4 Haziran 2020 Perşembe

Arzu Demir yazdı: Salgın günlerinde 'öteki'ni bulmak

Tüm dünyada salgına karşı önlem adı altında ürkütücü uygulamalar hayata geçiyor. Virüs taşıyan kişilerin fişlenmesi, her hareketlerinin takip edilmesinden konumlarının paylaşılmasına kadar bir dizi şey. Bu kitlesel bir fişleme ve damgalama hareketi.

AKP iktidarı, Covid-19 salgınına karşı önlemler kapsamında 65 yaş üstünde olan insanların sokağa çıkmasını yasakladı. Bu yasak kararının ardından yaşlı insanlara yönelik insanı utandıran görüntülere sosyal medyada bolca maruz kaldık. Yaşlı insanlar, salgının müsebbibiymiş gibi bir nefret ve linç kampanyasının hedefi oldular. Oysa onlar virüsünün taşıyıcılarından çok, can kayıpları örneğinde görüldüğü gibi virüsün vurduğu kesimdi.

Faşist şef Erdoğan'ın 4 Nisan'da yaptığı açıklamanın ardından da bu kez 20 yaşın altındaki gençlere sokağa çıkma yasağı geldi.

Türkiye'de 20 yaş altındaki nüfus yaklaşık 25,5 milyon civarında. Toplam kayıtlı nüfusun üçte birine karşılık geliyor. TÜİK'in rakamlarına göre, 15 ila 19 yaş arasında çalışan çocuk sayısı 1 milyon 385 bin, 5 ila 14 yaş arasında çalışan çocuk sayısı ise yaklaşık 144 bin kişi. Yani Türkiye'de 20 yaş altında yaklaşık 1 milyon 529 bin kişi çalışıyor. Elbette çalışan bu nüfus için sokağa çıkma yasağı uygulanmayacak. Onlar, Erdoğan'ın istediği gibi "çarkların dönmesi" için çalışmak zorunda.

Zabıtalar, polisler "çarkları döndürmediği" halde sokağa çıkan gençlere kabahatler kanununa göre ceza kesmeye başlamış. İktidarın bu kararının da, bu kez evden çıkan ya da çıkmak zorunda kalan gençlere yönelik bir linç kampanyasına dönüşme ihtimali mümkün. Şimdi de muhtemelen 20 yaş altındaki gençler, "öteki", düşman ya da damgalı olacak.

Zaten bu topraklar, her an "ötekini" bulmaya müsait. Kürtler, Aleviler, Ermeniler, eşcinseller her daim her türlü suçun müsebbibi olarak hep öteki, hep düşman. Suriye'deki savaştan sonra hayatta kalmak için sınır komşu Türkiye'ye sığınan insanlar da yeni düşmanlardı. Savaş mağduru bu insanlar, "Suriyeliler" kategorisi altına toplanarak, linçlerin ve nefretin hedefi oldu.

Türk devleti, "tekçiliği" kurucu maya olarak taşıyan bir devlet olarak, "Türk ve Sünni" olmayan her gruba, topluma, ulusa karşı nefret ve düşmanlık politikası üzerinden kendini inşa etti. Sonuçta bu devletin temelinde, kurucu Kemalistlerin, "Onlar, cumhuriyet döneminde yaşanmadı" diyerek savuşturmaya çalıştığı Ermeni, Pontos ve Süryani halklarına yönelik soykırım var.

Diktatör Erdoğan zamanında "öteki"nin kapsamı genişletildi. Elbette, "daimi düşmanlar" yerli yerinde ama artık "Erdoğan gibi düşünmeyen herkes" ya da Erdoğan'ın parmak salladığı herkes öteki, düşman.

