27 Eylül 2020 Pazar

'Büyüyen ekonomi' küçülen demokrasi

Toplumsal hareketlerin nerede, ne zaman ve nasıl gelişeceğini bilemeyiz. Müneccim değiliz. Fakat mesele de olası durumu bilmekte değil, somut durumun bilincinde olmak ve gelişeni, potansiyel olanı, olmakta olanı kavramakta.
"Büyüyen Türkiye ekonomisi" söylemi iktidar partisinin sözcüleri tarafından 15 yıl boyunca tepe tepe kullanıldı. Son haftalarda ise mali krizin üstünü örtmenin temel argümanı oldu. Yoksulların durumunu ve ekonominin balon, vurguncu niteliğini görmezden gelirsek elbette bir büyüme var. Mesala, zengin sınıfların borsa oyunlarının kazançları hayli büyüdü. Yoksulların ise şans oyunları oynama oranları ve zengin olma hayalleri...Yine de "büyüyen ekonominin" başını iktidar partisinin şefaatçiliğinde politik islamcı-inşaatçı sermaye çekti. Böylece şefaat- inşaat denklemi, sınıf-ideoloji-siyaset ve ekonomi kavramları arasındaki uyumun kusursuz bir özeti oldu.
 
İnşaat deyince insanın aklına hemen toplu konut, rezidans, yol, köprü yapımı geliyor. Oysa bu sektördeki en ilgi çekici büyüme oldukça özgün bir alanda yaşanıyor: Hapishane inşaatları! Özellikle bir kaç yılda bu inşaat dalında sıçramalı bir büyüme yaşandı. Artık herbiri kendi başına bir kente dönüşmüş hapishane yerleşkeleri var ve bunların sayısı her geçen gün artıyor. Önceleri kent planlarında Organize Sanayi Bölgeleri'ne arazi tahsisi müjdesi verirken, şimdilerde ise hapishane yerleşkeleri ilanları yapılıyor. Hapishane Kampüsü olmayan bir il nerdeyse geri kalmış, gelişmemiş bir il sayılacak! İstibdat koşulları altında yaşanan ekonomik büyümenin en yalın göstergesi bu olsa gerek. Yakında tüm toplum 'özgürlük' içinde bu yerleşkelerde hapis yatabilecek! Bu gelişmeyi arz-talep yasasından hareketle açıklayamayacağımıza göre o halde başka bir yasa işliyor olsa gerek. Büyüyen sömürü ekonomisi, küçülen demokrasi!
 
İşin küçülen demokrasi kısmını bir kenara bırakalım şimdilik ve sokaktaki her emekçiyi endişeye garkeden ekonomik durumla devam edelim. Türkiye ekonomisi mali bir kriz içinde ve hızla aşırı üretim krizine/ekonomik krize doğru yuvarlanıyor. Bu durumun rakamsal verileri bir kenarda dursun. Olası sonuçları hem yakın tarihimizden hem de başkaca ülkelerin deneyimlerinden biliyoruz: Duran üretim, kapanan fabrikalar ve işletmeler, iflas eden banka ve şirketler, kepenk indiren esnaf, tarlalarda ya da depolarda çürümeye terkedilen binlerce ton mahsül, geometrik artış gösteren işsizlik, tavan yapmış enflasyon, değersizleşmiş para, ödenmeyen kredi borçları, verilmeyen maaşlar, yanı sıra toplumu saran ruhsal çöküntü ve çürüme...Tüm bunlar olası ekonomik krizin milyonlarca emekçiye getirisi. Tabii buna krizin faturasının da sırtına yüklenmesini dahil etmek gerek.
 
Krizin etkileri iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı. "Milli irade", "Milli para", "Döviz bozdurma seferberliği" gibi milliyetçi hamaset ve "ekonomik savaş"ın sivil mehmetçik nümayişleriyle durumu kurtarma şansları yok. Kapitalist ekonominin nesnel yasaları hükmünü yürütecek. İktidar partisinin bulduğu çözüm ise varolan çukuru kapatmak için daha büyük bir çukur açmaktan ibaret. Sonrası çukurun dibi! Zengin sınıfların partisi her krizde yaptığı üzere bu çukurun dibine yoksulları itemeye hazırlanıyor.
 
Şüphesiz ekonomik krizler yalnızca yıkım getirmez. Bu koşullarda çelişkiler son derece keskinleşir ve sınıfsal dinamikleri harekete geçirir. Grev ve işyeri direnişleri hızla artış gösterir. Kendiliğinden kitle hareketleri sökün eder. Kişi başına düşen milli gelir azalır ve aynı kişinin başına rejimin şedit politik baskısı gelirse öfke patlaması kaçınılmaz olur. Böylesi koşullarda, düne kadar "Dik dur, eğilme" diyen bilinçsiz yoksulların beli büküldüğünde ve kamburlaştığında yeni bir bilince erişip kimin veya neyin karşısına dikildiğini kimse bilemez!
 
Elbette toplumsal hareketlerin nerede, ne zaman ve nasıl gelişeceğini bilemeyiz. Müneccim değiliz. Fakat mesele de olası durumu bilmekte değil, somut durumun bilincinde olmak ve gelişeni, potansiyel olanı, olmakta olanı kavramakta. Yoksul halk kitlelerinin ve işçilerin öncüsü olduğunu söyleyenlere öncü olma vasfını bahşeden ayırt edici yanda budur. Yığınların kendiliğinden hareketinin kitlelerin politik eylemine dönüşmesinin anahtarı öncü olanın bilincinde olma halidir.
 
Dönemin-ve esasen her dönemin-yanıtlanması gereken sorusu şudur: Kitleleri kim kazanacak? İktidar partisi bir yandan ilerici muhalefeti baskılamaya devam ederken diğer yandan "döviz bozdurma seferberliğinde" olduğu üzere şu ya da bu gündem üzerinden yığınları harekete geçiriyor,  etrafında/yörüngesinde tutuyor. Sürekli diri tutulan milliyetçilik ve şovenizmde bu amacına hizmet ediyor. Elbette bunun da bir sınırı var ve bu bayat söylemler gerçeğin üzerini bir yere kadar örtebilir. İşte tam bu anda, yeni yığınlar kendi öz deneyimleriyle de olsa yalan perdesini yırttıklarında yeni fikirler, taze cümlelerle buluşabilecekler mi? Özcesi, harekete geçen kitleleri kazanabilecek miyiz?
 
Siyasal mücadelelerde büyük başarılar elde etmek ve geleceği kazanmak gerçek bir hazırlık gerektirir. Hazırlık ise bilinçle başalar ve somut politik örgütsel görevlere doğru cisimleşir. Ekonomik krizin yarattığı tahribatlara karşı çalışma yürüten devrimci sosyalistler başta bu gündem olmak üzere tüm politik faaliyetlerini bu bilinçle ele almalıdır.