28 Şubat 2021 Pazar

Boğaziçi direnişinde politik eşik

Direnişin yaygın politik etkisinin ve etrafındaki geniş dayanışma çemberinin geride kalan bir ayda defalarca işaret ettiği gibi, Boğaziçi direnişi, emekçilerin ve ezilenlerin biriktirdikleri büyük öfke ve tepkiyi patlatabilecek potansiyel bir fünye, faşist şeflik rejimine karşı ezilenlerin birleşik antifaşist direnişini sıçratabilecek potansiyel bir tramplen durumundadır. Politik eşiğin anlamıysa, bu potansiyelin ya realize edilmesi ya da faşizmin saldırısı ve rutinin aşındırıcılığı altında kaybedilmesidir.

"Gelenekler ve inançlar hakkındaki hassasiyetler, tarihin başından beri ezilenlerin ve onların haklı mücadelelerin önünü kesmek için kullanıldı, kullanılıyor." Boğaziçi Dayanışması, gözaltına alınan ve ikisi tutuklanan LGBTİ+ öğrencileri sahiplenmek için yaptığı açıklamada belirtti bunu.

Evet, tam da böyle oldu ve oluyor.

Faşist şeflik rejimi, bir ayı dolduran Boğaziçi direnişine yönelik başlangıçtaki faşist polis teröründen ve devamındaki bayağı faşist demagojiden umduğu sonucu alamadı, bilakis direnişin sürekliliği ve onun etrafındaki dayanışmanın etkinliği karşısında siyasi meşruiyet kaybı yaşadı ve savunmaya çekilmek zorunda kaldı. Fakat diktatör Erdoğan, faşist psikolojik savaşla Boğaziçi direnişinin siyasal ve toplumsal meşruiyetini kırabileceğini ve böylece direnişçi gençliği yalnızlaştırabileceğini, bu sayede de faşist gözaltı ve tutuklama saldırısıyla bu defa umduğu sonuca ulaşabileceğini düşündüğü anda, tekrar hücum komutunu verdi. Bu "an", Boğaziçi direnişi sergisindeki dayanışma ürünü eserler arasında yer alan ve üzerine LGBTİ+ sembolleri işlenmiş olan Kâbe figürünün saraya rapor edildiği andı.

Hitler-Göring-Goebbels üçlüsünü yeniden ete kemiğe büründüren Tayyip Erdoğan, Süleyman Soylu ve Fahrettin Altun, biri diktatör koltuğunda, ona bağlı diğer ikisi ise polis teşkilatının ve psikolojik savaş teşkilatının başında, faşist şeflik rejiminin yeni saldırısını derhal örgütlediler. Önce, psikolojik savaş tezgahına, "gelenekler ve inançlar hakkındaki hassasiyet" malzemesi taşındı. Erdoğan'dan Bahçeli'ye, İçişleri Bakanından Adalet Bakanına, YÖK'ten Diyanet'e, saray medyasından nihayet kayyum rektöre uzanan faşist koro "dini ve milli değerler" naraları atarak, bu temelde toplumsal psikolojiyi Boğaziçi direnişine karşı saflaştırmayı deneyerek, polis ve adliye için yeni bir yol açmaya girişti. Bir yandan da faşist politik İslamcı güruhlar hızla eyleme sevk edildi. Beş gözaltı ve iki tutuklamayı, iki ev hapsini, üniversitedeki LGBTİ+ kulübünün kayyum rektörce kapatılması ve bütün üniversite bölgesinde düpedüz sıkıyönetim uygulanması izledi.

Direnişi ezme planının başlıca uygulayıcısı tabii ki polis oldu: Çatılara keskin nişancılar ve kapılara bariyerler yerleştiren, üniversitenin iki kampüsünü de işgal eden, Etiler'den Hisarüstü'ne uzanan cadde boyu terör estiren, orada bir günde 159 genci gözaltına alan, o arada İzmir, Ankara ve İstanbul'da Boğaziçi direnişi eksenli politik gösterileri de yine azgın saldırılarla yanıtlayan faşist Saray polisi.