Türk devletinin kurucu fikri de maalesef toplumda karşılığını buluyor. Şu salgın günlerinde nasıl bir düşmanlığın toplum içinde mayalandığına tanık oluyoruz. Sakarya'da bir sağlık emekçisinin oturduğu apartmanda "Apartmanımızda ikamet eden sayın sağlık çalışanları, apartmana girip çıkarken kapıları ve merdiven korkuluklarına temas etmemenizi önemle rica ederiz" şeklinde yazılı bir not asıldı. Bunu yazanlar, o apartmanda, "öteki" ilan ettikleri sağlık emekçisi ile birlikte yaşayan insanlar, komşular. Bu düşmanlık ürkütücü.

Tüm dünyada salgına karşı önlem adı altında ürkütücü uygulamalar hayata geçiyor. Virüs taşıyan kişilerin fişlenmesi, her hareketlerinin takip edilmesinden, konumlarının paylaşılmasına kadar bir dizi şey. Bu kitlesel bir fişleme ve damgalama hareketi. Hindistan'da Covid-19'u taşıyan kişilerin ellerine damga vuruluyor. Kanadalı sosyolog Erving Goffman, "Damga/ Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar" kitabında, "Şüphesiz tanım gereği, biz damgalı bir kişinin pek de insandan sayılmayacağına inanırız" diye yazıyor. Damgalanmış kişi, artık ötekidir ve çeşitli ayrımcılık, nefret ve şiddetin hedefindedir.  Devletlerin salgın gerekçesiyle ilan ettiği OHAL gibi "istisnai" uygulamaların olağan hale gelmesi gibi, "normal olmayanın", bugünkü anlamıyla "hasta" olanın da damgalanması, ötekileştirilmesi artık olağan hala geliyor.

Bu toplumsal psikolojide, salgın günlerinin yarattığı belirsizlik, geleceğin öngörülememesi ve elbette can kayıplarının etkisi var. Ancak kapitalizmin, kendi yarattığı canavarla bizi terbiye etmesine, kendi yalnızlığımız ve bencilliğimiz içinde bizi boğmasına izin vermeyelim. İnsan insanın dostudur ve ancak bu dostluk, dayanışma bizi yaşatır. Bunu unutmayalım.

İtalyan düşünür Giorgio Agamben, "Gerekçesiz bir acil durumun yarattığı istisna hali" yazısına gelen tepkiler üzerine kaleme aldığı ikinci yazısında "Hayatta kalmaktan başka ahlaki değeri olmayan bir toplum nedir?" diye soruyor. Koronavirüs salgını nedeniyle ölümlerin çok olduğu kendi toplumu için şöyle yazıyor: "Ölülerin -bizim ölülerimizin- cenaze hakkı yok ve sevdiklerimizin bedenlerine ne olacağı belli değil. Komşuluklarımız ortadan kaldırıldı ve kilisenin bu konuda sessiz kalması merak uyandırıcı. Bu şekilde yaşamayı alışkanlık haline getiren bir ülkede insan ilişkilerinin ne kadar süreceğini kim bilir?"

"Bu şekilde" yani, sadece hayatta kalma güdüsüyle yaşamanın alışkanlık haline gelmesi de koronavirüs yıkımından daha büyük bir yıkım olmaz mı?  Eğer bir insanda bile virüs varsa, tüm toplum tehdit altındadır. Dolayısıyla, önlemlerin tüm toplumun sağlıklı yaşama hakkını güvence altına alacak bir şekilde olmasını istemeliyiz. Komşumuza, çevremizdekine, ona, buna düşmanlık bizi kurtarmaz. Evde kalacaksak, hepimiz evde kalmalıyız. 65 yaş üstü evde, 20 yaş altı evde. 20-65 yaş arasındaki nüfus nerede? Sokakta, fabrikada, atölyede, şantiyede.

Neden?

Kapitalizmin çarkları dönsün, Saray'ın şatafatı sürsün, diktatör Erdoğan saltanatına devam etsin diye.

O çarklar döndükçe bizim hayatlarımız kararıyor. Dostumuza düşman oluyoruz. Dostumuza, komşumuza, ailemize düşman olacağımıza, kapitalizme düşman olalım.