26 Eylül 2020 Cumartesi

Deniz Yılmaz yazdı | 12 Eylül'den Saray cuntasına: Yenilgi okulu ve günün müfredatı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden tam kırk yıl geçmiş bulunuyor. Eğer Lenin'in "yenilgi yılları iyi bir okuldur" sözünü temel hareket noktalarımızdan birisi kabul ediyorsak faşist darbenin kırkıncı yılında bu okuldan doğru bir müfredat çıkartmak gerekiyor. Devrimci hareketin elindeki devasa olanaklara rağmen yaşadığı yenilginin analizini yapmak ve 12 Eylül faşist darbesine karşı mücadelenin eksikliklerini doğru tespit etmek, faşist saray darbesine karşı mücadelenin gerekliliklerine de işaret edecektir.

Türkiye-Kürdistan devriminin öncüleri beş yılı aşkın bir zamandır faşist saray darbesi koşullarında mücadele yürütüyor. Bu yalın gerçeklik, onu çevreleyen tüm öznel ve nesnel gelişmelerden soyutlanarak düşünüldüğünde dahi oldukça önemlidir. Faşist saray darbesi şok darbeleriyle devrimci hareketi etkisizleştirmeyi ve kısa sürede zafer kazanmayı amaçlarken, devrimci kuvvetler uzun süreli bir direnme çizgisini inşa edebilmiştir. Devrimci gelişmelerin faşist darbeler yoluyla etkisizleştirildiği ve devrimci olanaklarla birlikte öncü örgütlerin de tasfiyeye uğradığı 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri düşünüldüğünde içerisinde bulunulan anın yeni bir durum olduğu ortadadır.

Bugün 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden tam kırk yıl geçmiş bulunuyor. Eğer Lenin'in "yenilgi yılları iyi bir okuldur" sözünü temel hareket noktalarımızdan birisi kabul ediyorsak faşist darbenin kırkıncı yılında bu okuldan doğru bir müfredat çıkartmak gerekiyor. Devrimci hareketin elindeki devasa olanaklara rağmen yaşadığı yenilginin analizini yapmak ve 12 Eylül faşist darbesine karşı mücadelenin eksikliklerini doğru tespit etmek, faşist saray darbesine karşı mücadelenin gerekliliklerine de işaret edecektir.

12 EYLÜL'DEN SARAY CUNTASINA: HER DEVRİM KARŞI DEVRİMİ OLGUNLAŞTIRIR 
12 Eylül askeri faşist darbesinin şefi Kenan Evren, Kuran'dan ayetler okuyarak gerçekleştirdiği Konya mitinginde darbenin siyasal amacını "Biz gelmeseydik, onlar gelecekti" diyerek ilan eder. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD ise, "Bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz" sözleriyle faşist darbenin sınıf karakterini dolaysızca belirtir. ABD emperyalizminin "bizim çocukları" yeni sömürge bir ülkede gerçekleşecek antiemperyalist demokratik halk devrimini, zor ve çıplak şiddet yoluyla ötelemeyi başarmışlardır.

Elbette devrimci kuvvetler, faşist darbenin gelişini bilmiyor değildi. Öyle ki 1978 yılından itibaren dönemin tüm devrimci örgütler ve politik yayınlar faşist darbenin yaklaştığını duyurur. Ancak devrimci kuvvetler bakımından gelmekte olana yönelik güçlü bir hazırlık yoktur. Tüm dövüşkenliğine, militanlığına ve oldukça gelişkin olan kitle hareketini arkalamasına karşın, politik bir alternatif olarak direniş çizgisi inşa edilememiştir. Tek tek devrimci militanların ve sayıca sınırlı kimi devrimci örgütlerin ideolojik değeri oldukça yüksek olan direngenlik ve devrimci ısrarını bir kenara koyarsak, yaşanılan "dövüşsüz yenilgi" olmuştur. Bunun faturası ise yalnızca devrimci konjonktürün tasfiyesi değildir. Devrimci hareketin geleceğini etkileyen ideolojik ve politik bir tahribat, sonraki devrimci kuşakların omuzuna üzerlerinden atmaları gereken bir yük olarak devredilmiştir.

