3 Haziran 2020 Çarşamba

Bora Poyraz yazdı: Kapı ardına kadar açık

Aynısı kara vebada da vardı. Katoliklik işte o dönemde en büyük darbeyi aldı. İmanlı, inançlı insanların ellerinden İncil, dillerinde dua vardı. Hepsi karşılıksız kaldı. Aynı kitleler, o eylem sürecinin sonunda yerleşik inançlarını sorguladı. Benzer bir 'eylem' süreci işliyor. Çöküş şudur: Bütün tarifler, eskiye dair bütün alışkanlık, formülasyon ve beklentiler işlemez hale gelir. Hayat hiçbir orijine sığmadan kendi akışını sürdürür. Kuşkusuz, bu sefer de böyle oluyor. Henüz akan-canlı bir süreç; şimdiden düne dair inançlar sarsılıyor. Çok daha sarsıcı biçimlerini de göreceğiz.

Yoksul ama aynı zamanda yaşlı yurttaşları aşağılamak alışkanlığa döndü. Avrupa'da durum daha vahim. Ölüme terk ediliyorlar. Kara veba dönemindeki gibi. Asya'nın en batı ucunda bulunan Türkiye'de bu bakımdan Avrupalılaşıyor. Çöküş hali kapitalizme iman etmiş bütün rejimleri birbirine benzetiyor. Kültür, gelenek ve değer sistemi bazen onlarca yılda düzen böylesi salgın-buhran günlerinde çabucak dağılabiliyor.

Çöküş şudur: Bütün tarifler, eskiye dair bütün alışkanlık, formülasyon ve beklentiler işlemez hale gelir. Hayat hiçbir orijine sığmadan kendi akışını sürdürür. Kuşkusuz, bu sefer de böyle oluyor. Henüz akan-canlı bir süreç; şimdiden düne dair inançlar sarsılıyor. Çok daha sarsıcı biçimlerini de göreceğiz.

Henüz eski bakışla varlığını sürdürme direnişi var. Mesela kısa bir 'birlik' dürtüsü ardından Türkiye'deki politik İslamcılar ile ulusalcı faşist kesimler arasındaki atışma, itham ve üste çıkma çabası eskisi gibi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, kavrayamıyorlar: o kayıkçı dövüşü artık geçmişi geri getiremez.

Politik İslamcılar, diğerlerini felaketlerin sebebi olarak kodluyor. Bildik hikaye. Dertleri hâlâ CHP, şu bu...

Diğerleri onları etki alanında saydıkları dindarları küçümseyerek, devletin asıl sahiplerinin kendileri olduğunu ancak kazara alt edildiklerini düşünen o kadim Kemalist laiklik retoriğine sarılıyor. Dini gericilik, başörtüsü; bütün dertleri bu. Müthiş bir ilkellik.

İki taraf da subjektif, kendini yaşatmaya odaklı ve ölmüş bir siyaseti diriltme gayretinde.

Merkez medyadayken İslam yolunda olan, oradan tasfiye edilince 'sosyalistliklerini' hatırlayan ancak iliklerine dek Kemalist ulusalcılıkla iç içe bulunan "nasyonal sosyalist"ler, mesela, hükümetin camileri cuma namazına kapama kararına ateş püsküren, cami kapılarına vuran, "Allah'ın evi"nin kilitlendiğini bağıran insanlara bakınca gericilikten başka şey görmüyorlar.

Tarih bilinçleri yok. Pozitivizmin bütün yüzeyselliği üzerlerine boca edilmiş. Okumuyor, araştırmıyor, belli kalıpların dışına çıkamıyorlar.

Aynı günlerde Avengelist rahip de 'kiliseye virüs bulaşmaz, bulaşırsa ölme zamanı diye' düşündü oysa. İki kesim de içtendi. Öyle öğrenmişler, öyle inanmışlardı. Hayat ilk defa böyle kapsamlı bir salgınla inançlarını sınıyordu.

Aynısı kara vebada da vardı. Katoliklik işte o dönemde en büyük darbeyi aldı. İmanlı, inançlı insanların ellerinden İncil, dillerinde dua vardı. Hepsi karşılıksız kaldı. Aynı kitleler, o eylem sürecinin sonunda yerleşik inançlarını sorguladı.

Benzer bir 'eylem' süreci işliyor. 'Allah'ın evinde virüs olmaz' diyen; 'Müslüman temizdir, ona virüs buluşmaz' diyen bunu kuru inançla değil öyle öğretildiği, özcü kategorilerle düşündüğü için yapıyor. Elinde Kur'an, dilinde dua var, olacaktır ve fakat hayat hiçbir duaya veya retoriğe aldırmadan kendi yolunu açmaya, insanları değiştirmeye devam edecektir.

Virüs, mutasyon; eh bütün bunlar evrimin kapısına çıkıyor. Birikim, değişim, dönüşüm... Bunlar dahi verili inancı sarsmaya yeter. Üstelik henüz çok yeni her şey.

