29 Eylül 2020 Salı

Bora Poyraz yazdı: Alttan alta

Gerek Kavala, gerek OdaTV vakasında isimleri öne çıkan bir adres var: P tipi de denilen Pelikan grubu. Türkiye'de işler aşağı yukarı şöyle yürüyor: Gücünüz ve örgütlülüğünüz deşifre olana dek devletin ve iktidarın bütün imkanlarını kullanırsınız. Ancak bir biçimiyle adınız kamusallaşırsa, teknik olarak yasadışı bir konumda olmasanız bile bir biçimde alaşağı edilmenizin önü açılmış demektir.

Daha önce Cemaat şebekesinin organize ettiği bir operasyonla tutuklanan ve ulusalcılıklarıyla bilinen üç gazeteci bu kez iki MİT görevlisinin kimlik bilgilerini ifşa ettikleri gerekçesiyle tutuklandı. Yanı sıra OdaTV belirsiz bir süre kapatıldı. Tutuklanmanın kanuni altyapısını oluşturan madde uyarınca başka isimler de tutuklandı ancak konunun odağında söz konusu üç gazeteci ve OdaTV duruyor. Şu momentte hesaplaşma asıl olarak onlarla. Konu basın özgürlüğü veya genel despotik uygulamalar bağlamına yerleştirilerek ele alındığında durumu bütünüyle değerlendirmek mümkün olmuyor. Meselenin arka planı çok daha ilginç ve iki detaya birden işaret ediyor: Rejim krizi devlet krizi ile iç içedir ve Cemaat şebekesinin yetkin örneklerini sunduğu dalga dalga operasyon havası tekrar gündemde.

Referandumla birlikte yeni bir faza geçen yönetim sistemi yasal statü kazandı. Bunun 'hukuki' olmadığı tartışmaları sürdü ancak pratikte karşılığı olmadı, zira 'atı alan Üsküdar’ı geçti', denilmişti. Diğer taraftan bu kanuniliğin derde derman olmadığı, rejim krizini orta vadede daha bir şiddetlendireceği de ortadaydı. Hâlihazırda kanuni ama meşruiyeti sorgulanan, kendi meşruluğu etrafında meşruiyet üretemeyen bir iktidar görünümü belirgin.

Bilindiği gibi Libya'da iki ölüm haberini duyuran devlet başkanı Erdoğan'dı. Hemen ardından bu iki ismin kim olduğu tartışıldı. Eski okul yıllıklarından alınan vesikalık fotoğraf bu esnada dolaşıma sokuldu. Bunu, resmi görev evrakından alındığı konuşulan yeni fotoğraflar izledi. Yetmedi, iki istihbaratçının Manisa'daki defin törenine katılanların görüntüleri yayıldı. Kaldı ki deşifrasyona yol açtığı söylenen tören kamuya açıktı. Bilhassa Pelikan camiası OdaTV'de yayınlanan görüntülerde cami avlusundaki başka istihbaratçıların can güvenliğinin tehlikeye atıldığı tezini köpürttü ve olanlar oldu.

Mesele dallanıp budaklanmıştı ancak bu kadarla kalsa izahı mümkündü. Fakat istihbarat konularına özel ilgisiyle bildiğimiz, özellikle 1990'larda askeri ve sivil istihbaratçı eğitiminde yer aldığı saklanmayan, akademi geçmişi bulunan ve muhtemelen şu anda devletten akan pek çok bilgiyi o eski ilişkilerine borçlu olan bir milletvekili, günler öncesinden, iki istihbaratçının isimlerini açıklamıştı. Devlet krizi bağlamında asıl önemli olan budur. Değilse, istenilen toplam hapis cezası düşünüldüğünde söz konusu gazetecilerin tahliye edileceği öngörülebilir. Asıl kıyamet devletin içinden dışına ve en genel anlamda devlet bloğu içinde yer alan bir ekibe akan bilgidir.

Gerek Kavala, gerek OdaTV vakasında isimleri öne çıkan bir adres var: P tipi de denilen Pelikan grubu. Türkiye'de işler aşağı yukarı şöyle yürüyor: Gücünüz ve örgütlülüğünüz deşifre olana dek devletin ve iktidarın bütün imkânlarını kullanırsınız. Ancak bir biçimiyle adınız kamusallaşırsa, teknik olarak yasadışı bir konumda olmasanız bile bir biçimde alaşağı edilmenizin önü açılmış demektir. Cemaat şebekesinin uzun evrimi aşağı yukarı böyle işledi. Bu yüzden ortalamanın üzerinde politik zekâsı ve sezgisi olan kişilerle gruplar vitrine çıkmayı istemez. Başka bir örnek olsun: Menzil cemaati kısa süre öncesine kadar gündemdeydi, oklar onlara dönmüştü ancak kendilerini, üstelik 'karşı cenahta' bulunan bir gazetecinin denetimine açtılar, ne kadar tehlikesiz olduklarını söylediler, kimi bakanların kendilerinden olduğunu açıkladılar ve siyasetten, devletten uzak durduklarım anlatarak kendilerini unutturma yolunu seçtiler; şu sıralar kimse onları, hak yolcuları ve diğerlerini konuşmuyor dikkat edilirse.

