25 Eylül 2020 Cuma

Deniz Boran yazdı | Moria: Sınır boylarındaki yangın AB'yi yakar

Yanan sadece Moria kampı değildi. Kül olan Moria şahsında AB'nin mülteci politikasıydı. Avrupa'nın metropollerinde yükselen dayanışma sesleri, sınır boylarındaki kamplarda mültecilerin tepkilerinin giderek fazlalaşması, AB'nin "koruma kalkanı" Yunanistan'ın mültecilere karşı "savaş yöntemlerinin" teşhir edilmesi ve mücadele konusu haline getirilmesi ve AB mali oligarşisinin politik çaresizliği, Midilli'deki ateşin Midilli'de kalmayacağına işaret ediyor.

Avrupa Birliği'nin en kitlesel mülteci kampı Moria kül oldu. Biri Salı'yı Çarşamba'ya bağlayan gece, diğeri Çarşamba çıkan yangınlar sonucu yaklaşık 13 bin mülteci "çatısız" kaldı.

Yangınlarla birlikte Midilli adası mülteciler için bir açık cezaevine dönüşürken Avrupa Birliği'nde de tartışmalar yeniden alevlendi. Avrupa'nın metropollerinde "Moria'yı boşaltın" çığlıkları yükseldi. Ne var ki Moria'daki "insanlık dramı" ne tekil bir örnek, ne de sadece bir yangından ibaretti.
 
AB'NİN 'KALE SAVUNMASI'
Emperyalist küreselleşmeyle sermaye için bütün sınırlar ve engeller yıkılırken, işgücünün küresel dolaşımının karşısındaki duvarlar daha yüksek örüldü. Burjuva toplumun varoluş kriziyle bütün dünyada kaos, savaş ve krizin hakim oluşuyla, özellikle de Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da ortaya çıkan gerici iç savaşlarla "mülteci akışı" kapitalist emperyalizmin genel bir sorunu oldu.

2015 yazında kitlesel "mülteci hücumu" AB'nin yapısal politik krizinini ortaya çıkardı. O "acil" momentte mali oligarşinin farklı kesimlerinin çıkarları/yönelimleri politikada derin kriz ve çatışmalara yol açtı. "Olağan" burjuva politika iflasa sürüklenirken neofaşist ırkçı hareket ve tutarlı demokratik "Hoşgeldiniz" hareketi iki uç olarak belirginleşti. Toplumsal saflaşma "mülteci politikası" etrafında derinleşti.

AB bir bölgesel entegrasyon olarak kendi "iç sınırlarını" açarken, dışa doğru bir "kaleyi" andıran mekanizmalar inşa etti.

Her şeyden önce mülteciliği önlemek üzere AB'nin "komşu" ülkeleri ve onların despotik iktidarlarıyla anlaşmalar imzaladı. Faşist şef Erdoğan ile imzalanan "mülteci anlaşması" ve Kuzey Afrika'da despotik rejimlerle imzalanan "mülteci akışını önleme anlaşmaları" ile bu ülkeler mali ve siyasal avantajlar karşısında AB'nin birer "Hinterland"ına dönüştürüldü. Anlaşmalar mülteci akışını yavaşlatırken, başta TC gelmek üzere "komşu ülkeler" tarafından AB'ye karşı bir "tehdit" unsuru olarak kullanıldı ve devamıyla kullanılıyor.

"Hinterland"ları aşıp AB'nin sınırlarına ulaşanlar AB'nin kolluk güçleriyle değil, "Frontex" özel şirketinin "güvenlik" güçlerinin saldırılarına maruz kalıyorlar. Bir cephe savaşını andıran AB'nin mültecilere karşı savaşında Akdeniz bir mülteci mezarlığına dönüştü. Onbinlerce insanın kanının karıştığı Akdeniz'de dayanışma örgütlerinin "kurtarma faaliyetleri" kriziminalize ediliyor, onlarca "gönüllü kurtarıcı" yargılanıyor.

AB'nin içinde mültecilerin karşı karşıya kaldıkları politik saldırıları dışta tutarsak sınır boylarındaki "toplama kampları" kalenin girişindeki son büyük engel. İç savaş ve kaos ortamından kaçıp AB'ye sığınmak isteyen mülteciler kendilerini yeniden bir kaotik zulüm ortamında buluyorlar.

SINIR BOYLARINDAKİ 'TOPLAMA KAMPLARI'
Moria kampı, işte sınır boylarındaki "toplama kamplarının" bir tanesi. Eylül başında yaklaşık 3 bin mülteci kapasitelik kampta 12 bin 700 mülteci yaşıyordu. Bazıları çadırda, bazıları "çatısız" sokak ortasında, gıdasız tutuluyordu. 

Onbinlerce mültecinin Yunanistan'ın adalarında toplanmış olması dolaysız bir biçimde Türkiye ile yapılan "mülteci korunma anlaşması" ile ilintili. Faşist Erdoğan rejimi  politik bir hamle olarak Mart başında mültecilere sınır kapılarını açtığında ve bir Suriye'li mülteci katledildiğinde AB Komisyonu Başkanı Von der Leyen, Atina'yı AB'nin "kalkanı" olarak kutlamıştı.