Mesele inanç değil, eylem. Dindar veya dinsiz burası değil ayrım noktamız. O yoksul halk kitlelerinin kapitalizme ve türev akımlara karşı politik tutumu önemlidir. Sarıldığı devlet ona 'nasihat' ediyor, 'dikte' ediyor, babacanlıktan despotluğa çabucak geçebiliyor. Güçlü, halkçı olduğuna inandığı iktidarın çaresizliğini tecrübe ediyor. Zihinsel planda 'Beyaz Türk' refleksleriyle kuşanan "nasyonal sosyalist"ler kendi dünyalarında. "Yaşlılara yer yok" diyen kapitalizmle dertleri yok. Dönüp dolaşıp 'sosyal devlet' duası ediyorlar. OHAL ilanı istiyorlar, sokağa çıkma yasağı ilan edilmedi diye iktidara çatıyorlar.

Artık ne politik İslamcılık kendi kitlesini kontrol edebiliyor ne CHP veya diğerleri. Şu günlerin dumanı seyrelince başka bir dünyaya uyandıklarını görecek ama değişmeyecekler.  Mutasyon-evrim derken hatırlatmalı: Uyum kapasitesi insan canlısının türsel devamında stratejik önemdeydi. Kendi kült klişelerine hapsolanlar şu dönemi aşamayacaklardır. Bugünün normaline dönen bu yeni dünyaya intibak o nedenle zor olacak, hayatı kendi doğrularına uydurma inadı nedeniyle politik planda helak olacaklar.

Özcülük 'biz' ve 'onlar' kategorisi yaratır. Biz Müslüman, Doğulu, milliyetçi vb. iyidir ve elbette iyiyizdir. Onlar ise kötülük odağıdır, gavurdurlar, teröristtirler vb. o nedenle 'korana günleri' denilen ve 'Kolera Günlerinde Aşk" kitabını sadece fonetik atıf yapılan zaman diliminde TV'lerde bir 'öldürülen terörist sayısı' veriliyor durmaksızın bir de kaç korona ölüsü olduğu bilgisi.

Kategoriler canlı tutuluyor, "yaşlılara düşmanlık" da oradan kaynaklanıyor.

Tıpkı şimdiye kadar ki bütün ötekileştirmeler gibi. İşte bu yaklaşım temelden sarsılıyor, imal edilmiş iyi ve kötü tasnifleri ortadan kalkıyor. Dünya ölçeğinde başka bir dayanışma ağı ortaya çıkıyor.

Onların kayıkçı kavgası süredursun. Laiklerin adaletsizliğine bağlasınlar olanları. Veya 'yobazlığa'; bunları aşacak bir dinamik işliyor. İktidarlar engellemeye çalışacak, ancak yerleşik inançlar, milliyetçilikler, itibar kaybına uğraşacak. Bunun için uluslararasılaşmak, dayanışmayı örgütlemek önemli. Söz gelimi iktidarları, solunum cihazına ihtiyacı olan İtalya, İspanya gibi ülkelere bu aletleri yollamaya zorlamak, halk kampanyası biçiminde bu etkinliği bir zihinsel duvarları yıkma hamlesi olarak düşünmek bunlardan biridir. "Bizde kalsın" bencilliğini aşan, dünyanın herhangi bir ülkesinde acı çeken herhangi bir bireyin his dünyasını anlama olgunluğuna varan küçük örneklerin büyük yaygın bir etkisi olacaktır.

Kapitalizm dikiş tutmaz bu saatten sonra. Her şeyiyle yıkılmayı, sonuna dek, hak ediyor. Otoriter despotluğun biçareliği de ortada. İcra ve idare makamlarına bakın, birbirleriyle iletişimlerine bakın, kriz yönetim beceriksizliklerine bakın; onlarca yıl yazılıp çizilecek bu yıkım halini tek bir virüs salgını sağladı.

Üstelik bu son değil. Varoluşsal krizi süreğen ve aşılamaz. Doğa da türlü biçimlerde isyan ediyor. "Doğa felaketleri" olarak etiketlenen pek çok olay, sarsıcı biçimlerde birbirini tekrar ve takip edecektir. Doğayı, ele geçirmeye çalışırsanız canınız güvende değildir; bunu madenlere sokulan işçilere ödetilen bedelle atlatmak mümkün değil; ölüm varsılar için de bir nefes uzakta artık.

Buradan 'sınıf işbirliği' saçmalıkları türüyor. Bu arayışlar 20. yüzyılın başında vardı ve trajediyle sonuçlandı. Katille pazarlık olmaz. Kapitalizmin müsebbibi olduğu, şiddetlendirdiği dram ve trajediye kapitalistlerle birlikte son verilemez. Kapitalizm ortadan kaldırılacak; başka yolu yok. Gecikme salgındır, ölümdür, korkudur, yıkımdır. Doğa merkezli bir yeni yaşam sosyalizmle mümkündür. Ne 'nasyonal sosyalistler'in güçlü (ve elbette bolca silah üreten, fosil atığa yaslanan) devleti çözüm olabilir ne uluslararası tekellerin çöplüğü olmayı kabullenen, onlarca himaye edilen siyasal İslamcı despotizmin.

Her olay, sosyalizmi tarih sahnesine çağırıyor. Deneyimler ortaklaşıyor, acılar-sevinçler dünyasallaşıyor, talipler de ortaklaşacaktır. Dünyanın bütün ezilenleri şimdiye dek olmadığı kadar birbirleriyle etkileşim halinde. Ezberleri bırakıp birlikte, öğrenme, yenilenme zamanı.