç olarak; karanlık bir ormanda fırtına her dalı kırıyor, her yaprağı savuruyor olsa da kökleri derinlere inen ağaçlar gerçeği var. Bu ülkenin mayasında direniş var. Mustafa Suphilerden Denizlere, Mahir, İbrahim var, Mazlumlar var. Öncesinde insanlık tarihi var. Sınıf mücadeleleri tarihi ilham vermeye devam ediyor. Devrimler, sosyalizmler tarihi, sınıf direnişleri, ezilenlerin özgürlük hareketi kapitalist dünyanın ve otoriter yönetimlerin, faşist iktidarların korkulu rüyası olmaya devam edecek. Bilinmelidir ki fırtınaya direnen o ağaçlar daha güçlü doğruluyor. Türkiye'nin bugünkü hali o fırtınadakini çağrıştırıyor. İşçiler, gençler, kadınlar, Kürt halkı, Alevi halk, ezilen her Türk halkı, halklar, aydınlar, gazeteciler… Hepsi o köklerden, hepsi o direnişlerden geliyor.

Sürse de zorbalık, bu baskılar hükümsüz kalıyor, her saldırı bir direniş manifestosuna dönüşüyor. Özgürlük, barış, ekmek, adalet, eşitlik… Bunlar artık soyut kavramlar değil; sokakların, grev çadırlarının, Newroz ateşinin, kadınların sloganlarının, işçi direnişlerinin, 1 Mayıs'ın somut talepleri.

Ve tarih, her zaman direnenlerin destanını yazar. Bazen labirentin içinde kaybolmuş gibi görünen toplum, er ya da geç ışığı bulacaktır. Çünkü baskı ne kadar çok yönlü olursa olsun, insan benliğinin derinliklerindeki direniş ondan daha sonsuzdur.