4 Ağustos 2020 Salı

Derviş Tan yazdı: Rojava devrimi ve tarihsel görevler

Emperyalist küreselleşme döneminde ulusal devrimlerle toplumsal kurtuluş niteliği taşıyan devrimler iç içe geçmiştir. Bu bağlamda, bir kadın devrimi olarak da şekillenen ve toplumsal kurtuluşçu bir karakterde seyreden Rojava devrimi karşısındaki Marksist-Leninist tutumun temel yapı taşlarını da tüm bu bakış açıları oluşturur.

Tarih, sınıf savaşımları kadar ezilen halkların özgürlük mücadeleleriyle de doludur. Bu gerçek, ulus devletlerin ortaya çıkışıyla yani kapitalizmin feodalizme karşı zaferi ve ardından emperyalist sömürgecilikle asıl karakterine bürünmüştür. İşgaller, ilhaklar, sömürge yönetimler ve daha bin türlü baskı altında inleyen halklar tarihin belli eşiklerinde ayaklanmalar yoluyla kendi kaderlerini kendi elleriyle yaratmanın yolunu tutmuştur.

Bugün, emperyalist küreselleşme çağında Rojava halklarının yaptığı da bu tarihin bir parçası, özgün bir tablosudur.

Rojava devriminin tarih sahnesine çıkışı gerek Marksist-Leninist komünistlerde, gerekse de Türkiye ve dünya devrimci hareketinde yeni tartışmaların fitilini de ateşlemiştir elbet. Kimileri koşulsuz, şartsız "bedelsiz olmaz" diyerek devrimin içine yürürken, kimileri ise tam da Lenin'in dediği gibi, egemen ulus burjuvazisinin önyargılarına yankı olmuşlardır.(1)

Ama ulusal özgürlük mücadelelerinde Marksizm-Leninizmin düsturu oldukça nettir. Her kim ki ulusların, dillerin eşitliği ve özgürlüğünü tanımıyor, savunmuyorsa, her türden ulusal baskı ve eşitsizliğin karşısında savaşmaktan kaçınıyor, ulusların kaderini tayin hakkı sorununu sosyalizme havale ediyorsa, o, Marksist değildir.(2) Bu tip "siyaset erbapları", olsa olsa Marksizm kaçkını olur. Nihayetinde tarihin çarmıhına da böyle çivilenmek onların kaderinde vardır. 

Marksist-Leninist komünist olmanın gereklerinden biri de ulusal özgürlük mücadeleleri karşısındaki tutumda somutlaşır. Marksist-Leninistler doğası gereği uluslar arasında zora dayanan bağlar gördükleri noktada, "her ulusun ayrılma gereğini vaaz etmeye asla kalkışmadan, her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, yani ayrılma hakkını azimle ve kayıtsız şartsız" savunurlar.(3) 

Emperyalist küreselleşme döneminde ulusal devrimlerle toplumsal kurtuluş niteliği taşıyan devrimler iç içe geçmiştir. Bu bağlamda, bir kadın devrimi olarak da şekillenen ve toplumsal kurtuluşçu bir karakterde seyreden Rojava devrimi karşısındaki Marksist-Leninist tutumun temel yapı taşlarını da tüm bu bakış açıları oluşturur.

Nitekim öncü komünistlerin, ideolojik, programatik ve pratik zeminlerde dün olduğu gibi bugün de onca bedelle savunduğu gerçek budur. 

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı meselesinde emperyalist küreselleşme çağında, devrimci hareketin ve emekçi solun güncel zayıflıkları, yahut aynı zayıflığa tekabül eden lafzi savunularıyla birlikte pratik alanda cereyan eden olaylara seyirci kalma tutumu belirginliğini korumaktadır. Bu gerçek, gerek Türk işgalciliğinin saldırılarında gerekse AKP-MHP faşizminin Kürt halkına ve Kürdistan halklarına dönük imha siyasetinde kendini göstermektedir. Daha özelde söyleyecek olursak, Rojava devrimi karşısındaki, atıl ve seyirci konumunda kalma, şoven, "emperyalizmle işbirliği yapıldığı" yönündeki devrimden anlamayan devrimcilik örnekleri bu tutumun somut yansımasıdır. 

Bunlarla birlikte, Rojava devrimi kendi kaderini tayin etme mücadelesi yürüten Kürt halkını ve onun silahlı öncülerini bölgesel bir güç durumuna getirmiştir. Bu bir yanıyla devrimin toplumsal niteliği bakımından bir yanıyla ise devrimin gerçekleştiği coğrafi konjonktür bakımından böyledir. Nitekim emperyalizmin yapısal krizlerle çırpındığı bir dönemde emperyalist kuşatma ve işgal saldırıları altında Rojava devriminin önemi açık biçimde gerek dünya devrimci hareketinin gerekse de dünya ezilen halklarının gözleri önüne serilmekte, ezilen halklara kurtuluş yolunu göstermektedir.

Dolayısıyla Rojava devrimine dönük işgalci Türk devletinin ve faşist iktidarı AKP-MHP'nin saldırıları, bölge gerici devletlerinin ve emperyalist Avrupa devletlerinin ekonomik ve siyasi baskısı boşuna değildir. Batı ve Ortadoğu emperyalistleri ve gerici devletleri bakımından, bölgenin, yer altı ve yer üstü zenginliklerini de kapsayacak şekilde kültürel ve ekonomik yağması, yeni sömürgelerin oluşturulması başat roldeyken, faşist Türk devleti için hem Kuzey Kürdistan'da gelişebilecek ve dolayısıyla Türkiye halklarınca da yanıt bulma olasılığı çok yüksek bir devrimin önünü alma hem topraklarını genişletme çabası Rojava'ya dönük saldırıların temelini oluşturmaktadır. Türkiye bakımından böylesi bir olasılığın gündeme gelmesi dahi AKP-MHP faşist ittifakının tüylerini diken diken etmekte ve onu, işgalci saldırganlığı kudurgan bir seviyede sürdürmeye zorlamaktadır. 