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) Ocak ayında Moria'da 140 çocuğun tıbbi hizmete ulaşamadığını, bir çok çocuğun ruhsal sağlıklarının bozulduğunu, kendilerini yaraladıklarını veya intihar ettiklerini[1] açıkladı.

Yunanistan adalarında, İspanya ve İtalya'nın kıyılarındaki "toplama kamplarında" yaşamak zorunda kalan mülteciler ırkçı faşistlerin doğrudan fiziki saldırılayırla da karşı karşıya kalıyorlar. Ağustos'ta Avrupa'nın dört bir köşesinden Midilli'ye giden ırkçılar kampın etrafını ateşe vermişlerdi.

Pandemi bu insanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamaları misliyle ağırlaştırdı.

Ağır bir karantina uygulamasına tabi tutulan Moria'da sağlıklı kalmak imkasıza yakın zordu. Ortalama 15-20 mülteci bir çadırda tutsak edildi, 160'a varan sayıda insan tek bir tuvaleti, 500 insan bir duşu kullanmak zorunda kaldı. 300'ü aşkın -MSF'in açıkladığı verilere göre hatta 1300- mülteci tek bir lavabo kullanıyordu, sabun yoktu.2

Demokratik kitle örgütlerinin "Moria'yı boşaltın" çağrısı AB ve Yunanistan tarafından duymamazlıktan gelindi. Mülteciler, ölüme terk edildiler.

Bu koşullara karşı sadece demokratik kitle desteği değil, bizzat "Moria'nın lanetlileri" de protesto etmeye başlamışlardı. Polis ve özel şirketlerin "güvenlikçileri", protesto ve bireysel-kitlesel "kaçma girişimlerine" katı şiddet ile karşılık verdiler.

MORİA'DA YÜKSELEN ALEVLER AB'YE SIÇRAR
Moria'nın kim tarafından ateşe verildiği henüz net değil. Kamptaki tansiyonun bir kaç gündür yüksek olduğu biliniyordu. Pandemiden korunmak için kamptan kaçma girişimleri hayli çoğalmıştı. Mülteciler kamp idaresi ve polisle sürekli karşı karşıya geliyordu. Kampın bizzat mülteciler tarafından ateşe verildiği ihtimali güçlü. Yine de tabloyu tamamlamak için kampın ırkçılar tarafından ateşe verilmiş olabileceğini de belirtelim.

Sonuçta, Moria artık yok. 13.000 mülteci kampsız.

Şimdi ne olacak?

AB'nin öncüsü Almanya İçişleri Bakanı Seehofer dalga geçercesine 150 çocuğu kabul edebileceklerini açıkladı. AB'nin bu sorunu çözemeyeceği ortada. Kendi ülkelerindeki kitle tepkisini yatıştırmak için sembolik rakamlarda mülteciyi kabul edecekler. Ama esasında sınır ülkelerinin militarist yeniden yapılanmasını güçlendirerek mültecilere karşı savaşı yükseltecekler.

Son dönemlerde Yunanistan'ın giderek illegal yöntemlere başvurması bunun bir göstergesi.

Mültecileri şişme "kurtarma" adalarında toplattırıp Türk karasularına geri gönderiyor "sınır güçleri". Mülteci gemilerinin motorları hedef alınıyor ve gemiler Akdeniz'de kendi kaderlerine terk ediliyor. 

New York Times Mart başından Ağustos ortalarına bu uygulamalara benzer 31 yasadışı uygulamayı belgeledi. Hatta Yunanistan'a ulaşan ve yeniden gemilere bindirilip ölüme "sınır dışı" edilen mültecilerin sayısı da hayli fazla.3

Mültecilere karşı savaşta faşist şef Erdoğan AB'nin sıkı bir işbirlikçisi. Erdoğan'ın mültecileri zaman zaman bir politik manevra argümanı olarak "kullanması" bu gerçeği değiştirmiyor.

Yanan sadece Moria kampı değildi. Kül olan Moria şahsında AB'nin mülteci politikasıydı.

Avrupa'nın metropollerinde yükselen dayanışma sesleri, sınır boylarındaki kamplarda mültecilerin tepkilerinin giderek fazlalaşması, AB'nin "koruma kalkanı" Yunanistan'ın mültecilere karşı "savaş yöntemlerinin" teşhir edilmesi ve mücadele konusu haline getirilmesi ve AB mali oligarşisinin politik çaresizliği, Midilli'deki ateşin Midilli'de kalmayacağına işaret ediyor.

Böylesi "toplama kamplarının" adalarda ve sınır boylarının en uç köşelerinde kurulması da AB'yi o ateşin yayılmasından koruyamaz. Moria kampındaki ateş AB'ye ve onun işbirlikçi despotik 'hinterland'larına sıçrar.

Dipnotlar:
[1] Greece denies healthcare to seriously ill refugee children on Lesbos. msf.org 23.01.2020.
[2] Coronavirus: Lesvos migrant camp risks catastrophe, Oxfam. infomigrants.net 07.09.2020.
[3] Patrick Kingsley, Karam Shoumali: Taking Hard Line, Greece Turns Back Migrants by Abandoning Them at Sea. nytimes.com 14.08.2020.