Bugün ise faşist saray darbesi ile 12 Eylül askeri faşist cuntası arasında önemli benzerlikler kurabilmek mümkünse de, hem devrim, hem de karşıdevrim cephesi için durum dünden oldukça farklıdır. Her şeyden önce beş yıl gibi uzun bir süre geçmesine karşın faşist saray darbesi stratejik amaçlarını gerçekleştirememiş, devrimci öncüler ve toplumsal hareketi tasfiye edememiştir.

Bu olgu şunun için önemlidir. Karşıdevrim güçleri, mücadelenin var olduğu koşullarda uzun süre dayanabilecek siyasal olanaklardan genel olarak yoksundur. Erken zafer kazanamayan faşist darbelerin süreç içerisinde siyasal güç devşirme olanakları belirgin biçimde daralır. Direniş kuvvetleriyse bu zaman zarfı içerisinde kararlılığını ve yenilmezliğini sınamış bir kuvvet olarak halkın direnme eğilimlerini gerçek bir kuvvete dönüştürür. Gerilla savaşının terminolojisiyle, "uzatılmış savaş" faşist darbecileri yıpratıp zayıf düşürecekken, antifaşist kuvvetlerde tedrici olarak büyüyecektir. Bugün faşist saray darbesine karşı mücadelenin seyri hemen hemen bu biçimleri alıyor, almaya da devam edecek.

12 EYLÜL'ÜN YENİLGİ OKULU VE BUGÜNÜN MÜFREDATI 
Belirtmek gerekir ki, birleşik devrim kuvvetleri faşist saray darbesine karşı mücadeleyi büyük devrimci olanakların varlığı altında sürdürüyor. Devrimci öncünün öznelliğine ve siyasal gelişmelerin nesnelliğine dayanan bu olanaklar, 12 Eylül faşist darbesi karşısında alınan yenilginin tekrarına müsaade etmeyecektir. Faşist Saray darbesine karşı mücadelenin, 12 Eylül günlerine kıyasla stratejik ve taktik bakımdan üstün yanlarını şu başlıklarda izah etmek mümkün.

a) 12 Eylül askeri faşist darbesi, önemli bir devrimci momenti etkisizleştirmeyi başarırken, devrimci örgütlerin ağırlıklı bir kesimini de tasfiye etmiş, geride kalanların ise örgütsel bütünlüğünü, işleyişini ve çalışma koşullarını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca 12 Eylül darbecileri egemen sınıflar adına ekonomik, siyasal ve toplumsal bir istikrar sağlamayı da başarmıştır. En genel anlamda söylenecek olursa, devrimci durum tarifine mahal veren kriz dinamikleri darbeciler eliyle önemli oranda giderilmiştir.

Bugün ise faşist saray darbesi, yukarıda ifade edilen konu başlıklarının hepsinde genel bir başarısızlık içerisindedir. Kimi devrimci güçler önemli bir güç kaybı yaşasa ve tasfiyecilik kulvarına girse de buna karşın devrimci direniş çizgisi tasfiye edilemedi. Türkiye tarihinin en ağır siyasal, ekonomik ve toplumsal krizi, faşist şeflik rejimi altında yaşanıyor. Saray darbesi, yapısal kriz yaşayan burjuva Türk devletinin topyekun çöküşe doğru gidişini şu an için bir ölçüde yavaşlatsa bile, orta vadeli bir çözüm geliştiremiyor.

O bilindik tarifle söylenecek olursa "egemenlerin eskisi gibi yönetememe, ezilenlerinse eskisi gibi yönetilmek istememe" durumu devam ediyor. Bu durumu devrimlere dönüştürecek olan öncü devrimci örgütlenmeler de hali hazırda ayakta. Faşist saray darbesini yenilgiye yazgılı kılan en başat sebeplerden birisi işte budur.

b) Devrimci demokratik kitlelerin faşist saray darbesine karşı tutumu, 12 Eylül askeri cuntasının ardından oluşan yılgınlık atmosferinden oldukça farklı gözüküyor. 12 Eylülcüler, devrimci demokratik kitleleri korku yoluyla teslim alırken, azımsanmayacak bir toplumsal kesimi de etkisizleştirmiş ve adeta darbeye karşı hayırhah bir pozisyonda tutabilmiştir. 