Elbette Rojava devriminin karakteristik özelliklerini taşıyan bir devrimin yaygınlık kazanması, salt Ortadoğu'da bölgesel bir güç olma çabaları güden Türk devletini değil daha genelde bölge devletlerini de irkiltmektedir. Zira Kürdistan'ın parçalılığının ortadan kalkması demek, işbirlikçi KDP ve türevleriyle birlikte Rojhilat'tan doğru İran'ı da sarsacak bir potansiyel devrimin varlığı demektir. Bu ise bir bölgesel devrimler sürecinin harlanması, bölge gerici iktidarlarının düşmesi anlamını taşımaktadır. Bundandır ki emperyalistler ve gerici devletler sosyal bir devrim niteliği taşıyan, kendi güdümlerinin dışında toplumsal kurtuluşçu bir karaktere sahip ulusların kendi kaderini tayin hakkının azılı düşmanları konumunda yer alırlar, almaktadırlar. 

Rojava devrimine dönük Batı emperyalistleri, bölge gerici devletleri ve faşist Türk devletinin danışıklı ekonomik, siyasi ve askeri saldırıları Marksist-Leninist komünistlerin ve emekçi solun önüne bir dizi acil görevler koymaktadır. Bu görevler, Rojava devriminin savunulması, kazanımların korunması ve geliştirilmesi ve gerek Efrin, gerek Serekaniye'ye yönelen ve temelde devrimin varlığını hedefleyen işgal saldırılarına karşı tutumda ifadesini bulmaktadır. Aynı zamanda, işgal saldırılarına karşı, Türkiye halklarını ve işçi sınıfını kitlesel olarak bu işgale karşı konumlandırmak, harekete geçirerek devrimi savunmanın kendi kaderini savunmak olduğu gerçeğini kavratmak ve devrimin direnç etkisi üzerinden şovenizmin ve günbegün örgütlenmekte olan milliyetçiliğin etkisini kırmak, bunlarla bağı içerisinde faşist AKP-MHP iktidarına karşı mücadelenin her koşulda örgütlendirilmesi devrimci hareketin ve emekçi solun  hala güncelliğini koruyan görevleri arasındadır. 

Ne Batılı emperyalistlerin, ne bölge gerici emperyalistlerinin ve ne de faşist işgalci Türk devleti ve AKP-MHP faşist bloğunun bölgesel amaçları tamamlanmış, dolayısıyla sonlanmıştır. Şimdilik, düğüm atma yarışı Libya'ya kaymış gibi görünse de emperyalist saldırganlık Rojava'yı yeniden hedefe koyacak ve devrimi boğmaya, siyasi iradesini kırarak öncüyü siyasal olarak tasfiye etmeye ya da KDP çizgisine çekmeye çalışacaktır. Faşist işgalci Türk devleti ve AKP-MHP faşist ittifakının ise amacı, topyekûn imha yoluyla Rojava devrimini ortadan kaldırmak, dolayısıyla Kürt halkının özgürlükçü, devrimci hareketini bastırmak ve yok etmektir.

Bunun önlenmesi için tüm devrimci çabaların yanında birincil olarak; Kürt ulusal birliğinin sağlanması, Kürdistan'ın dört ayrı cephesinin birleşik bir cepheye dönüştürülmesi; ikincil olarak ise Rojava devrimi karşısında ilk olarak bocalayan, kararsızlıklar yaşayan ama netleştiği andan itibaren de devrim topraklarına yaslanan Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimcilerinin, emekçi solunun ve ilk andan itibaren devrim cephelerine yürüme kararlılığı gösteren Marksist-Leninist komünistlerin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde devrimin savunulması ve yedek güçlerinin oluşturulmasında derinlemesine bir çaba yürütmesi kaçınılmazdır. Tekrara düşme pahasına da olsa vurgulayacak olursak, bu çaba etrafında şoven ve milliyetçi etkinin kırılması, emekçi halkların ve işçi sınıfının birleştirilmesi ve harekete geçirilmesi zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Aynı zamanda, Rojava devrimini ilgilendiren her şey Marksist-Leninist komünistleri de dolaysız olarak ilgilendirir. Dolayısıyla komünist militanlar, kendilerini devrime göre örgütleme, devrimin gereklerine, çıkarlarına göre konumlandırmayı, faşizmin saldırılarına göğüs germe zorunluluğunu da taşımaktadır. Bunu, komünistlerin devrimci yaşayışındaki ideolojik gıda olarak adlandırabileceğimiz gibi bu gıdanın yaşamdan yaşama yayılmasının da yolları yaratılmalıdır.

Türkiye devrimci hareketi olarak ise devrimler çağının önünü açmak için önümüzdeki görevleri, devrime ve devrimciliğe karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek esas olandır ve bu sorumluluğun yerine getirilmesi görevi bizi beklemektedir.

KAYNAKÇA:
1. V.İ. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, sf. 96
2. age, sf. 25
3. age, sf. 238