Pelikan ile kodlanan ekip kendisini özellikle göstermeye çalışıyor. Yargı ağını oluşturduğu söylenen İstanbul Grubu üzerinden güç ağını harekete geçirirken çoğu zaman bir tür temrine kalkışıyor. Salvoların iktidar bileşenlerinden bazı ekiplere de yönelmesi kaçınılmaz. Siyasette bu gibi ihtiraslı haller, aslında raf ömrünü kısaltan yönelimlerdir. Şu sıralar meydana gelen ne varsa Pelikanlardan biliniyor, Kendilerine güç atfetmeyi sevdikleri için bundan rahatsız değiller. Uyguladıkları teknikler hiç de yeni değil. Kimin gözaltına alınacağını önceden açıklamak, bunu had kapsamında bir yılgınlık üretim mekanizmasına çevirmeye çalışmak hemen herkese tanıdık gelecektir.

Bu gibi örnekler bize MHP'lilerin 12 Eylül'deki ifadelerini hatırlatır: “Biz içerideyiz ama fikrimiz iktidarda” diyorlardı; fikir bir tarafa çok değil on yıl öncenin 'tekniğinin' iktidarda olduğu besbelli. Bu nedenle geleneksel devlet bloğu partilerinin kadro ve mücavir alanlarında yürüyen çatışma muhtemelen şiddetlenecektir.

Devletin içinden, tıpkı 90'lardaki gibi merkezkaç eğilime sahip kişilerce bilgilerin dışarıya çıkarılmasını hafife almamalı. İstihbaratçıların deşifrasyonu bu kapsamdadır. Hatırlayalım Çiler-Yılmaz atışmalarında, MİT-Genelkurmay çekişmelerinde benzerlerine sıklıkla rastlanırdı. Özel savaş dönemleriydi ve diğer yandan rejim krizi şiddetleniyordu.

Bu dönem Cemaat şebekesinin devlete iyice yerleştiği ve Kürt karşıtlığı üzerinden kendisini devlete iyice kanıtladığı yıllara rastlamaktadır. On binlerce tutuklunun hapishanelerden, yüz binlercesinin karakollardan geçtiği, faili meçhullerin alıp yürüdüğü dönemdir. Cemaat şebekesi sol ve Kürt karşıtlığını köpürtürken, devleti sol ve Kürtlerle çarpıştırdı ve bu arada devlette kendi özerk örgütlenmesini yarattı. Bu sefer de Kürt sorunu bir kaldıraç gibi kullanılıyor ve o bahaneyle rejimin kritik merkezleri yeniden ele geçiriliyor.

Şimdi P Tipi olarak kodlanan ekip Kürt meselesinde MHP'yi yaya bırakacak imhacı taktikleri savunuyor. “Yaşasın ölüm” sloganı onların güncel yönelimidir. Bir seferde çok sayıda kişiyi öldüren araç gereç imal edilmesiyle övünüyorlar. Kişisel geçmişleri başka siyasal kanallara işaret ettiği halde şimdi ırkçı milliyetçi zihinle politik İslamcılığı harmanlayarak, yer yer kışkırtarak belirli bir toplumsal tabanı diri tutmaya çalışıyorlar. Sri Lanka taktiğini yıllardır köpürtmeleri boşuna değil. Savaş araç gereci üretmek, satmak, bu sayede sözlerinin ağırlığım artırmak gibi pek çok yan amacı da içinde barındıran bu ölümcül taktiğin şu sıralar sadece bir çete veya özel örgütlenme değil rejimin ana aksını oluşturan aklı biçimlendirdiğini söylemek mümkün.

Devlet cenahında sular durulmaz. Ancak bu gibi bulanık durumlardan ezilenler yararına sonuçlar da çıkmaz. Dolayısıyla ısrarlı bir siyasal demokrasi mücadelesi pratiğini toplumsallaştırmak tek çıkar yol. Zira rejimin kriz yönetim taktiği ve aklı vardır. Böyle bir coğrafyada kriz yönetimi bir tür siyaset sanatıdır. O nedenle, olan biteni teşhis etmek ama bunun yanı sıra iç ülkenin siyasal özgürlüğünü odağa alan, oradan bütün ezilenlerin özgürlüğünü amaçlayan bir özgürlük mücadelesini gevşetmeksizin sürdürmek gerek.