Günümüzde ise en geniş kitle hareketinde gözle görülür bir gerileyiş var olmasına rağmen, kitlelerin ileri bölüklerinde ısrarlı bir mücadele söz konusudur. Başta demokratik kadın hareketi olmak üzere kimi toplumsal hareketler bunun açık göstergesidir. Ayrıca kitle hareketi ile devrimci örgütler arasındaki bağlar da canlılığını koruyor. Kitleler, devrimci örgütlere sırtını dönmediği gibi, mevcut toplumsal hareketlerin hemen hepsinde devrimci öncülerin azımsanmayacak rolleri mevcut. En geniş kitle ise, şu an için hareketsiz olmakla birlikte faşist saray darbesine karşı direnme eğilimlerini içerisinde taşıyor ve büyüyen bir öfke ile gerçek bir potansiyel olarak bekliyor. Açık ki böylesi bir kitle gerçeği, 12 Eylül günlerinin kitle gerçeğinden büyük bir farklılık taşımaktadır. 

c) 12 Eylül 1980'den faşist saray darbesine uzanan tarihsel kesitte, Türkiye-Kürdistan devriminin gelişkinlik düzeyi önemli değişiklikler yaşamıştır. Biliniyor, 12 Eylül faşist darbesi koşullarında Türkiye devrimi kesin bir yenilgi yaşarken, Kürdistan devrimi ise devrimci bir çıkışın koşullarını arıyordu. Bugün ise birleşik devrimimizin Kürdistan ayağı Rojava'da zafer kazanmış, Kuzey Kürdistan'da toplumsal dirilişi gerçekleştirmiş ve devlet karşısında önemli bir denge durumu yaratmıştır. 12 Eylülcüler bir devrimci yükseliş dönemini sonlandırmakla yükümlüyken, faşist saray darbesi başlayan ve önemli aşamalar kaydeden bir devrimi yenilgiye uğratmak istemektedir. Karşıdevrimin en güçsüz, birleşik devrimin ise en güçlü olduğu yan burasıdır.

d) 12 Eylül öncesi devrimci öncüler tüm kitleselliklerine, gelişkin kadro rezervlerine ve militanlıklarına karşın programatik olarak iktidar görüş açısının uzağındadır. Bu görüş açısı yoksunluğu dolaysız biçimde mücadele araç ve biçimlerinin kullanımına da sirayet etmiştir. 12 Eylül öncesinin silahlı antifaşist mücadelesi, iktidarı hedefleyen bir politik askeri çizgi düzeyine erişememiştir. Tüm olanaklara rağmen darbe karşısında politik askeri karakterli direniş mevzileri yaratılamamışsa esas sebep burada gizlidir.

Günümüzde ise devrimci şiddeti faşist şeflik rejiminin yıkılması ve devrimin kazanılmasına uygun tarzda örgütleyen devrimci öncüler mevcuttur. Henüz istenilen düzey yaratılamamış olsa da, politik askeri mücadelenin stratejik bir görüş açısıyla değerlendirilmesi dünden farklı bir duruma işaret ediyor. Bu farkın görünürlük kazanması politik askeri mücadelenin yükselmesiyle mümkündür.   
e) Faşizme karşı mücadelenin en temel ihtiyacı birleşik karakterli cephesel örgütlenmelerdir. Ancak 12 Eylül askeri faşist darbesinin ne öncesinde ne de sonrasında birleşik bir devrimci önderlik kurmak mümkün olmamış dahası başarılı eylem birliktelikleri bile nadiren gerçekleşmiştir. 12 Eylül faşist darbesine karşı politik askeri mücadele yürütmek amacıyla kurulan FKBDC ise kimi yapıların tasfiyeci tutumları sebebiyle kağıt üzerinde kalmış ve dağılmıştır.