Boğaziçi Dayanışması "dini ve milli değerler" demagojisine dayalı faşist psikolojik taarruz karşısında, izahatçı bir savunma psikolojisine gerilemedi. Direnişin meşruluğundan güç aldı. O meşruluk ki, ilerici sendikaların ve meslek kuruluşlarının, kadın özgürlük mücadelesi bileşenlerinin, LGBTİ+ örgütlenmelerinin, demokrat akademisyenlerin ve sanatçıların, antifaşist Müslümanların bir gün içinde art arda yaptıkları dayanışma açıklamalarında en yalın haliyle dile geldi. O meşruluk ki, Akşener ve Babacan gibi faşist ve politik İslamcı parti başkanlarının bile bu saldırganlığa onay vermemesini, hatta TÜSİAD'ın kayyum rektörde ısrardan vazgeçme çağrısı yapmasını sağladı. Ve o meşruluk ki, kayyum rektör Bulu'nun bir ay boyunca kendisine bir yardımcı ve danışman bulamamasına neden oldu.

Boğaziçi direnişi, kitlesel öğrenci eylemleri ve etkinlikleriyle, akademisyenlerin kayyum rektöre sırtlarını dönen duruşlarıyla, emekçilerin ve ezilenlerin ileri bölüklerince sergilenen demokratik destek ve dayanışma pratikleriyle, son derece etkili dijital ve görsel propaganda yöntemleriyle, bir ay boyunca olanca politik canlılığı içinde devam etti. Sıklıkla gösteriler düzenlenmesi ve özellikle rektörlük önünde kesintisiz bir nöbet mekanı kurulması, mücadele kararlılığının yeniden üretiminde ve direnişin sürekliliğinde başarı getirdi. Ne ki, faşist şeflik rejiminin savunmaya itilmiş olduğu süre boyunca, Boğaziçi direnişi, başarı kazanması muhtemel bir antifaşist karşı saldırı hamlesi de geliştiremedi. Dahası, direnişin gücünü ve meşruluğunu barışçıllığından aldığına dair o alışılagelmiş reformist yanılgı da direniş kitlesi içinde silinip gitmedi.

Böylece, Boğaziçi direnişi bir politik eşiğe geldi. Direnişin son günlerde tekrar maruz kaldığı devlet terörünün faşist şeflik rejiminin yeni saldırısının sadece başlangıcı olduğunu ve devamının geleceğini düşünmek, bunu direnişin bir politik eşiğe gelmiş olmasının başka bir ifadesi saymak isabetsiz olmaz. Zira Boğaziçi'nin, şimdi, Saraydaki faşist karargahta, Erdoğan iktidarına siyasal ve toplumsal bütün karşıtlığın cisimleştiği başlıca bir odak olarak değerlendirildiğinden kuşku duyulamaz. Gerçekten de direnişin yaygın politik etkisinin ve etrafındaki geniş dayanışma çemberinin geride kalan bir ayda defalarca işaret ettiği gibi, Boğaziçi direnişi, emekçilerin ve ezilenlerin biriktirdikleri büyük öfke ve tepkiyi patlatabilecek potansiyel bir fünye, faşist şeflik rejimine karşı ezilenlerin birleşik antifaşist direnişini sıçratabilecek potansiyel bir tramplen durumundadır. Politik eşiğin anlamıysa, bu potansiyelin ya realize edilmesi ya da faşizmin saldırısı ve rutinin aşındırıcılığı altında kaybedilmesidir.