Faşist Saray darbesi ise, 12 Eylül'ün aksine hem fiili meşru mücadele cephesi hem de politik askeri cephede birleşik devrimci örgütlenmelerin varlığıyla yanıtlanıyor. Her iki cephede de kesintisiz bir direniş mevcut. Özellikle devrimci şiddet eylemlerinin genişleyen etkisi, faşist saray darbesine karşı mücadeleyi yeni bir düzeye taşımıştır. Yaratılan bu düzey, faşist saray darbesine karşı mücadelede politik merkez olmaya doğru ilerlerken, 12 Eylül döneminde yaşanan "silahlara veda" türünden bir ideolojik çözülmeye de barikat olmuştur.

f) Faşist saray rejimine karşı yürütülen topyekun mücadelede zindanların rolüne özel olarak dikkat çekmek gerekiyor. 12 Eylül yalnızca sokakları değil zindanları da teslim alarak egemenliğini tesis etmiştir. Zindanlarda teslim alamadığı devrimci öncüler ise kısa bir sürenin ardından gerçek bir devrimci savaş gücü olarak ayağa kalkmıştır. Ne var ki genel tabloya bakıldığında zindanlar, devrimci hareketin o zamanki taşıyıcı bölükleri için düzeniçileştirici bir işleve sahiptir.

Faşist saray darbesinin zindan politikası da büyük ölçüde 12 Eylülcülerle uyumludur. Bu kapsamda onbinlerce devrimci, yurtsever ve antifaşist tutsaktır. Lakin zindanlar, faşist saray darbesine boyun eğmemiştir. Bu direnişler güçlü ideolojik moral değerlerin yanı sıra kimi durumlarda politik öncülük işlevine de sahip olmuştur. 12 Eylül faşist darbesine bakıldığında, bu oldukça büyük bir kazanımdır.

UZUN SÜRELİ DİRENİŞ VE DÜŞMANI HER YANDAN ISIRMAK
Söz konusu faşist darbeler olduğunda akılda tutulması gereken en önemli yan, darbelerin devrimci mücadeleyi askeri zor ve çıplak şiddet yoluyla teslim almaya çalışmasıdır. Faşist darbelerin bütün diğer politikaları, şiddet politikasını hayata geçirebildiği ölçüde kullanışlıdır. 12 Eylül asker faşist darbesi bu yolla başarılı olduğu gibi faşist saray darbesi de benzer bir yolla başarı kazanmak istiyor. Her iki darbenin nitelikleri farklı olsa da, bu gerçeklik değişmiyor.

Türkiye ve Kürdistan'ın bugünkü koşullarından bakarak söyleyecek olursak eğer, politik askeri cepheyle birleşmeyen darbe karşıtı mücadelenin başarıya ulaşma şansı zayıftır. Toplumsal hareketin önemli kazanımları da politik askeri cephenin zayıf olduğu her durumda kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Eğer darbe aynı zamanda zor demekse, zordan bahsetmeyen ve ona göre örgütlenmeyen bir mücadele çizgisinin kazanma şansı yok demektir.

Ne var ki faşist saray darbesinin güçsüzlüğü, demokratik hak ve özgürlükleri topyekun yasaklayabilecek bir kudretten yoksun oluşu, fiili meşru mücadele cephesini de -12 Eylül günlerinin aksine- önemli bir çarpışma alanı olarak öne çıkarmaktadır. Meşru, militan ve hak alıcı bir tarzla faşist saray darbesinin sınırlarını zorlayan her hareket, kitlelerdeki direnme eğilimini politik kuvvete doğru dönüştürdüğü gibi, çok sayıda ilerici kuvveti de devrimci saflara kazanan bir rol oynuyor.

Bugün esas olan her cephede direnişin sürekliliğidir. Uzun süreli bir direnme savaşının tarihsel tecrübesine sahip olan Vietnamlı devrimciler, böylesi süreçleri "sinekler misali düşmana hücum etmek ve küçük de olsa her tarafından ısırarak ona rahat vermemek" olarak tanımlıyorlar. Öyleyse bugün faşist saray darbesini her tarafından ısırmak gerekiyor.