Boğaziçi'de gün geçtikçe daha da kristalize olan politik saflaşma, faşist şeflik rejimine bağlı olanlar ile faşist şeflik rejimine son vermek isteyenler arasındadır. Aydınların politik bakımdan en duyarlı ve en dinamik bölüğünün, yükseköğrenim gençliğinin önüne, Batı cephesindeki antifaşist mücadele sürecinin belirli bir momentinde, diktatör Erdoğan şahsında faşist zulme, politik İslamcı zorlamaya, erkek egemen tahakküme ve heteroseksist ayrımcılığa, ırkçı ve işgalci sömürgeciliğe, sermaye vurgunculuğuna, doğa yağmacılığına karşı emekçilerin ve ezilenlerin bütün mücadele arzularının tercümanı, bütün politik özgürlük arayışlarının öncüsü olma sorumluluğu çıkmıştır.

Bu sorumluluğun bilincinde olmak ve gereğini yapmak, elbette ki, öncelikle İstanbul'da Boğaziçi direnişinde ve diğer kentlerdeyse onun etrafında mevzilenen devrimci gençlerin görevidir. Örgütlülüğü ve mücadeleciliğiyle bu görevi başarmanın en güçlü adayı olan komünist gençlik, bu yüzdendir ki, son kitlesel gözaltı saldırılarının yine "ayrıcalıklı" bir hedefidir.

Faşist sıkıyönetim ve gözaltı terörü altında Boğaziçi direnişçileri saflarında rektörlüğü işgal denemesinin boy vermesi, komünist öncüyle beraber komünist gençliği de dünyaya getiren birlik devrimi öncesindeki İstanbul Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi işgallerini ve sonrasında komünist gençliğin başlıca mimarlarından olduğu İstanbul Üniversitesi ile Ankara Üniversitesi DTCF işgallerini akla getiriyor. Şimdi Boğaziçi direnişçilerinden bazılarının, faşist şeflik rejiminin pervasız saldırganlığını işgal ve barikatla yanıtlamanın zaruretini sezdiği ve hissettiği görülüyor. Komünist gençliğin payına, bu eğilimin bilinçli ve iradi öncüsü, sürükleyici ve birleştirici gücü olmak düşüyor. Mücadelenin somut güncel talepleriyse ortada duruyor: Faşist polis üniversiteden defol! Kayyum rektör istifa! Tutsak öğrencilere özgürlük!

Komünist gençliğin Boğaziçi direnişini ileriye taşımaya odaklandığı yerde, komünist öncünün fiili meşru mücadele sahasındaki bütün güçleri de kuşkusuz kendi siyasal-örgütsel varoluş özgünlüklerine göre, yalnızca Boğaziçi direnişiyle dayanışmayı örgütleme göreviyle değil, aynı zamanda emekçilerin ve ezilenlerin Boğaziçi eksenli politik saflaşmalarını daha gelişkin biçimlere kavuşturma göreviyle de yüz yüze bulunuyor. Kapısı ezilenlerin birleşik direnişini örgütlemeye açılan bu görevin "Faşizmi yıkacağız, özgürlüğü kazanacağız" diyen Birleşik Mücadele Güçleri, birleşik mücadelenin mevcut demokratik cephesel kulvarı olan HDP ve HDK, antifaşist güçlerin birliği gereğini dile getiren bütün mücadeleci parti ve örgütler tarafından da hakkının verilmesi gerekiyor.

Komünist gençliğin, tarihindeki iki büyük politik mücadele başarısından, 1996'da üniversiteli gençliğin 4-5 Şubat atılımını ateşleyen açlık grevi kampanyasını ve 2015'te birleşik devrime muazzam bir köprü kuran Kobanê yeniden inşa kampanyasını yaratmış politik önderlik tarzından feyz alma zamanı. Kuşkusuz ki, bu iki önemli deneyim aynen tekrarlanabilecekleri için değil. Ama her ikisinde de ışıldayan politik sürükleyicilik ve birleştiricilik, isabetli mücadele biçimlerini devreye sokma öngörüsü, bedelleri göğüsleme kararlılığı, her şeyden önce de politik cüret, yeni yollar açmakta ve yeni zaferlere erişmekte temel politik donanımları meydana getirdiği için.

* Atılım Gazetesi'nin 5 Şubat tarihli 464. sayı başyazısı.